"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

24 Aralık 2010 Cuma

Dünden Bugüne Benzetmeler: Milan Baros - Sami Khedira

Serimizin yeni benzetmesi Galatasary’ın forveti Milan Baros ve Real Madrid’in orta saha oyuncusu Sami Khedira arasında! Milan Baros ülkemizde çok yakın tanıdığımız bir isim. 29 yaşındaki Çek golcünün geçmişi başarılarla dolu. Euro 2004’de 5 gol atarak turnuvanın Altın Ayakkabı ödülünü kazanmıştır. Galatasaray’dan önce Liverpool, Aston Villa, Lyon ve Portsmouth formaları altında oynayan Baros, Çek Cumhuriyeti Milli Takımı altında 78 maçta 38 gol atmıştır. Baros Galatasaray’a gelmeden önce hayatının en önemli başarısını Liverpool forması altında İstanbul’da oynanan 2004-2005 Şampiyonlar Ligi finalinde 85 dakika oynayarak takımının kupayı almasında önemli rol oynamıştır.

Sami Khedira Güney Afrika’da oynanan Dünya Kupası sonrası büyük takımların transfer listelerine girmeyi başarmıştı. Tunuslu bir baba ve Alman bir annenin oğlu olan 23 yaşındaki orta saha oyuncusu 2010’da Real Madrid’e transfer oldu. Profesyönel kariyerini Stuttgart’da başlayan Khedira, bu forma altında oynadığı 4 sezon boyunca bir kere Bundesliga şampiyonu oldu.








Bu benzetme için Erdem Kılıç'a (http://twitter.com/#!/erdem_kilic) çok teşekkür ederiz. Siz de kendi benzetmenizi bize gönderin yayınlayalım!

23 Aralık 2010 Perşembe

AYİNESİ (AYNASI) İŞTİR KİŞİNİN LAFA BAKILMAZ / SÜREKLİ HATA İTİRAF EDİLEREK TEKNİK DİREKTÖRLÜK YAPILMAZ


ÇORBA

Elinizde biraz un, biraz yağ, tavuk bulyon, su, limon ve şehriye var ise, mütevazi ama lezzetli bir şehriye çorbası yapabilmeniz mümkündür. Bunu yapmayı da annenizden, geleneklerinizden öğrenmiş olmanız doğaldır.

Ama elinizde çeşit çeşit bol malzeme var ise, şimdi bütün iyiniyetinizle çok farklı ve çok lezzetli başka bir çorba yapma isteğiniz tek başına yeterli olmayacaktır. Sınırlı malzeme ile yapmaya alışık olduğunuz şehriye çorbasını yapma başarınız, hayalinizdeki öbür çorbayı da aynı başarı ile gerçekleştirebileceğiniz anlamına gelmez. Bunun için farklı malzemelerin kombinasyonu hakkında daha üst bilgilere ve yemek pişirme konusunda farklı tecrübelere sahip olmanız gerekir. Bilgi ve tecrübeleriniz, hayalinizi gerçekleştirmeye yeterli değilse, yapmaya çalıştığınız çorba, olumsuz anlamı ile “çorbaya dönecektir”.

Öte yandan, insanlarda bulunması gereken “efendilik, dürüstlük, açık sözlülük v.b.” gibi asli nitelikler, günümüzde siyasette, sporda, iş hayatında, sosyal yaşamda, bulunmasında güçlük çekilen özel ve üstün nitelikler haline dönüşmüş durumdadır.

Fenerbahçe’nin teknik direktörü Aykut Kocaman’ın bu bağlamlarda güzel şehriye çorbası pişirebilen ve iyi insanlarda bulunması gereken asli niteliklere sahip olan düzgün bir insan olduğu hiç şüphesizdir.

Ancak irdelenmesi gereken konu, Aykut Kocaman’ın insan kişiliği ve daha önce pişirebildiği şehriye çorbası değil ama, gerek kendinin bütün iyi niyeti ile hayal ettiği, gerekse taraftarların ondan beklediği tasarımı, yaptığı işte gerçekleştirebilmeye muktedir olup olmadığıdır.

Bunun yanı sıra, doğru bir hedefe yönelik değişimlerin süre ve sabır gerektiği de bilinmektedir. Ama özellikle de büyük hedefleri olan büyük camialarda bu sürenin sabırla geçirilebilmesi için, değişimi gerçekleştirmesi beklenenlerin bunu başarmaya yeterli olduklarına inanılması ve yaptıkları uygulamalarda beklentilere uygun ışıkların görülebilmesi gerekir. Yoksa zengin olanaklara, büyük hedeflere ve geniş camialara sahip olan önemli kurumlar, değişimin deneme-yanılma metodları ile aranacağı platformlar değildir. Tıbben tedavisi mümkün olan bir hastalığınızın tedavisi zahmetli süreçler gerektirse de, doktorunuzun bilgi ve tecrübeleri güven veriyor, uygulamaları da giderek size iyileşme yolunda olduğunuzu hissettiriyor ise, yapacağınız en doğru şey sabırla doktorunuza uymanızdan başka bir şey değildir.

Aykut Kocaman uzun yıllar Fenerbahçe’de futbol oynamış, ardından Türkiye’de değişik takımlarda teknik direktörlük yapmış, bu sezondan 1 yıl önce de Genel Menager olarak Fenerbahçe Futbol branşının başına getirilmiştir. Dolayısı ile, Türkiye’ye yurt dışından ithal edilen yabancı teknik direktörlerin başarısızlıkları halinde ileri sürülen, Türkiye’ye adapte olma süreci, Türk futbolunu bilmeme, takımını yeterince tanımama v.b. gibi mazeretler, onun için geçerli değildir.

Aykut Kocaman’ı, düzgün insan kişiliğine ve inanç bağlamında ruh hallerimize göre değil ama, yaptığı profesyonel iş bağlamında, geçen yarım sezonun sonuçlarına ve görüntülerine göre değerlendirdiğimiz taktirde, durum hiç de iç açıcı görünmemektedir.

Sonuçlara bakarsak, Fenerbahçe Avrupa’da son derece başarısız olmuş, Lig’de hiç bir derbiyi ve büyük maçı kazanamadığı gibi, kendinden çok daha az olanaklara sahip olan takımlara yenilerek veya berabere kalarak çok fazla puan kaybetmiş ve bir büyük mucize gerçekleşmediği taktirde de Türkiye Kupası’ndan elenmiş durumdadır.

Oynadığı futbol’un görüntülerine bakarsak da, geçen sezonlara nazaran kadro zenginliği ve kalitesi büyük ölçüde artmış olmasına ve Aykut Kocaman’ın geçmiş sezonlarda oynanılan futbola getirdiği haklı eleştirilere karşın, Fenerbahçe’nin yeni bir anlayışla ve ilerisi için ümit veren şekilde bir futbol oynamaya çalıştığını iddia etmek mümkün değildir.

Aykut hoca, takımı ilerde sürdürülebilir başarılara götürecek ve arkasında durabildiği yeni bir sistem, farklı bir oyun anlayışı getirebilmiş değildir. Başta Alex ve bir iki oyuncu üzerinden yaptığı bir takım denemelerin, olmayacak zamanlarda denediği 4-3-3 sisteminin sürekli arkasında durmak bir yana, daha maç içinde olumsuz sonuçlar ortaya çıkınca hemen bu düşüncelerinden vazgeçmiş, üstelik o noktadan sonra yaptığı yanlış müdahalelerle, eski oyun sistemine de dönmeyi başaramayarak, takımı tam anlamıyla olumsuz anlamda “çorba”ya çevirmiştir. Bunun en son ve en dramatik örneği de, Fenerbahçe’nin başında yarım sezon boyunca teknik direktörlük yapmış olmasına rağmen, Türkiye Kupası maçında Bucaspor’a karşı çıkardığı takım ve oynattığı futboldur.

Umut verici bir teknik direktör, bir takımın başına geçtikten kısa bir süre sonra, o takıma elinin olumlu olarak değdiğini gösterebilendir. Şenol Güneş’in Trabzonspor’un, Ertuğrul Sağlam’ın Bursaspor’un, Hikmet Karaman’ın Manisaspor’un, Samet Aybaba’nın Bucaspor’un başına geçmesinden sonra takıma olan olumlu etkileri kısa sürede görülmeye başlamıştır.

Ama, Fenerbahçe teknik direktörünün hayalindeki takım için sarfettiği ve bu gün herkesin başına geçtiği ya da taraftarı olduğu takım için söyleyeceği “mücadele eden, ısıran, saldıran, ayağa pas yaparak ileriye oynayan, total futbol anlayışına sahip olan ...” tarzındaki hoş ama yuvarlak sözleri, sahada sergilenen futbolda en azından umut verici ışıklar halinde de olsa, sahada karşılıklarını gösterebilmiş değildir. Görünebilenler ise, yeni ve olumlu transferlerine rağmen, Fenerbahçe’nin önceki dönemlerine nazaran gösterebildiklerinden çok farklı değildir.

Gönül,  Fenerbahçeliliği ve düzgün insan kişiliği tartışılmaz Aykut Kocaman’ın başarılı olmasını ve uzun yıllar takımın başında bulunarak Fenerbahçe’ye kalıcı gelişmeler sağlayabilmesini diliyor.

Ama yapmakta olduğu profesyonel iş 2010-2011 sezonunun ilk yarısının sonunda değerlendirildiğinde, durum hiç de umut verici görünmüyor.


21 Aralık 2010 Salı

Evet, Benim de Bir Hatam Var! - Aykut Kocaman Neden Kalmalı


Haftalardır Türk futbolunu değerlendirirken sorunların başladığı yerin lider pozisyonunda olan insanların egoları olduğunu yazıyorum. Yapılan hamleler hep günü kurtarma amaçlı olup kısa bir süre sonra yeni sorunlara yol açıyorlar. Takımların başına getirilen isim yapmış yabancı hocalar sorunları kendilerinde bulmak yerine hep başka yerlerde arıyorlar. Kendi fubolcularına sayan, rakip takımın oyununu aşağılayan, yönetimleri kötü adama çeviren bir çok teknik direktör geldi geçti. Özellikle büyük takımlarımızın başına geçen yabancı hocaların genellikle başarısız ve kalıcı şeyler bırakmadıklarını görüyoruz. Ülke futbolumuzda yaşadığımız başarıların neredeyse hepsinin yerli hocalar tarafından geldiği de bir istisna değil. Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline taşıyan Zico dışında yabancı hocaların elde tutulacak bir başarısı bulunmuyor. Yerli hocalara baktığımızda ise çok çabuk harcanmalarına rağmen tam bir sezon şans verildiği taktirde takımlarını daha iyi yerlere taşıdıklarını görebiliyoruz.

Aykut hoca Fenerbahçe’ye geldiğinden beri kamuoyu ikiye bölünmüş durumda. Özellikle birinci devrenin son maçı olan Bucaspor karşılaşmasından sonra istifa sesleri yükselmeye başladı. Bir taraf Fenerbahçe’nin devre arasında liderin 9 puan gerisinde olmasını Aykut hocaya bağlarken, diğer taraf ise takım beklentinin altında bir performans sergilese de Aykut hocaya sabır gösterilmesini savunuyor. Aykut Kocaman Mustafa Denizli’den sonra takımın başına geçen ilk yerli hoca olmakla birlikte bize alışmadığımız bir çok ilki göstermeye başladı. Dilerseniz konuk olduğu NTV ekranlarında yayınlanan 100% futbol programında yaptığı açıklamalarla Aykut hocayı değerlendirelim:

“Futbolcular montaj malzemesi olarak görülüyor, bu insanlar egoları çok yüksek yaşayan organizmalar kolay bir şekilde silip atamazsınız”

Ben dahil bir çok blog yazarı, spor yorumcuları, köse yazarları bu yanlışı zaman zaman yapıyoruz. Takım kötü oynadığında ilk düşünülen şey daha farklı nelerin yapılacağıdır. Alternatif düşüncelerden en basit ve ilk akıla gelen unsur formsuz olan bir oyuncunun oynatılmamasıdır. Bir çok kere (haklı olarak) Caner yerine Santos, Aurelio yerine Necip, Barış yerine Aydın oynasın diyoruz. Fakat atladığımız nokta bu oyuncuların büyük takımlara kadar yükselmiş, egosu yüksek ve herşeyden önce bir takımın parçası oldukları. Bu açıdan bakarsak futbolcularında birer insan olduklarını ve bir kaç maç kötü performans gösterdiklerinde hemen silip başkasını koyduğumuzda bir insan üzerindeki etkiyi unutmamamız gerekiyor. Profesyönellik elbette her futbolcuda olması gereken bir özellik. Fakat Aykut hocanın dediği gibi profesyönellikle insanlık duygularını örtemeyiz.

“Brazilya’nın sol beki takımımıza verim sağlayamıyorsa onu Brezilya’nın sol bekinin düşünmesi lazım”

Bu sözler ilk duyulduğunda “bana ne soruyorsun git ona sor” anlamına gelebilir. Fakat hoca burda yine çoğunlukla üstünde durulmayan futbolcunun profesyönellik konusu ortaya çıkıyor. Bu konuyu sadece Santos değil Fenerbahçe’de olan bir çok futbolcu için söyleyebiliriz. Başta Cristian, Santos, Bilica, Kazım olmak üzere bir çok futbolcu sahada verdikleri mücadeleden kafalarında bir çok şeyi bitirdiklerini gösteriyorlar. Ne kadar alternatif oyuncu varsa o kadar rekabet artar denir. Bu oyuncuların olduğu takımda bırakın rekabeti futbol bile bulmak çok zor oluyor. Burda Aykut hocayı eleştirenler bu oyuncuları oynatmaması gerektiğini ve oyuncuları düzeltme görevinin onda olduğunu söylüyorlar. Aykut hoca bu tür oyuncuların hemen hepsine hak ettiklerinden çok daha fazla şans tanıdı. Santos’u son maçlarda oynatmasının tek sebebi Caner’in ondan da beter durumda olmasındandır. Futbolcu kötü ise hemen teknik direktörleri suçlamak istiyoruz, ama unutmayalım ki dünyada bir çok takımın oyuncuları teknik direktörlerini takımdan göndermişlerdir (Örnek: Milan – Fatih Terim, Galatasaray – Rijkaard).

“Galatasaray maçında bir hata yaptım takımı o kadar fazla ileriye dönük oynatmamalıydım.”
“Semih’i oyuna almada iki maçta çok geç davrandım, kendisinden de özür diledim.”
Kayseri ve Antep maçlarında takım olarak çok kötüydük bunun hiç bir mazereti olamaz.”

Aykut hocanın en dürüst olduğu tarafı kendi yanlışlarını itiraf etmesidir. Bir çok gelen yabancı hoca için ülke futbolumuzu bilmediğini söyledik ve onlar da hatayı hep başka yerlerde aradılar. Yerli hocaları ise yetersiz dedik, büyük takım deneme tahtası değildir dedik ve gönderdik. Çok klişe bir söz olsa bile herkez hata yapabilir. Mourinho, Ferguson, Wenger günümüzde bile hata yapabilen hocalardır. Esas önemli olan hocaların hatalarından ders çıkarmalarıdır. Bunu yapmak içinde en önce kendi hatalarını kabullenmeleri gerekir. Rijkaard’ı, Schuster’i eleştirirken önce kendi hatalarını görmediklerinden yakınıyoruz. Fenerbahçe’de bu sezon Avrupa gitti, Türkiye Kupası ve Şampiyonluk da çok zor gözüküyor. Takımın bu hale gelmesinin en büyük sorumlusu Aykut Kocaman’dır. Fakat kendi hatalarını kabullenip, düzeltme çabasında olan bir teknik direktör her zaman gelicek için ışık verir.

“Fenerbahçe’nin hoca olarak beni kabullenmesi uzun zaman aldı.”

“Aykut gibi bir adam Fenerbahçe’nin başına getirilir mi? Teknik direkörlük kariyeri bu kadar kısıtlı olan bir adamın büyük takımın başında işi ne?” Gibi bir çok eleştiri halen duyulmakta. Aykut hocaya karşı olmanın en büyük nedeni kabullenememe açısından geliyor. Senelerdir kariyerli ve önemli başarılar kazanmış teknik direktörler gören taraftarın Aykut Kocaman’ı kabullenmesi gerçekten çok zor. Aslında Aykut Kocaman’ın getirdiği en büyük yenilik (tam olarak getirebilirse tabii) taraftarın kökten bir değişikliğe gitmesidir. Sezonun başında Aykut hoca altında Fenerbahçe’nin yaşayacağı değişikliğin çok sancılı olacağı söyleniyordu. Bu sancı beklenin çok daha fazla üstünde geçiyor diyebiliriz. Aykut hocanın yaptığı hamlelerin bazıları yanlış da olsa hep geleceğe yönelik oluyor. Gökay, Okan Alkan gibi genç oyuncuların takıma katılmasıyla eski zamanlara göre takımda çok daha iyi bir rotasyon var. Genç, mücadele eden ve “Fener ruhunu taşıyan” oyunculara önem veriliyor. Daum, Aragones ve Zico dönemlerinde risk alınmadan Önder ve Uğur Boral gibi oyuncular hangi pozisyon olursa olsun boşluk doldurma amaçlı kullanılırken, şimdi takım çok daha sağlam bir yedek kadroya sahip. Ayrıca en son Daum döneminde Fenerbahçe 8 maç üst üste kazanıp şampiyonluk yarışını son maça kadar taşımıştı. Fakat 8 maçlık başarının gelicek açısından takıma hiç bir şey kazandırmadığını görüyoruz. 

Ülkemizin en gelecek vaad eden hocalarından biri hiç şüphesiz Abdullah Avcı. Bu sezon sonunda kontratı biteceği için bir çok büyük takımın başına geçilmesi gerektiği konuşulmakta. Abdullah hoca 4 senedir başında olduğu İstanbul Büyükşehir Belediyespor her zaman bu kadar başarılı değildi. Takımın Süper Lig’e çıktığı 2007-2008  sezonunda uzun süre küme düşmemeye oynayıp 12. sırada bitirmişdi. 3 sene sonra aynı Abdullah hoca şimdi en iyi yerli teknik direktörler arasında gösteriliyor. Abdullah Avcı biraz sabrının neler getireceğinin en önemli örneği. Elbette taraftar baskısı olmayınca sabır çok daha kolay oluyor.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Dünden Bugüne Benzetmeler: Kemal Aslan - Alexander Frei

Serimizde ikinci benzetmemiz Fenerbahçe'nin eski futbolcusu Kemal Aslan ve İsviçre milli takımının kaptanı Alexander Frei arasında. Frei hiç şüphesiz İsviçre'nin yetiştirdiği en önemli futbolculardan. Kariyerine 1997'de Basel'de başlayan Frei, 2004-2005 sezonunda Renne forması altında attığı 20 gol ile Fransa gol kralı olmayı başardı. Kemal Aslan 2003-2008 sezonlarında Fenerbahçe'ye büyük umutlarla transfer olmasına rağmen, özellikle yaşadıgı sakatlıklar yüzünden bekleneni veremedi. 21 yaş altı milli takımın en önemli orta saha oyuncusu olduktan sonra şanssız bir şekilde düşüş yaşayan Kemal, kariyerine Çaykur Rizespor'da devam ediyor.




Bu benzetme için Mustafa Bilir'e () çok teşekkür ederiz. Sizde kendi benzetmenizi bize gönderin yayınlayalım!

19 Aralık 2010 Pazar

Dünden Bugüne Benzetmeler: Ziya Doğan - Higuain

Bize eski efsaneleri hatırlatan, eski günlere götüren bir çok oyuncu var futbolumuzda. Bazı futbolcular oyunlarıyla, bazıları karakterleriyle, bazıları ise tipleriyle benziyorlar eski günlerimizin futbolcularına. İlk benzetmemiz 2007-2008 sezonunda Beşiktaş'a transfer olan Arjantinli forvet oyuncu Higuain'den geliyor. Şu anda futbolculuk hayatına Arjantin liginde devam eden Federico Higuain, bize Konyaspor'un teknik direktörü Ziya Doğan'ı hatırlatıyor! 1978 - 1987 senelerinde Beşiktaş'ta forvete dönük orta saha oynayan Ziya hoca, oynadığı dönemde takımıyla 2 kez şampiyonluk gördü. Ziya hocanın mücadeleci ve forvete yatkın oynadığı futbolu, çalıştırdığı takımlarda da görmeyi umuyoruz.








Bu benzetme için Sinan Yiğit'e (http://snyigit.blogspot.com/) çok teşekkür ederiz. Sizde kendi benzetmenizi bize gönderin yayınlayalım!


18 Aralık 2010 Cumartesi

Yiğidolar’la Dans: Fenerbahçe 1 - Sivasspor 0

Fenerbahçe’nin kadrosu senelerdir yarım adamlarla dolu. Gökhan ileriye çok katkı sağlıyor ama orta yapamıyor, Dia müthiş adam geçiyor ama şut çekemiyor, Guiza pozisyona giriyor ama son vuruş yapamıyor, Cristian sağlam defans yapıyor ama öne oynayamıyor, Alex çok gol atıyor ve attırıyor ama mücadele etmiyor… Fenerbahçe birinci devrenin tamamında güzel ama tuzsuz bir yemek tadını veriyor taraftarlarına.

Maçtan önce Trabzon, Kayseri ve Bursaspor’un kazanmasıyla üç büyüklerin üstüne çok ağır bir yük binmiş oldu. Özellikle ezeli rakipleri kadar lige havlu atmayan Fenerbahçe açısından bu yükün çok daha fazla olduğunu maçın başında gördük. Fenerbahçe en son kendi sahasında oynadığı Galatasaray derbisinde bu kadar baskı görmüştü. Oyuna çok tutuk ve korkak başlayan Fenerbahçeli oyuncular, Dia’nın etkili oyunuyla topu ileriye taşıyıp, rakip sahada oyunu kabul ettirmeyi başardılar. Fakat Fenerbahçe açısından bu sefer farklı olan şey kanatlardan ve ortadan gelen pozisyonları bulamamalarıydı. Karambol pozisyonları dışında gol denemelerinin hepsi uzaktan şut ve duran toplardan geldi. Fenerbahçe’nin burda çektiği en büyük sıkıntı ise duran toplardan en iyi gol atan iki oyuncusu Lugano ve Semih’in kenarda oturuyor olmasıydı. İkinci yarı baskı kurmasına rağmen özellikle Niang’ın etkisiz performansından dolayı çok fazla top kayıpları yapan Fener, Alex’in bireysel olarak kazandığı frikikten golü de yakaladı. Aykut hoca 60. dakikada Stoch-Dia ve Semih-Gökay değişiklikleriyle geç de olsa doğru sisteme geçti diyebiliriz. Fakat Semih çıktıktan sonra sol açıkta oynattığı Niang yerine o kanatta Dia çok daha başarılı olabilirdi. Ligin ikinci devresinde Aykut hoca mutlaka Stoch ve Dia ikilisini aynı anda oynatma formülünü bulmalı. Uzaktan şutlara bakarsak Cristian ve Mehmet Topuz PES’de şut tuşunun yerini karıştırmış bir oyuncuya benziyorlardı. Futbolcuların kendine güvenleri kendi kapasitelerinin bilincini unutturmamalı.

Maça Sivasspor açısından bakarsak Rıza hocanın takımın başına geçmesiyle daha dirençli bir futbol oynuyorlar. Son 4 maçlarında puan ve puanlar alarak küme düşme hattından çıkma yolunda ilerleyerek iyi bir çıkış yakaladı diyebiliriz. Geçen hafta oynanan Ankaragücü maçı gibi Rıza hoca da ilk onbirini mümkün olduğunca genç ve mücadeleci oyunculardan kurdu. Ceyhun Eriş'in kenarda ve Mehmet Yıldız’ın cezalı olması nedeniyle forvet bir tek Mehmet Nas’a kalmış oldu. Önceki maçlarda Emenike ve Sestak gibi isimler Fenerbahçe savunmasını zorlarken bu sefer defansı zorlayacak bir oyuncu yoktu. Maç boyunca çok sert oynayıp Fenerbahçe’nin forvetlerinin etkisiz oyunlarında büyük pay sahibi olan Sivas savunması genel anlamda başarılıydı diyebiliriz. Özellikle Rıza hocanın gelişiyle Sivasspor alışılmış bir Anadolu futbolu oynamakda.

Fenerbahçe’de Santos – Caner ve Lugano – Bekir değişiklikleri radikal kararlar olarak görülebilir. Caner son haftalarda takıma zarar veren oyunuyla kötünün iyisi Santos’a şans vermiş oldu. Fakat kelebek etkisi gibi, yabancı kontenjanından dolayı Lugano’yu kesti. Bekir’in yaptığı hatalardan faydalanacak bir Sivas forveti olsa herşey çok farklı olabilirdi. Fenerbahçe ilk yarıyı berabere ya da mağlup bitirdiği bir maçtan ilk defa 3 puan almayı başardı. Kullandığı 12 kornerden faydalanamayan Fenerbahçe, Alex’in bireysel becerisiyle şampiyonluk yarışında başka bir gün savaşabilmek için hayatta kalmayı başardı.

15 Aralık 2010 Çarşamba

“TAKIM" ANALOJİLERİ - 3 : YEMEK DAVETİ




Evinizde bir yemek daveti vereceksiniz, işe nereden başlarsınız ve nasıl bir süreç izlersiniz ?

Önce, beyinsel faaliyet göstererek, ön tasarımlarda bulunmanız gerekir. Eviniz, yemek masanız, mutfağınızın imkanları en çok kaç kişiyi davet etmenize müsait, kimleri davet edeceksiniz, sizin ve davetlileriniz için en uygun gün ve saat hangisi v.b...

Sonra sıra menünüzü tasarlamanıza gelecek. Bir yemek davetinde bütün davetliler memnun edecek bir menü oluşturmak elbet kolay değildir. Kimisi, balık ve tavuk yemez, kimisi kırmızı et.

Davetlilerin belirli bir kültür seviyesinden olması işinizi bir hayli kolaylaştırır.

Ayrıca, ekonomik durumunuza uygun davranmanız lazım. Bu davet için harcayabileceğiniz en fazla meblağı tesbit ettikten sonra, misafirlerinize bu kapsamda neler ikram edeceğinizi düşmelisiniz. 

Tasarımınızda davetin kimliği çok önemli.

Her kimliğin olmazsa olmazları var. İftar sofrası ise, zeytin, çobra, ramazan pidesi şart ; rakı sofrasında da elbet rakı. Öte yandan kimliklerin alt açılımları da var. Örneğin rakı sofrası İstanbul usulü mü olacak, Adana usulü mü ? İstanbul usulü ise, francala, peyaz peynir, kavun, roka, pilaki, balık şart ; Adana usulünde ise, lavaş, gavurdağı salatası, acılı ezme, çiğ köfte, kebap olmazsa olmazlardan.

Başarılı bir menü için, seçimleriniz, bir bütünlüğün içinde birbirlerine uygun çeşitlerden oluşmalıdır.

Yani, giriş, geçiş ve sonuç ikramlarınız, hem kendi aralarında, hem de takibedecek ikramlarınızla uyumlu olmalıdır.

Menünüzü tasarladıysanız, şimdi alış veriş listenizi hazırlamalısınız. 

Evinizde yeterli miktarlarda bulunan malzemeleri almanıza gerek yok tabii. Ama yeterli olmayanları desteklemeniz, hiç bulunmayanları da ihtiyacınız kadar satın almanız lazım. Alışverişi bizzat yapmalısınız ki, hem tasarımınıza uygun, hem taze, hem de hesaplı olanları seçebilesiniz. Yoksa listeyi kapıcınıza verirseniz, içinize sinmese dahi, onun getireceklerine razı olacaksınız demektir.

Malzemeleriniz tamamlandı ise, onları pişirilmeye, ya da yenilmeye hazır hale getirmek için ön hazırlıkları yapmaya başlamanız gerekiyor. En önemlisi, çürüğünü çarığını ayıklayıp ayırmaktır. Zira, en az kullanacağınız bir malzeme parçasındaki bozukluk bile, yemeğinizin kimyasını tek başına olumsuz yönde etkilemeye, lezzetini berbat etmeye muktedirdir. 

Yemek pişirmek de, önce beyinsel faaliyet gerektirir. 

Yemeğinizden en üstün lezzeti temin edebilmeniz için, hangi malzemeleri, hangi sıralama ile kullanarak, hangi sürelerde pişireceğinizi önceden tasarlamanız şarttır. Önceki tecrübeleriniz ve el beceriniz de size elbet yardımcı olacaktır. Pişirme sürecinizde, yemeğinizde tasarladığınıza nazaran eksikler bulursanız, işi oluruna bırakmak yerine, yapacağınız doğru ilaveler ve müdahalelerle durumunu iyileştirmeye çalışmalısınız.

İyi bir yemek, birbirine uyumlu malzemelerin kendi kimliklerini kaybetmeden, ama birlikte oluşturdukları kimya ile, tek tek her bir parçasından çok daha fazla lezzet sağlayan bir bütünlüktür.

Sunum ve servisiniz de, önceki hazırlıklarınız kadar önemlidir.

Sofra düzenlemenizin en gösterişli parçalardan yapılması değil ama, birbirlerine uyumlu parçalardan yapılması önemlidir.

(Şehirlerarası bir otomobil yolculuğu esnasında yeni açılmış bir benzin istasyonunun kafesinde kendine bir çay söyleyen arkadaşıma, benzin istasyonunun sahibi çayı şarap bardağında getirmiş. Arkadaşım dehşet içinde ‘bu da nesi yahu, çay bardağın yok mu !?’ diye sorunca da, patron ‘özendik işte be ağabey, güzel olmamış mı yani !?’ diye cevap vermiş.)

Yemek sırasında ikramların servisi, doğru sıralamalar ile yapılmalarının yanı sıra, yiyecek ve içeceklerin niteliklerine uygun olmalıdır. Çorba soğuk ve ara sıcaklardan sonra, ana yemek mezelerden önce sunulmamalı, zeytinyağlılar sıcak olmamalıdır. 

Yemek kültürüne sahipseniz, mevcut imkanlarınız çerçevesinde böyle özenle hazırlayacağınız bir yemek sofrası, belki dünyanın en lezzetli yemeklerinin yer aldığı bir sofra olmayabilecektir ama, her zaman davetlilerinize hoş keyifler verecektir.

Ama bu işin en iyisinin bol para gücü ile yapılabileceği düşüncesi ile gösterişli davet sofranıza, havyarın en iyisinin yanına lahmacunu, onların yanına da ızgara lüfer ile çiğ köfteyi koyar da, içmek için de en pahalı whiskey’i büyük şarap bardaklarında servis ederseniz, bunun adı …… (artık ne olur, siz söyleyin !)

“Takım” ile “taklavat” arasında da, işte böyle mühim farklar vardır.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Marsyas’ın Not Defteri 13.12.2010

Bu haftaki not defterinde maç yorumları yerine farklı bir yaklaşımda bulunacağım. Devre arasına bir hafta kala Spor Toto Süper Lig’in sıralamaları aşağı yukarı belli olmuş durumda. 3 büyüklerin hem kendi hem lig tarihinde yaşadıkları en kötü yarı sezonun değerlendirmesini uzun süredir yapıyoruz. Bir çok kere üç büyükler için sezonun Ocak ayında başliyacağını ve devre arasında doğru yapılan hamleler ve sakatlıkların azalması durumunda toparlanma ihtimallerinin olduğunu belirttim. Şirketlerde ya da hayatta kriz yönetimi ciddi anlamda ilgi ve emek ister. Yapılan planlamalar kısa dönem ve uzun dönem olarak ikiye ayrılır. Kısa dönem planlamalarında şirketler önündeki 6 ay – 1 sene içinde nakit (likidite) sıkıntılarını düzeltmek için çözümler üretirler. Blogda bir çok yazıda yönetimlerin uzun vadede neler yapmalarının gerektiğini yazdım. Bu haftaki not defterinde üç büyüklerin devre arasında yapmaları gerekenleri ele alalım:

Beşiktaş:

Beşiktaş’ın kısa dönemde cözmesi gerektiği iki tane ciddi sorun var. Birincisi sakatlıklarına bir çözüm üretmesi gerekiyor. Her sene takımlarda belirli oranda sakatlık yaşanır. Bu sakatlıklar takımın yıldız oyuncuları ya da omurgasını oluşturuyor ise puan kayıpları artar. Beşiktaş’ta yaşanan sakatlık sayısı normalin çok üstünde. Bunun tek bir nedeni olamaz. Ama, teknik kadronun antrenmanları ve sağlık ekibinin tedavilerini gözden geçirmeleri gerekiyor.

İkincisi Beşiktaş iyi oynayıp top hakimiyeti yüksek olduğu dönemlerde gol atma sıkıntısı yaşıyor. Bunun en önemli sebebi Nobre, Tabata, Nihat ve uzun süre Holosko’nun bal yapmayan arı gibi oynamalarından kaynaklanıyor. Bu oyuncuların formları çok düşük olmakla birlikte, harcadıkları ataklar yüzünden takım ileride top tutmakta zorlanıyor. Şu sıralar ülkemize gelen Fernandez ve isimleri geçen Simao ve Almeida çok yetenekli futbolcular olmakla beraber sorunsuz değiller. Fernandez yarım sezonluk takıma kiralık geldi ve satın alma opsiyonu Beşiktaş’ın elinde. Genç yaşta olan orta saha oyuncusunun CV’si malesef şanssızlıklar ve sakatlıklarla dolu. Oynadığı son 5 sezonun sadece 1 tanesinde doğru düzgün oynayıp, geri kalan 4 sezon sakatlıkları nedeniyle ortalama 12 maçta oynayabilmiş. Bu oyuncunun takıma katkı sağlayıp sağliyamayacağını anca zamanla göreceğiz. Fakat ülkemize geldiği anda bir futbol tanrısı gibi karşılanacak bir oyuncu asla değil. Guti, Quaresma, Simao, Almeida ve Fernandez iyi oyuncular. Fakat bu oyuncuları aynı anda oynatmak onları ülkemize getirmekten daha zor diyebiliriz. Quaresma geldiğinden beri sakatlıkları yüzünden 6 aydır takıma beklentinin çok altında katkısı olmuştur, takıma gelecek diğer Portekizli’lerde aynı sıkıntılar yaşanmamalı.

Beşiktaş’ın son olarak bir sağ beke ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Hilbert iyi bir sağ açık devşirme sağ bek olsada hedefinde şampiyonluk ve Avrupa’da başarı olan bir takımın sağ beki olmamalı. Takıma gerçek bir sağ bek alınıp, Hilbert belirli maçlarda sağ açık oynatılırsa çok daha verimli olacağını düşünüyorum.

Galatasaray:

Galatasaray için kısa dönem yapılacakları yazmak gerçekten çok zor. Takımın mutlak surette en az iki santrafor alması gerekiyor. Ayrıca Arda takımdan çıktığında takımın ileride top tutma sıkıntısı yaşadığını ve pozisyon üretmekde sıkıntı yaşadığını görüyoruz. Bir ofansif orta saha ve çizgide oynamayı seven bir açık oyuncusunun takıma katkıları olacaktır.

Herşeyden önce Galatasaray takımının hedefinde bir omurga oluşturmak ve gerçekçi bir sistem olmalı. Bunun için uzun dönemde yönetimin Hagi ile devam etmesi gerekiyor. Takımın omurgasını oluşturan oyuncuları bulup, onlarda ısrar edilmesi gerekiyor. Barış – Ayhan – Mustafa Sarp – Cana orta saha oyuncularından iki tanesi fazla. Bu oyunculardan ikisinin yerine ofansif orta saha oynamayı bilen oyuncular pozisyon yaratmakda faydalı olacaktır. Sabri – Aydın – Emre Çolak v.b. genç ve dinamik oyuncuların takımda kalmaları gerekiyor. Zaten kaybedilmiş şampiyonluk yarışında gelecek senenin Galatasaray’ının yaratılması gerekmektedir.

Son olarak defansta Neil’ın yanına Gökhan ve Servet’ten biri gönderilip iyi alan savunması yapmayı bilen bir stoper alınması şart. Servet ve Gökhan uzun süredir defansta fiziksel olarak yavaş kalıyorlar ve topu oyuna sokmada sorun yaşıyorlar. Defansta Hakan Balta’da belki alternatif stoper olarak kullanılabilir, ama asla bu formunda ilk onbirin sol beki değildir. Galatasaray’ın oyunun kilitlendiği zamanlarda ileriye çıkıp, rakip defansı zorlayacak beklere ihtiyacı var.

Fenerbahçe:

Fenerbahçe’nin kadrosu gerçekten çok kaliteli ve belki devre arasında takviyeye en az ihtiyacı olan takımlardan biri. Fakat blogun başlığında belirttiğimiz gibi bir zincir en zayıf halkalası kadar güçlüdür. Santos ile Aykut hocanın yaşadığı problemler tam olarak bilinmiyor. Fakat bu oyuncunun Fenerbahçe’de bir geliceği olmadığı bir gerçek. Caner alındığında Vederson’un yerine alternatif sol bek olarak alınmıştı. Aslında bir sol açık olup devşirme sol bek olan Caner maalesef Hilbert kadar bek pozisyonunda bir gelişme gösteremedi. Fenerbahçe’nin devre arasında kesinlikle defans oyununun temellerini bilen ve ters kademeye girebilen bir sol bek alması gerekiyor. Bir örnek vermek gerekirse Barcelona’da sol bek oynayan Abidal maç boyunca çok az ileriye çıkıyor ve çıkınca haybeye orta yapıp top kayıplarına sebep olmuyor. Bu arada Gökhan’ın da ortalarını ciddi anlamda geliştirmesi gerektiğini unutmayalım.

Orta saha meselesine gelince Aykut hoca Gökay gibi kumaşı iyi ve ileride takıma büyük katkılarda bulunacak bir oyuncuyla tanıştırdı bize. Maalesef aynısını Cristian için söylemek zor. Son haftalarda bir kaç maçda iyi oynasada Fener’in her maç pres yapıp oyunu çift yönlü oynayabilen bir orta saha oyuncusuna ihtiyacı var. Ali Ece abimizin Lig Radyo’da yaptığı güzel benzetmeyi örnek alırsak; Fenerbahçe’nin Nuri Bilgi Ceylan filmi sistemi yerine Kusturica filmi sistemine orta sahada ihtiyacı var.

Bursaspor ve Trabzonspor:

Timsahlar ve Karadeniz Firtınası’nın devre arası bir transfere gerek duyduklarını düşünmediğim için ayrı başlıklarla yazmıyorum. Bir tek akla gelen Bursaspor’un Makakula ayarında bir santrafor alması. Fenerbahçe’de şans bulamayan Gökhan Ünal’ın Bursa’da verimli olabileceğini düşünüyorum. Trabzonspor ise takım olarak çok iyi bir konumda. İyi olan bozulmaz derler; bu deyimin devre arası için tek geçerli olduğu takım Trabzonspor’dur.

12 Aralık 2010 Pazar

Bir Zincir En Zayıf Halkası Kadar Güçlüdür



Ankaragücü 2 – Fenerbahçe 1

Fenerbahçe deplasmanlarda kan kaybetmeye devam ediyor. Ankara deplasmanları uzun süredir Fenerbahçe’ye zor geliyor. Bunun üstüne soğuk karlı bir hava ve ateşli Ankaragücü taraftarı eklenince Fenerbahçe için mağlubiyeti de beraberinde getirdi. Fenerbahçe deplasman maçlarında sadece Konya’da galip gelerek geri kalan 5 maçının hepsinde puan kaybetmiş. Şampiyonluğa oynayan bir takım deplasmanda bu kadar puan kayıpları yaşarsa hedefinden kopmuş demektir.

Maça gelirsek gol yiyene kadar Fenerbahçe’nin çoğunlukla oyuna hakim olduğunu görüyoruz. Yaklaşık 60 dakika topla oynama oranı % 70 olan bir takımın gol atamaması aslında Fenerbahçe’nin sorunlarını anlatıyor. Ankaragücü çoğunlukla maçı kendi yarı sahasında kabul etti ve bazılarının 60’ların futbolu olarak belirlediği sistemi 60 dakika sürdürdü diyebiliriz. Bu derece kalabalık defans yapan takımlara karşı ya maçı kanatlara taşıyacaksınız ya da uzaktan şut atacaksınız. Maç boyunca Cristian, Emre ve Mehmet Topuz’un uzaktan etkisiz şutları ile birlikte Niang’ın çok şık vurduğu ve direkten dönen bir top gördük. Fener’in esas başarılı yaptığı şey özellikle Dia ile topu kanatlara taşıyıp beklerine orta yapmaları için boş alan yaratmalarıydı. Fenerbahçe genelde iyi oynamasına rağmen iki bekinin defalarca harcadığı kanat ataklarından dolayı golü bulamadı ve en sonunda direncini kaybetti diyebiliriz. Yazının başlığında belirttiğim gibi Fenerbahçe Ankara deplasmanında iyi bir zincir görünümü gösterse de maçın skorunu en zayıf halkaları olan iki beki belirledi.

Gökhan Gönül ligimizde oynayıp Avrupa’da başarı sağlayacak tek futbolcu olarak gösteriliyor. Gökhan takımı için herşeyini veridiği ve büyük çaba gösterdiği için taraftarın asla ıslıklamadığı oyunculardan. Fakat bu oyuncunun maalesef uzun süredir performansının üstüne katamadığını görüyoruz. Topu ileriye taşıyıp, sağ kanattan içeriye girerek pozisyon yaratmakta takımına katkı sağlasa da, aynı verimi yaptığı ortalardan  göremiyoruz. Caner’e dönersek takıma yarardan çok daha fazla zarar verdiğini söylemek gerek. Uzun süredir sanal ortamların dalga konusu olan Sabri’nin performansının çok daha altında bir performans sergileyen bir Caner görüyoruz sahalarda. Yaptığı her ortanın önündeki rakip oyuncuya çarptığı, kaleciye ya da auta gittiği bir sol bekin asla şampiyonluğa oynayan bir takımda ilk on birde olmaması gerekiyor. Caner’in en büyük sorunu top ayağına geldikten sonra bilinçsiz bir şekilde hamle yapmaya çalışması. Nitekim forvette takıma verdiği zarardan sonra defansta da rakibini kaçırarak ilk golün yenmesindeki payı büyükdü.

Fenerbahçe için herşey negatif değildi elbette. 45 dakika oynadığı etkili oyunu 60 dakikaya taşıması ve Dia’nın ilk on birde başlaması doğru hamlelerdi. Özellikle ilk yarıda Emre – Cristian ikilisi defansı çok iyi toparlayıp boşlukları doldurmakta çok etkiliydi. Fener etkili oyununu oynadığı dönemde gol bulamazsa yeniliyor. İlk yarıda oynadıkları oyunu ikinci yarıya da taşıyabilirse ikinci devre şampiyonluk yarışına daha fazla yaklaşacaktır.

Futbolcularının 11 aydır paralarını alamadığı Ankaragücü 7 maçdır kazanamıyordu.Ümit Özat Ankaragücü’ne geldiğinden beri oynadığı her maçda Fener’den puan almayı başardı. İlk yarıda takımı baskı yerken sakız falına baktıktan sonra kenarda rahat bir Ümit Özat izledik. Kendisi de Fenerbahçe’de sol bek oynarken yaptığı etkisiz ortalardan çok eleştirilirdi. Fakat unutmamak gerek ki Gökhan Gönül etkili ortalar yapabilse Real Madrid’de oynardı. Aynı şeyleri Caner için söylemek çok zor.

SUÇ VE CEZA



Ceza Kanunumuzda, kasten işlenen suçların yanısıra, taksirle (kusurla) işlenen suçlar da düzenlenmiştir.

Bunlar ana başlıklar olarak “tedbirsizlik ve dikkatsizlik” veya “emirlere ve talimatlara uymama” ya da “meslek ve sanatta acemilik” sonucu, istenmeyerek de olsa işlenen suçlardır. Aynı zamanda, failinin bu eylemleri, ceza kanuna göre suç teşkil etmese dahi, onu mağdura tazminat ödeme sorumluluğu altına sokar.

Örneğin tıp fakültesi diploması bulunan ve uzmanlığı resmen onaylanmış bir cerrah, yaptığı ameliyattaki yanlış uygulamaalar sonucu hastasının sakat kalmasına veya ölümüne sebebiyet verirse, bu eylemi “meslek ve sanatta acemilik” nedeniyle onun cezai ve tazminat olarak da hukuki sorumluluğuna sebep olacaktır. O cerrahın çok tecrübeli olması, daha önce benzer ameliyatları defalarca başarı ile gerçekleştirmiş bulunması da, onun bu sorumluluklarını ortadan kaldıramayacaktır.

Kısa bir süre önce, ülkemizde hakimler aleyhine çok ilginç bir mahkeme kararı verildi. Daha önce hakim tarafından tutuklanmış olan bir sanığın tutukluluk haline itirazı bir başka mahkeme tarafından reddedilince, sanığın itirazını reddeden hakimlere açtığı dava sonucu, hakimler “verdikleri kararda usulüne uygun uygulama yapmadıkları” gerekçesi ile, sanığa tazminat ödemeye mahkum edildiler.

Haydi ceza hukuku açısından “kusurla işlenmiş suç” kavramını es geçelim. Demek ki, bir futbol hakemine nazaran onunla kıyaslanamayacak ölçüde geniş taktir ve karar verme yetkisi ve verdikleri kararlarından dolayı geniş sorumsuzluk alanları bulunan hakimler dahi mesleki uygulamalarındaki kusurlarından dolayı tazminat ödemeye mahkum edilebiliyorlar. O halde sahada sadece önceden belirlenmiş kuralları uygulamakla görevli bir hakem, milyonların gözleri önünde acemice verdiği açık seçik kusurlu, hatta saçmasapan kararları ile bir kulübü, onun yöneticilerini, takımının oyuncularını maddi ve manevi zarara uğratıyor ve taraftarlarını da mutsuz ediyor ise, o hakemin de tazminat ödemeye mahkum edilmemesi için herhangi bir haklı neden bulunabilir mi!?

Hakemler mesleklerini icra ederlerken ağır kusurlarından dolayı dahi herhangi bir hukuki sorumlulukları bulunmuyor ise, o zaman hakimlerin, doktorların ve diğer bilcümle meslek sahiplerinin günahları ne ola ki !?

TARAFTAR POPULİZMİ




Ülke çapında milyonlarca taraftarı bulanan takımın durumu hiç iç açıcı değil.  Problemleri diz boyu, kötü oynuyor ve üstüste puanlar kaybediyor. Bu, içinde bulunduğu duruma göre, takımlarımızdan herhangi biri olabilmektedir. Yenilgilerden sonra kulübün başkanı, yöneticisi, takımın kaptanı, oyuncusu medyanın karşısına çıkıp, “elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz, ama olmadı mı olmuyor işte, biz de çok üzgünüz, bu durumda taraftarlarımız ne yapsa haklı, onların yerinde biz de olsak aynı şeyleri yapardık” gibi beyanatlar veriyorlar.

Kastettikleri “ne yapsalar haklı” buldukları taraftarlar, besbelli maç sırasında ve maçtan sonra kendilerine galiz küfürler yağdıran, stadın koltuklarını söküp sahaya fırlatan, hayattaki tatminsizliklerini futbol oyunu üzerinden gidermeye çalışan bir takım gözü dönmüş güruhlar.

Yanlışa ve kötüye tepki göstermek, protesto etmek, eleştirmek elbet başta taraftarlar olmak üzere herkesin hakkı. Ama terbiyesizliğin, saldırganlığın, kırıp dökmenin bir insan hakkı olarak görülebilmesi mümkün mü !? Etik olarak bir yana, küfür, hakaret, fiili saldırı, kendine ait olmayan mala zarar vermek, ceza kanununa göre suç.

“Taraftarı üzüyoruz, ne yapsalar haklarıdır” ucuzluğunu dillendirenler, o taraftarlardan birinin aynı küfürleri tribünden değil de,  kendisi ile birebir yüzüne karşı etmesine veya evine gelip eşyalarını kırıp dökmesine de aynı geniş meşreple  onay verir mi acaba !?

Öte yandan, bu beyanatları verenlerin, bu davranışları onaylamayan aynı takımın diğer taraftarlarını nereye koyduklarını çok merak ediyorum !?

Hiç dilemiyorum ama, bu gün edepsizliği “taraftarlık hakkı” olarak görebilenlerin, ileride karşılaşabilecekleri daha beter davranışlardan şikayetçi olmaları için de hiç bir haklı nedenleri olamayacaktır.

Bu populizm devam ettiği sürece, “kötü paranın iyi parayı piyasadan kovması” kuralı gibi, düzgün insanlar tribünlerden gittikçe daha fazla uzaklaşacak, stadyumlar vulgarizme giderek daha fazla teslim olacaktır.


10 Aralık 2010 Cuma

POLİSİN ORANTISIZ GÜÇ KULLANMASI BEŞİKTAŞ’I KURTARDI (!)


ESKİŞEHİRSPOR 2 – BEŞİKTAŞ 0
 
Teknik Direktörün “nasıl futbol oynamak isterdiniz acaba !?” sorusuna Başkanının “saldırın, saldırın, saldırın” diye cevap verdiği Beşiktaş, saldırı silahlarından mahrum olmasına rağmen Eskişehirspor’a da saldırmaya kalkınca, kalesinde –her zamanki gibi- bir yığın gol pozisyonu ve 2 adet de gol gördü.

Beşiktaş’ın ise serbest vuruştan bulabildiği tek bir ciddi gol pozisyonunun dışında başka önemsenebilecek pozisyonu yoktu.

Guti oyundan atılmasa idi ne olurdu !? Bunu kimse bilemez ama, maç 11’e 11 oynanırken Eskişehirspor’un değerlendiremediği 3 net gol pozisyonu var.

Öte yandan, maçın galibi skora göre değil de tarafsız bir jüri tarafından belirleniyor olsa, Eskişehirspor’un her halde oybirliği ile galip ilan edileceğine eminim.

Ama polis hakemimiz Bünyamin Gezer, kendisinden rakibi için şirin şirin kart isteyen Guti’ye karşı orantısız güç kullanarak onu oyundan atınca, bu durum takımın  halinden sorumlu olanlar için sığınılacak çok güzel bir mazeret, taraftar için de dertlerini üzerine ciro edebilecekleri bir teselli vesilesi oldu.

Oysa açıkça görülüyor ki, Beşiktaş’ın henüz çözülememiş ciddi problemleri var. Bunları rakip takımların futbol anlayışlarına,  hakemlere yüklemeye kalkışmak yerine, doğru teşhisler koyup çözümleri kendi içinde aramaya çalışmak şüphesiz ki Beşiktaş’ın geleceği için en doğru yaklaşım olacaktır.

9 Aralık 2010 Perşembe

Timsahlar Şehri – Bursaspor’un Avrupa Macerası

Geçtiğimiz sezon bütün tabuları yıkan ve ezberleri bozan Bursaspor için bu sezon aynı şeyleri söylemek çok zor. 51 senelik Süper Lig’de 6 sezon şampiyon olmuş Trabzonspor dışında Anadolu’dan bir şampiyon çıkması gerçekten özel bir başarı. Fakat Şampiyonlar Ligi’ni bir puan ile bitirdikleri Rangers maçından sonra, Bursa’nın geçen sezon ortaya koyduğu performansın üstüne koyamadığını görüyoruz. Bunun nedenlerini madde madde değerlendirelim:

Sezon Öncesi Planlama ve Transferler:

Öncelikle Ertuğrul hocanın ülkemizin yetiştirdiği en önemli yerli teknik direktörler arasında olduğunu ve ilerleyen senelerde çok daha önemli yerlere gideceğini belirtmek isterim. Bursaspor Trabzonspor ile birlikte ligimizde 90 dakika oyun disiplininden düşmeyen iki takımdan biri. Geçen sene kazandıkları şampiyonluktaki en önemli iki unsur takım kimyalarının mükemmele yakın oluşu ve fizik güçlerinin 90 dakikaya yetmesiydi.

Her şampiyon takımın “omurgası” ve “yıldızı” vardır. Barcelona’yı örnek alırsak takımın omurgasını Puyol – Xavi – İniesta oluştururken yıldızları hiç şüphesiz Messi’dir. Bursaspor’un geçen seneki şampiyonluğunda omurgasını Ömer Erdoğan – Ergiç – Ozan İpek – Ali Tandoğan oluştururken yıldızları Volkan Şen ile Sercan Yıldırım’dı. Bir takımın omurgasını oluşturan futbolcuları satmaması istikrar açısından çok önemlidir. Fakat mevcut başarıdan daha fazlası için belirlenen hedefe taşıyacak yıldızlara ihtiyacı vardır. Bursaspor’un sezon öncesi planlamasında yaptığı en büyük yanlış Volkan Şen ve Sercan Yıldırım’dan en azından bir tanesini satıp, kazanılan para ile Avrupa deneyimi olan ve takımı ileriye taşıyabilecek bir oyuncu alamamasıdır. Yazın 15 milyonlara kadar çıkan transfer teklifleri konuşuluyordu bu iki oyuncu için. Konuşulan miktarların doğru ya da gerçek olduğu tartışılabilir. Fakat şu durumda bu oyuncuları yazın önerilen tekliflerin yarısına satabilirlerse büyük bir başarı anlamına gelir.

Bursaspor’un transferde ikinci önemli yanlışı omurgasını oluşturan oyuncuların alternatiflerini yaratamayışıdır. Bursaspor’un sezona çok iyi bir başlangıç yaptıktan sonra, son iki aydır aşağıya doğru giden performans çizgisinin en önemli iki nedeni Ömer Erdoğan’ın form düşüklüğü ve Ali Tandoğan’ın sakatlığıdır. Bunlara Ozan İpek’in ve yabancıların form düşüklüğü eklendiğinde, ligde ikinci sırada yerlerini korumalarının hala bozulmayan takım kimyasına borçlu olduklarını görebiliriz. Yazın transfer edilen Stepanov, İnsua ve Nunez şu ana kadar takıma alışamadıklarını ve bir çok maçda yarardan fazla takıma zarar verdiklerini görüyoruz.

Sercan Yıldırım Israrı

Sercan Yıldırım’ın bu sezonki hali Guiza’yı aratmıyor desek abartmış olmayız sanırım. Bazı yeneteklerinin 10 üzerinden 10, bazı yeteneklerinin 10 üzerinden 1 olduğu bir sezon geçiriyor. Ertuğrul hoca en sonunda Rangers maçında Sercan’ı sağ açık pozisyonunda oynatarak iyi taraflarını verimli kullanmayı başardı. Sercan top hakimiyeti iyi, hızlı ve çabuk bir oyuncu. Bu yetenekleri sayesinde kolaylıkla pozisyonlara girip, çok kötü olan son vuruşlarından dolayı cömertçe harcıyor. Ertuğrul hoca Rangers maçında Sercan’ı sağ açık pozisyonunda oynatarak rakip karşısında bir çok pozisyon buldu ve nitekim Avrupa’daki ilk puanını Sercan’ın golüyle buldu. Sercan için bu alternatif sistem malesef çok geç uygulanmıştır. Marsilya’da oynarken Niang son vuruşlarında etkisiz olduğundan, açık pozisyonunda oynayıp hem kendi güvenini kazanmıştı hem de takıma ciddi anlamda katkı sağlamıştı. Geçen sezon Guiza’nın sağ açık pozisyonunda daha verimli olacağı ve bu pozisyonda İspanya milli takımına büyük katkılar sağladığını görebiliriz. Günümüz futbolunda sabit pozisyonlar yerine “mobil forvet” ve “mobil defans” sistemleri en fazla başarıyı sağlıyor. Ülkemizde alternatif sistemlerin daha fazla uygulandığı ve gerektiği zamanlarda risk alındığı taktirde futbolumuza katkı sağlayacağı bir gerçek.

Korku Faktörü

Bursaspor’un Avrupa’da oynadığı tüm maçlarda geriye düştü. En son oynanan Rangers maçı dışında bütün maçlarda geriye düştükleri anda ciddi anlamda takım disiplininden korktuklarını ve acemi pas hataları yaptıklarını gördük. Özellikle Manchester United ve Valencia maçlarının belirli bölümlerinde halı saha maçlarında gördüğümüz oyun disiplininden çok daha düşük bir oyuna şahit olduk. Korkunun ecele faydasının olmadığını rakiplerinin üstlerine gidip baskı kurduklarında etkili olabileceklerini gösterdiler.

Rangers maçına bakarsak geriye düştükten sonra berabereyken oynadıkları oyundan çok daha iyisini oynadıklarını ve rakibe belirli zamanlarda nefes aldırmadıklarını gördük. Kendi sahasında artık hiç bir iddaası olmayan bir Bursaspor’un geriye düşmesine rağmen bu kadar etkili oynamasından, oyuncular üzerindeki baskının ne kadar önemli bir faktör olduğunu görebiliriz. Süper Lig’de oynadıkları bir çok karşılaşmada geriye düşmelerine rağmen, ikinci yarılarda kalelerinde sadece bir gol görerek ne kadar oyun disiplininden kopmadıklarını ve en azından bir puan için herşeyi yaptıklarını görüyoruz. İlerleyen senelerde Ertuğrul hocanın kazanılan deneyimini kullanarak takımını Avrupa’ya daha iyi hazırlaması gerekiyor.

7 Aralık 2010 Salı

FUTBOLUN KANAAT ÖNDERLERİ OLARAK “ YORUMCULAR” (*)





Futbol nedir ?

Genel olarak bu soruya verilen cevaplar şöyle : “Spordur, yaşam biçimidir, eğlencedir, showdur, oyundur, hastalıktır, tutkudur, endüstridir, uyuşturucudur …”

Bu tanımların hepsi önemli ve üzerlerinde durulması gereken kavramlar.

Öte yandan, bu sübjektif tanımlardan hangisi kabul edilirse edilsin, objektif açıdan, futbolun çok geniş kitleleri ilgilendiren ve etkileyen bir olgu olduğu da hiç şüphesiz.

Nitekim, “Futbol olmasaydı asla ülkeyi yönetemezdim” sözü boşuna edilmiş değildir.

Okyanustan alınan bir bardak suyun içinde, okyanusta var olan her şey mevcuttur.

Bu anlamda “futbol” da  hayata ve insana dair olmakla,  hayatta var olan her şey onun içinde de mevcuttur.

İnsana ve hayata dair olan her şey ise ciddidir, ciddi olmalıdır, ciddiye alınmalıdır.(**)

(Ancak, “futbol” ile “maç”ı birbirine karıştırmamak, birbirinin yerine koymamak gerekir. Sahada gördüğümüz 90 dakikalar, bir bütünün içindeki küçük parçalardır. Bir başka ifade ile, maçlar / müsabakalar, futbolun sadece görünen yüzlerinden ibarettir.)

Bu bağlamda, futbolun en önemli unsuru, onu yorumlayanlardır.

Yorum, bir kavram veya bir olgu üzerinden, insanın ve hayatın değerlendirilmesidir. Parçalardan bütüne varabilmek ve  parçaları bütün içinde çözümleyebilmektir. 

Başkalarının göremediklerini onlara gösterebilmek, duyamadıklarını duyurabilmek, hissedemediklerini hissettirebilmektir yorum.

Yorum yapan,  aslında kendini, kendi hayat görüşünü ortaya koymaktadır. 

Örneğin bir futbol yorumcusu, bir düşünceyi, siyaseti, sanatı, edebiyatı v.b. hangi kültürel enstrumanları ile yorumluyorsa, hiç şüphesiz futbolu yorumlarken de aynı enstrumanları kullanacaktır.

Kitlelere hitab eden bir yorumcu, hitab ettiği konuda bir “kanaat önderi” olabilmelidir.

Kanaat önderi, tüketen değil üreten, biçim verebilen, yönlendirebilen, etkileyebilen ve model olabilendir. Malumu ilam etmek ya da salt kendi ruh halini ortaya koymak  yorum ya da yorumculuk değildir.

Dolayısıyla yorumun değeri, yorumcusunun insan olarak “toplam kalitesi” ile doğru orantılıdır.

Bu kalite evvela, yorumcunun salt yorumladığı konuda bilgi sahibi olmasından önce, hayata ve insana dair bilgi sahibi olmasını gerektirir. 

Yorumcunun konusunda önemli ve değerli  “bir kanaat önderi” olabilmesi, onun "hayatın içinde ilkeli bir duruşunun bulunması, sistemli düşünebilmesi, empati kurabilmesi, parçadan bütüne, bütünden parçaya varabilecek analiz ve sentez yapabilmesi, düşüncelerini farklı anlama ve kavrama düzeylerindeki insanlara doğru ve yeterli açıklayabilme yeteneklerine sahip olması ve bağnaz olmaması" gibi, taşıdığı nitelik özellikleri ile doğrudan ilintilidir.

İşte “Konumuz Futbol”da, ülkemizdeki futbola bakış açısından ve futbol algısının niteliğinden en büyük sorumluluğun futbol yorumcularımıza düştüğünü görmezden gelmememiz gerekir.  Yorumcu etkisi, özellikle de ülkemiz gibi “halen gelişmekte olan ve ortalama eğitim düzeyi henüz arzulanan seviyede bulunmayan” ülkeler için şüphe yok ki çok daha fazladır. İletişim araçları olarak yazılı basın ve televizyona, yeni anlamlarda tekrar hayata kavuşan radyonun  ve sınırsız imkanlara sahip internetin eklenmesi, yorumcunun alanını son derece genişletmiş ve önemini de her zamankinden daha fazla artırmıştır. 

Bu gün ülkemizde, bir tarafta futbolun yöneticileri ve uygulayıcıları, diğer tarafta da izleyicileri ve taraftarları bulunmaktadır. Her iki taraftakiler de, henüz kavram kargaşalarından kurtulabilmiş ve ortak paydalarda bulaşabilmiş değiller. Yorumcu ise, futbolun tarafları arasındaki en önemli köprüyü teşkil ediyor. İşte bu köprünün görevi, köprünün her iki tarafındakilerin bu konudaki beklentilerini, buluşma noktalarını ve kalitelerini etkilemek, yönlendirmek ve belirlemektir.

Dolayısı ile “yorumculuk”, son derece sorumlu ve önemli bir iştir.

Geçmişimizde maalesef, tek yönlü, tek boyutlu, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan, bir atımlık barutlarını yıllarca kullanan, ruh hallerine, çıkarlarına göre konuşup yazan, hatta kulüp başkanları tarafından maaşa bağlanan  “yorumcu”lar futbola egemen oldular ve toplumun futbol algısını belirlediler. Bilerek ya da bilmeyerek şartladıkları kitlelerin futbolu algıları, futbolun ayaktakımı’na ait bir ilgi alanı olduğu düşüncesini doğurdu. 

Ancak, bir süredir bu alanda çok ümit verici gelişmeler oluyor. Hatta, futbolun zaman içinde kendini en çok geliştiren modulünün bu olduğu söylenebilir. Dünyaya açık olan düzgün kişilikleri, bilgileri, hayatın içindeki ilkeli duruşları, güler yüzleri, kaliteli mizah anlayışları ile, işlerini amatör bir duygu ve sevgiyle yapan, bizlere keyif vererek bu alanda gerçekten bir çok şey öğreten nitelikli, gerçek kanaat önderi yeni nesil futbol yorumcularının sayısı giderek artıyor. 

Onlarının sayısının artmasının,  sadece ülkemizdeki futbolun kalitesini her unsuru ile artırmaktan öte, futbol aracılığı etkiledikleri kitlelerin, hayatın diğer unsurlarına bakış kalitelerine de çok olumlu etkiler yapacağına inanıyorum.

Bahsettiğim toplam kaliteye sahip bu yeni nesil nitelikli yorumcuların en önde gelen temsilcilerinden birinin, her zaman sergilediği samimi tevazuu ile bu blog’a kendini “izleyici” olarak eklemiş olmasının, bizim için kişisel olarak  ayrıca  bir büyük mutluluk kaynağı olduğunu belirtmeden de geçemeyeceğim …
-------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) Eleştirmen ve eleştiri kavramlarını, yorumcu ve yorum kavramlarının içindeki alt açılımlar olarak değerlendirmekteyim.
(**) Buradaki “ciddiyet”, resmiyet, asık yüzlülük v.b. kavramlar kapsamında algılanmamalıdır. Kullanılan “önemseyerek ilgilenmek” anlamı ile  oyun ve eğlence de son derece ciddi işlerdir.




5 Aralık 2010 Pazar

Two-Face (İki-Yüz) - Fenerbahçe 2 - Kardemir Karabükspor 1

Çizgi roman Dünya’sının en ilgi çeken karakterlerinden biri Two-Face (iki - yüz)’dür. Bu karakteri ilginç yapan unsur ismi gibi iki farklı suratı olmasıdır. Bir tarafta normal ve olması gereken bir surat varken, diğer tarafında korkutucu ve endişe verici bir surat vardır. Fenerbahçe maçın iki yarısında Two-Face gibi iki farklı suratını göstermiş oldu. Maçın iki devresi arasında o kadar fark vardı ki, maçın değerlendirmesini yapabilmek için iki devreyi Fenerbahçe için ayrı değerlendirmek gerekir.

“Bir zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür” derler. Maçın ilk yarısında Fenerbahçe’nin zayıf halkasını bulmak gerçekten zordu (belki biraz Caner). Emre ve Lugano’nun takıma dönüşüyle tam takım sahaya çıkan Fener’de takım kimyasının gittikçe iyiye doğru gittiğini görebiliyoruz. Maç boyunca çok etkili ve Karabük defansını zorlayan ver-kaçlarla Aykut hocanın istediği futbolu oyuncular anlamaya başlamışlar. Günümüz futbolunun gerektirdiği mobil forvet ve mobil defansı da uygulamaya başlayan Fenerbahçe’de, Cristian’ın Alex’le, Niang’ın Topuz’la bir çok kere yer değiştirdiğini de gördük. Cristian’a ayrı bir parantez açarsak bu kadar kısa zamanda bu kadar kendini düzelten ve takıma katkı sağlayan bir futbolcu uzun süredir göremiyorduk. Cristian takım disiplininden uzak ve hep geriye oynayan bir futbolcu iken takımın en iyileri arasına girerek devre arasında yerini koruyacaktır. Alex ise bu sezon Fenerbahçe’deki en iyi performanslarından birini sergilemekte. Tam 5 maç üst üste gol atarak, pres yapıp ilk geldiği günleri andıran çalımlarıyla adeta Fenerbahçeli taraftarların maç öncesi açtığı “commandante” pankartını ne kadar hak ettiğini gösterdi.

Karabük’e dönersek bu sezon çok taktir edilecek bir politika uygulayıp Bank Asya’dan Süper Lig’e çıkan takımlarını koruyarak ortalamanın üstünde bir takım oldular. Fakat Fener maçında sergiledikleri performansla Emenike’siz sıradan ve büyük takımların yenmesi kolay bir takım olduğunu görüyoruz. Emenike'nin yanına İlhan Parlak'tan daha etkili bir forvet bulur ve kontra atak sisteminde İBB gibi etkili alan savunması yapabilirse çok etkili bir takım olacaktır. İlk yarıda Emenike ile yakalanan pozisyonların hepsi Caner’in ya da Stoch’un sol kanatta top kayıplarından dolayı olduğunu da belirtmek lazım.

İkinci devre çok farklı ve taraftarına gerilim filmi yaşatan bir Fenerbahçe vardı sahada. Öncelikle Aykut hocanın Stoch ısrarına hala anlam verebilmiş değilim. Defansa yardımı çok zayıf olmasıyla birlikte, elinde Dia gibi Niang’la beraber maç başına 3 gol ortalamasıyla oynayan bir oyuncun olduğunu eklersek anlam vermek gerçekten zor. Stoch oynadığı maçlarda 10 dakika etkili oynayıp geri kalan dakikalarda adını bile duyuramıyor. Nitekim ikinci devre bu oyuncunun topu kaybetmesi ve Caner’in gereksiz yere ileriye çıkmasıyla Emenike her zamanki gollerinden birini atmış oldu. Burada Emenike’nin ilk deplasman golünü Fenerbahçe’ye karşı attığının da altını çizmek gerek. Emenike iki sene önceki Mehmet Yıldız’ı hatırlatıyor. Amerikan futbolundaki koşucuları hatırlatan durdurulamaz bir gücü var. Emenike’nin performansını bilen bir Caner’in, maç boyunca hele 2 golle önde olduğu bir maçda bu kadar öne çıkmaması gerekirdi. Yobo ve Lugano bu oyuncu karşısında maçın genelinde etkili bir defans yapıp skoru korudu. Fakat Fener’in beklerinin Roberto Carlos’un gelişiyle başlayan ileriye çıkma sevdasını azaltması gerekiyor. Ayrıca, Aykut hocanın ikinci yarı yaptığı değişiklerin takıma yaradığını görüyoruz. Selçuk’un orta sahaya alınmasıyla Emre’nin daha etkili olduğunu ve Niang’ın Marsilya’da oynadığı sol açık pozisyonunda bazı maçlarda daha verimli olabileceğini gördük.

Hafta içinde Karabükspor başkanı Emenike ile en ciddi ilgilenen kulübün Fenerbahçe olduğunu açıkladı. Niang-Emenike-Alex üçlüsünü bir arada görmek gerçekten ilginç olacaktır. Fenerbahçe sezonun başında 15 dakika etkili oynayıp maçın geri kalan dakikalarında oyundan düşüyordu. Artık etkili oynadığı dakikaları 45 dakikaya çıkarmış durumda. Bu dakikaları 90 dakikaya taşıdığı durumda Trabzonspor’la birlikte şampiyonluğun en önemli adaylarından biri olacaktır. 

4 Aralık 2010 Cumartesi

Midas'ın Krallığı Goal Dergisi Aralık Sayısında !



Katkılarından dolayı Sinan Yiğit'e (http://snyigit.blogspot.com/) çok teşekkür ederim.

Salatalık Etkisi

Cuma akşamı Galatasaray taraftarlarının Florya’yı bastığını öğrendik. Önlerine salatalıklar serip “Bunlardan cacık olur, sizden hiç bir şey olmaz” (sansürlenmiştir) pankartlarıyla oyuncuları protesto etmişler. Takımlarını desteklemek adına hiç yakışmasa da, bu yaratıcı protestonun Cumartesi akşamı oyuncuları biraz da olsa uyandırdığını gördük

Hiç beklenmedik zamanlarda yanlış yapılan hamleler pozitif etkenler yaratabilir. Hafta içi beklenmedik bir şekilde Elano’nun aniden gönderilmesi, zorunlu olarak Aydın’ın takıma girmesini sağladı. Galatasaray’ın mevcut kadrosunda, özellikle Arda’nın eksikliğinde, Aydın'ın her zaman takıma girmesinin gerektiğini bir kez daha gördük. Sabri ile sağ kanattaki uyumu, istekli görünümü ve etkili presleri Galatasaray için skoru değiştiren en önemli etkenlerden biriydi. Geçtiğimiz hafta oynanan Beşiktaş derbisinin ilk yarısını hatırlarsak, Galatasaray Kasımpaşa karşısında aynı baskılı oyununu devam ettirdi. Bu sefer farkı getiren sağ kanatta Aydın – Sabri anlaşması Galatasaray forvetini bal yapmayan arıdan, bir kaç kaşık bal yapabilen arıya çevirmiş oldu. Galatasary’ın şu anda ihtiyacı olan en önemli şey Galatasaray ruhunu taşıyan ve fiziksel olarak 90 dakika ayakta  kalabilen oyuncuları sahada oynatmak. Dünya’nın en klişe laflarından biri “her düşüşün bir çıkışı vardır” kelimesidir. Galatasaray'ın mevcut durumunu etkili kullanıp Aydın ve Emre Çolak gibi oyunculardan yeni Arda Turan’lar çıkarmaya çalışması gerekiyor.

Kasımpaşa’nın neden sadece 8 puanla ligin dibinde olduğunu maç boyunca oyun disiplininden kopuk oyununda gördük. Maç berabere devam ederken özellikle Hakan Balta’nın tarafında boş kalan Yekta’ya pas atamadıkları için sadece bir gol pozisyonuyla maçı bitirdiler. Birinci golü yedikten sonra halı sahada bile yapılmayacak bireysel hatalar ve oyundan tamamen kopuk defanslarıyla sayısız gol pozisyonu veren Kasımpaşa’nın Süper Lig’de günleri sayılı gibi gözüküyor. Galatasaray'da bahsedilmesi gereken başka bir oyuncu takım içinde huzursuzluklara sebep olan Ayhan’dı. Pino kaleciyle karşı karşıya golleri cömertçe kaçırdıkça kendisine sinirlenen Ayhan’la en sonunda kavga edecek düzeye geldi. Ayhan bu maçta Pino’ya bu kadar kızıyorsa, Guiza ile 10 dakika maç oynasa olacakları düşünmek bile korkutucu.

Galatasaray’ın gollerinin tamamının sağ kanattan gelmesi, Aydın’ın 1 ve Sabri’nin 2 asistle oynaması ve Kasımpaşa’nın futboldan tamamen uzak oyunu farkı getiren etkenlerdi. Galatasaray çok kötü bir Kasımpaşa karşısında biraz salatalık etkisi, biraz zorunlu yapılan doğru değişiklerle 4 haftadır göremediği galibiyet yüzünü görmüş oldu. Galatasaray'lı oyunculardan doğru seçimlerle birlikte cacıktan çok daha fazlası olabilir, fakat Kasımpaşa için aynı şeyleri söylemek çok zor gözüküyor. 

1 Aralık 2010 Çarşamba

BİR BAŞKAN'IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Galatasaray Spor Kulübünün başkanı Adnan Polat katıldığı bir televizyon programında özetle şunları söyledi :

“... Bir spor kulübünün sürdürülebilir başarıya sahip olabilmesi için, her şeyden önce kurumsallaşmış sağlıklı bir idari ve mali yapıya sahip olması gerekiyor. Bunun gereği olarak da, yönetimlerin faaliyetleri şeffaf olmalıdır. Aksi taktirde, belki geçici başarılar yakalayabilirsiniz ama, bunlar tesadüfidir ve devamlılığı olmaz. Hatta bu tür başarıların bedelini sonraki uzun yıllarda ödemek zorunda kalırsınız. Kulüplerde yöneticiler gelip geçicidir ama yönetimde bütünlük ve süreklilik esas olmalıdır. Bu yapı kapsamında futbol takımının başarılı olabilmesi için de iki önemli ve sürekli kaynağa ihtiyaç var. Bunlardan biri, alt yapıdan yetiştirilecek olan, diğeri ise iyi organize edilmiş bir futbolcu izleme komitesinin yurt içinden ve dışından bulacağı futbolculardır. Sadece yıldız futbolcular transfer edilerek iyi bir takım kurmanın mümkün olamayacağını artık anladık. Mühim olan takım kimyasının oluşturulabilmesi ...”

Sayın Başkan, verdiği örneklerle de pekiştirmeye çalışarak, yönetime geldikten itibaren işte bu yapıyı gerçekleştirmek yolunda çalıştıklarını anlattı.

Ortaya koyduğu ilkelere ve bunları hayata geçirmek için yaptığı çalışmalara hak vermemek mümkün değil. Zaten bunlar işletme fakültesinin daha 1. sınıflarında öğretilen, herhangi bir kurumun “olmazsa olmaz”larından ve “Konumuz Futbol”da da, sokaktaki sıradan bir futbolseverin yıllardır bildiği sıradan gerçeklerden ibaret.

Ancak, söylenenleri bir de tersten okuduğumuzda, işte durumun asıl vahameti o zaman ortaya çıkıyor.

Her ne kadar Başkan “enkaz devralma edebiyatı” yapmaktan kaçındı ise de, anlattıklarından, kurmaya çalıştığı bu yapı ve anlayışın Kulüp’de daha önce mevcut olmadığı açıkça anlaşıldı.

Genelde sporun, özelde de futbolun ülkemizdeki durumunun fotoğrafı,
105 yıllık geçmişe sahip ve ülkemizin en büyük üç spor kulübünden biri olan Galatasaray Spor Kulübündeki bu “hal”dir işte. Nitekim diğer büyük spor kulüplerimiz de, bugün onun alt tarafı bir kaç adım ilerisinde ya da gerisinde bulunuyorlar. Keza, futbol federasyonu, hakemler ve hakemlik müessesesi gibi futbolun diğer önemli unsurları da ülkemizde halen bu düzeyde tartışılıyor.

Ne yapalım, geçmişimizde matbaa da, gazete de, televizyon da oldukça geç girmişti yaşantımıza. Geç de olsa artık kavramaya başladığımıza göre, inşallah sporda da tez vakitte telafi edebiliriz bu tür eksiklerimizi ...

“TAKIM" ANALOJİLERİ - 2 : MİRAS EV


Adama miras bahçeli büyük ama eski bir ev ve bankada da bir miktar nakit para kalıyor. Evin içi yılların birikimi eşya ile dolu. Kimileri artık iyice eskimiş, miadını doldurmuş, kimileri bakıma muhtaç, bazıları da iyi durumda. Bahçe yeniden düzenlenmek ve bakım istiyor. Tuvaletlerden biri alaturka, öbürü alafranga. Elektrik ve su tesisatları elden geçirilmek istiyor, son teknolojiye uygun bir alt yapı mevcut değil.

Adam kira evinden buraya taşınacak. Ama kafasında bu evi nasıl düzenleyeceğine dair önceden hazır bir tasarımı ve daha önce de böyle bir ev düzenlemişliği yok.

Nasıl olsa bankada hazır para var. Eşin dostun da dolduruşlarıyla, vitrinlerde görüp özendiği bir takım ithal ev eşyaları ve Çukurcuma’ya gidip bir takım antika mobilyalar alıp eve getirtiyor. Şimdi bunları birbirine uyumlu şekilde yerleştirmek lazım. Ama ne eskilerle yenilerin, ne de son aldıklarının nitelikleri farklı farklı. Onu it, bunu çek, yerlerini değiştir uğraşıları fayda vermiyor.

En iyisi, “bu işlerde yetenekli bir profesyonel bulup işi ona hallettirmek” fikri ile, bir iç mimar buluyor. Mimar evi gezdikten sonra, bu işin hakkıyla yapılabilmesi için, önce temellerden çatıya, tesisatlara kadar alt yapının titizlikle elden geçirilmesi, bu arada iç düzenleme için ihtiyaçlara ve beğenilere göre ortak bir tasarım geliştirilmesi, ondan sonra bahçenin, kapıların, pencerelerin, banyo ve tuvaletlerin, yer döşemelerinin, badana ve boyaların bu tasarıma uygun olarak düzenlenmesi, en son olarak da istenilen kimliğe uygun eşyaların seçilerek yerleştirilmesi, bunun için de eldeki eşyaların bir kısmından vaz geçilmesi ve yeni eşyaların alınması, bunun için de para ve süre gerektiğini söylüyor.

Ama adamın işi acele ; bir an önce bu eve taşınmak istiyor. Mimar’a “kardeşim kış gelmeden sen şimdilik şu evi bu haliyle oturulabilecek bir hale getir, sonra senin dediklerine bakarız” diyor. Mimar, bu işin böyle olmayacağını biliyor ama, o bir profesyonel. O sıralar da işsiz ve paraya ihtiyacı var. İyi bir paraya anlaşıyorlar.
Mimar işe girişiyor ve mümkün olduğu kadar birbirine uyumlu eşyaları seçip, diğerlerini tavanarasına ve garaja kaldırıyor. Eksik kalan yerlere bir kaç yeni eşya da o aldırıyor. Görünüşte, ev oturulacak bir hale geliyor. Adam taşınıyor ve evde yaşamaya başlıyor.

Rahmetli yaşlı idi, hep üşürdü ama ev yazın çok sıcak oluyor. Bankada hala para var. Adam, evin orasına burasına klimalar taktırıyor. Yeni alınan müzik seti, bilgisayar, mikro dalga fırın, başucu lambası v.b. için yeterli priz yok. Oradan oraya kablolar çekiliyor, ilaveler yapılıyor. Ama evde verdiği ilk davette kofra atıyor, karanlıkta kalıyorlar. Ev, bu kadar nüfusa alışık değil ; ikinci davette de tuvalet tıkanıyor, sifon bozuluyor. Bu arada yağmurlar başlayınca, çatıdan sızan sular tavan arasındaki eşyaları ıslatıp bozmaya başlıyor. Olacak gibi değil yani !

Eş dost, kabahati mimara buluyorlar. Adama çok daha yetenekli başka iç mimarları tavsiye ediyorlar. Adam da eskisine parasını ödeyip, yeni iç mimar ile anlaşıyor. Aslında onun söyledikleri de aynı ama, “önce şu kışı en az hasarla atlatalım” fikrinde mutabık kalıyorlar.

Yeni mimar, önce çatının akan yerlerine yama yaptırmakla işe başlıyor. E kışın ortasında çatının radikal tamiri mümkün değil tabii ! Bu arada, önceki mimarın yaptığı bazı düzenlemeler hoşuna gitmiyor. Odalara konmuş bir takım eşyaları garaja kaldırtıp, onların yerine çatı arasındaki bir takım eşyaları koyuyor ve eksik gördüğü yerlere de bir kaç yeni eşya daha aldırtıyor. Bu durumda garaja artık garajda arabaya yer kalmıyor. Adam park yeri bulmak için her gün dakikalarca sokaklarda park yeri arıyor. Her hafta arabasına atılan çizikler artıyor. Bu arada, yağmurlar şiddetlenince, çatıya yapılan yamaların başarısız olduğu ortaya çıkıyor. Şimdi çatıdan, eskisinden de fazla su sızmaktadır.

Bu mimarla da bu işin başarılamayacağına kanaat getiren adam, yaz gelince onun da parasını ödeyip, işine son veriyor. Artık niyeti, dünyaca ünlü bir mimarı işin başına getirmektir. Nasıl olsa kışa daha çok var. Ama artık bankadaki paralar da suyunu çekmiştir. Kolay elde edilen, kolay riske atılır. Evi ipotek edip, bankadan kredi alıyor. Arabasını garaja sokabilmek için, kendinin de aldıkları dahil, oradaki eşyaları satışa çıkarıyor. Kiminin alıcısı yok, kimi de maliyetinin çok altında fiyatlarla gidiyor. Bu arada da, yeni bulacağı iç mimara ufuk açacağını düşündüğü, kimi kendi beğenisine göre, kimi eşin dostun “kelepir, aman kaçırma” dolduruşlarıyla yeni eşyalar satın alıyor.

Sonunda bulabildiği dünyaca ünlü mimarın, “işine karışmaması, tam yetkili olması, en az 3 yıllık sözleşme, sözleşmesinin erken fesih edilmesi halinde çok yüklü bir tazminat ve rayicinin iki misli üzerinde ücret ödenmesi” koşullarını kabul ederek işe alıyor. Ünlü mimarın yardımcılarına ödeyeceği paralar da ayrı.
Dünyaca ünlü mimar, kafasındaki ön tasarımına uygun bir kaç pahalı eşya ve aksesuarları da adama satın aldırarak beraberinde getiriyor. Ama geldiğinde bir de bakıyor ki, evin durumu hiç de ona anlatıldığı gibi değil. Ev bir yana, evin bulunduğu mahallenin yapısı dahi onun önceki uygulamalarına müsait değil. Mimar henüz çevreyi, evi, adamın karakterini tanımaya çalışırken, önce sonbahar yağmurları, ardından kış gelip bastırıyor. Mimar, hayatında ilk defa gördüğü alaturka tuvaleti algılamaya çalışıp, nasıl çözümler üreteceğini düşünürken, orası ile burası ile oynanıp durmuş sıhhi tesisatın sıhhati iyice bozularak evi pis sular basıyor. Öte yandan, sık sık sigortalar atmaya devam etmekte.

Adamın eşi dostu yine başlıyor dünyaca ünlü mimar için, “bu herifin bir halttan anladığı yok, evi daha da beter etti” diye söylenmeye. Oysa, “herif”in dünya çapında başarıları ve kazandığı ödüller var. Mimar “kardeşim ben sihirbaz değilim, elimde sihirli değnek yok, bu işleri düzeltmek için zamana ihtiyaç var. Sabrınız yoksa, verirsiniz paramı ve tazminatımı, çeker giderim” diye kendini savunuyor. Adam dünya kadar para ödemekten korktuğu için, “yok canım, ben sonuna kadar bu mimarın arkasındayım” diye dirense de, en son kapının kulpu da elinde kaldığında, sıkı bir pazarlık sonucu, üç yılık paralarının tamamını ve tazminatlarının dörtte üçünü ödeyip, ilk baharda dünyaca ünlü mimarı ve yardımcılarını gönderiyor.

Şimdi sıra, evin dış cephelerinin reklam panoları için kiralanıp, bir kısım eşyanın da yine maliyetlerin çok altında satılarak para temin edilmesine, ilave krediler de bulunarak, yeni eşyalar, kelepir antikalar satın alınmasına ve bu işi halledecek bir başka ünlü iç mimar aranmasına gelmiştir ...

Bilmem bu hikaye size tanıdık geldi mi !?