Zincirlerin en zayıf halkalarını görüp isyan etmek isteyen herkesi "Krallığımıza" bekliyoruz!
"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon
6 Kasım 2010 Cumartesi
Sahaların Yeşil Devinin Hikayesi: Hulk (Givanildo Vieira de Souza)
5 Kasım 2010 Cuma
SHOW BUSINESS HOLDİNG'İN, “MİLLİ TAKIM A.Ş.” LERİ !

Düşünebiliyor musunuz, bir “milli takım”ın mühim bir oyuncususunuz, mühim bir maçta, mühim bir gol atıyorsunuz veee ... birden üzerinize mühim bir hüzün çöküyor, sanki az önce sevgilisinden sağlam bir kazık yiyerek terkedilmiş arabesk aşık tavrı ile, yüzünüzde isot acısı, gözlerinizi çimlere dikip santra noktasına doğru ağır adımlarla ilerliyorsunuz. Üstelik attığınız gol de kendi kalenize değil ! (Bkz. “Polonya’lı Podolski’nin Alman Millisi olarak Polonya Avrupa Şampiyonasında Polonya’ya attığı goller ve az daha light’ı, EURO 2012 eleme maçımızda Mesut Özil’in bize attığı gol v.b.”)
Çok güldüğüm eski bir fıkrayı hatırladım : “Soğuk savaş döneminde ABD’nin özenle yetiştirdiği casusa dairdir. CIA, yetimhaneden aldığı bir bebeği 25 yıl boyunca Sovyetler Birliği’ne casus olarak göndermek üzere yetiştirir. Bebek 25 yaşına geldiğinde, artık ana dili gibi rusça konuşmakta ve Rus yaşamı ile adetlerini sular seller gibi bilmektedir. CIA başarılı bir operasyonla casusunu paraşütle Sibirya’ya kuşlar gibi indirir. Rus kıyafetleri giysili casus, paraşütünü toprağa gömer ve yakındaki ilk kasabaya doğru yönelir. Yolda karşılaştığı köylülere kusursuz rusça akdanı ile her“ здравствуйте !” selamına karşılık “vaaayy Coni, hoşgeldin, casus musun !? !” cevabını alır. Kasabaya vardığında, “aaaa, Coni’ye bak !” diye çocuklar etrafını çevirir. “Coni” kafayı yiyecek haldedir. Az sonra kendini tutuklayan polise yalvararak “yahu bunca yıl titizlikle hazırlandım, daha ilk görüşte beni nasıl deşifre ettiniz !?” diye sorar. Polis sırıtarak : “Valla sen bizim burada gördüğümüz ilk zencisin !” diye cevaplar.”
“Ari Irk”ın teorisyeni ve çok şükür ki teşebbüs safhasından çok fazla öteye gidememiş olan uygulayıcısı Hitler’in de, Alman Milli Takımında bir zenci futbolcunun oynatıldığında öbür dünyada ruhunun çektiği ızdırabın yanında, cehennemdeki mekanının ona “Fransız Tatil Köyü” gibi geldiğine eminim.
“Endüstriyel” anlayış için “futbol”, bir “business” yani “iş” ; türü de “show”, yani “show business” !
Kapitalist sisteme göre bütün dünya “pazar” dır ve tek ilke de “kar’ın maksimizasyonu”dur ; bu beklentisini sınırlayacak ya da engel olabilecek nitelikte gördüğü her türlü milli ya da insani değerleri, amaçlarına uygun olarak devşirmek ya da ortadan kaldırmak için de, bütün gücünü kullanır ve savaş dahil her türlü yolu meşru görür.
Kapitalsit sistemin futboldaki uygulaması olan “endüstriyel futbol” anlayışı için de, esas olan, bir “iş” olan “show business”in pazarının genişletilmesi, ve “show”un satışının artırılarak kar’ın maksimize edilmesidir.. Sporun, yarışma ahlakının, “millilik” ilke ve anlayışların v.b., “iş”in bu ilkeleri ile çelişmesi halinde de, “devşirelecek ve değiştirilecek olan” elbet kapitalist ilke ve anlayış değil, diğerleri olacaktır.
İşte, “Milli Takım”ların, geleneksel “milli”lik anlayışı da, “endüstriyel futbol”un bu pazar anlayışı doğrultusunda “mezhebi oldukça geniş” kriterlerle devşirilmiş durumda. Artık “Milli Takımların” kulüp takımlarından farkı kalmadı. Bugün “Milli Takımımızı”, yedekleri ile birlikte, 24 Mehmet Aurelio’dan oluşturabilmemize herhangi bir engel bulunmuyor.
Aman sakın yanlış anlaşılmasın, dünyada ve daha fazla da ülkemizde her alanda kavram kargaşalarının yaşandığı bir süreçte, futbolcu bağlamında “milli” olabilme kriterlerinin illa ki doğum yeri, kan bağı, soy sop, kafatası ölçümü v.b. gibi etnik temellere göre tesbit edilmesini asla savunuyor falan değilim. Öte yandan kapitalist ekonominin “globalleştirilmesi”nden olduğu gibi, futbolun “endüstriyelleştirilmesi” nden de elbet ülke olarak payımızı yeterince (hatta bazen de yeterinden fazla) almakta olduğumuz da apaçık ortada. Nitekim, bence bu alanda kulüplerimizin hala başaramadığı “endüstriyel” yapılanmayı, Futbol Federasyonumuz, özerk niteliği, sürekli gelir kaynakları ile desteklenen zengin bütçesi, yönetim şeması, kurulları ve çok sayıda profesyonel çalışanları ile gerçekleştirerek, “endüstriyel futbol”u biçimleyen uluslararası kuruluşlara eklemlenmiş durumda.
Benim sorum ya da sıkıntım sadece, “Uluslararası Endüstriyel Futbol Holding”in en önemli şirketlerinden biri olan “Milli Takımlar A.Ş.” global yapılandırılmaları aleminde, bizim anlayışımızın ve yerimizin ne olacağına dair. (Esasen ülkemizin geleceği için de aynı soruyu sorup duruyoruz ya, işte bu da aynı sorunun mikro düzeyde bir parçası). Çünkü artık “Serbest Pazar ekonomisi”nde tercih imkanları da çeşit çeşit !
Futbol Federasyonumuza bağlı olan 11 Milli Takımız var. Bunların 7’si (U15-U21), herhalde her biri kendi kafasına göre ayrı ayrı takılan ve birbirlerinden kopuk oluşumlar değildir. En üstünde A Milli Takımızın bulunduğu bu yapılanma, Türk Futboluna bir kimlik / ekol anlayışı içinde futbol ve futbolcu üretim atelyesinin süreç zincirinin birbirine eklemlenmiş halkaları olsa gerektir. (Ya da bence, öyle olması gerektir).
Nitekim, Hiddink’ten önce Milli Takımızda görev yapmış olan Ersun Yenal olsun, Fatih Terim olsun, ülkesel / milli bir futbol kimliği / ekolü oluşturma gereğinin altını önemle çizmişlerdi. Ancak, belki de yeterli fırsat ve imkanları bulamadıkları için, bu konuda başarılı olamadılar. Bu güne kadar da, bu atelyenin sürekli ve başarılı üretimlerini ne yazık ki görebilmiş değiliz.
Elbet gönül istiyor ki, “Milli Takımımız” denilince, gerek ilkeleri, gerek futbolcu seçimi ve gerekse yeşil sahalardaki oyun anlayışı ile, bir şekilde "milli" denilebilecek bir “kimlik”, bir “ekol”, bir “anlayış” anlaşılabilsin. İşte o zaman, takımda yer alacak futbolcunun pasaportunun rengi de önem taşımayacaktır.
Hiddink ile “Millilik” anlayışının nereye yöneleceğini henüz bilemiyoruz. “Milli Takım” hepimizin Milli Takımı olmasına rağmen, bu konuda hakkımız olan bilgilendirilme ve aydınlatılma da bize yeterince yapılmıyor. Hiç birimiz, Milli Takımımızın kısa, orta ve uzun vadedeki temel ilkelerinden, sürdürülebilir plan ve projelerinden, politikalarından haberdar değiliz. Ya da –dilerim öyle değildir- zaten böyle birşeyler mevcut değil. Neye sabır göstermemiz ya da neye sabır göstermememiz gerektiğini bilmiyoruz. Bu gün, Futbol Federasyonumuzun bir profesyonel çalışanı olan Hiddink, sanki Milli Takımımızın tek sahibiymiş gibi, "bakalım ne yapacak" diye bekliyoruz. Ama hangi hedefler ve ilkeler doğrultusunda neler yapmaya çalışacağından da haberimiz yok. İyi şeyler yaparsa iyi olacak, yapamazsa da, o zaman bir başkasına Milli Takımızı teslim ederek, bakalım o neler yapacak diye bekleyeceğiz.
Hayatımda gördüğüm en büyük saçmalık “Amerikan Güreşi” show business’i dir. Burada insan azmanı bir takım “yaşam formları”, önceden yazılmış senaryolar kapsamında, birbirlerini yerden yere vuruyorlarmış gibi, birbirlerinin en hassas bölgelerinde tepiniyorlarmış gibi, birbirlerini vahşice ve fena halde dayaktan öldürüyorlarmış gibi yaparlar. Bir yığın kazık kadar insan da, bu sahtekarlığı önceden bile bile, ceplerinden dünya kadar para ödeyip, salonları tıklım tıklım doldurarak, 5 yaşındaki çocuğun bile yutmayacağı bu aptallığı avaz avaz heyecan çığlıkları atarak izlerler.
Dileyelim de “endüstriyel futbol”un bu “show business” anlayışı, futbolu gelecekte “Amerikan Güreşi”e benzer bir saçmalığa, futbolseverleri de, o saçmalığı izleyen eblehlere doğru devşirip dönüştürmesin …
3 Kasım 2010 Çarşamba
Üç Krallık Efsanesi ve Endüstriyel Futbola Geçiş
2 Kasım 2010 Salı
KİMİN "ALT YAPISI" DAHA EKSİK !?

“Türk Futbolunun en önemli sıkıntılarından biri, futbolcularımızın pozisyon almasını bilmemeleridir” cinsnden bir çok yorum dinlemekteyiz. Futbol yorumcuları televizyonlarda muhtelif pozisyonları ekranda dondurarak, futbolcuları kırmızı dairelerin içine alıp, vektörler çizip bu iddialarını ispata çalışıyorlar. Aklın yolu bir, allah için çoğunda da haklı oldukları ortaya çıkıyor. Bazı teknik direktörler de, aynı konuda yakınarak, bu durumu Türk futbolcularının alt yapılarının eksikliğine bağlıyorlar ve “Avrupa’da oyuncular, daha 15-16 yaşlarında iken alt yapılarda eğitiliyorlar ve gerek futbolun, gerekse oynayacakları mevkiin olmazsa olmaz temel prensiplerini öğrenmiş olarak teknik direktörün eline hazır durumda geliyorlar. Oysa biz, süper ligimizde bir takımı çalıştırmaya başladığımızda, 20 yaşını geçmiş futbolcuları, alfabenin başından başlayarak eğitmek zorunda kalıyoruz. Halbuki bu seviyeye gelmiş futbolcuların, artık futbolun temel ilkelerini ve hangi durumda nasıl pozisyon alması gerektiğini biliyor olması lazım. Bu konularda bu saatten sonra verilen eğitim ve yaptırılan çalışmalar ise, hem vakit kaybı, hem de ancak bir dereceye kadar başarılı olabiliyor. Bu durum, büyük takımlarımızda dahi böyle. Oysa bir süper lig teknik direktörünün görevi, bu işlerle uğraşmak olmamalıdır ; onun asıl görevi, bu aşamaları geçmiş oyuncuları taktik olarak maçlara hazırlamaktır” gibi, haklı yakınmalarda bulunuyorlar. Tecrübeli Milli Takım oyuncularımız da sık sık bu eleştirilerden paylarını aldıklarına göre, bu bahiste söylenebilecek farklı bir söz yok.
Ama benim dikkatimi çeken başka bir sıkıntı var. O da, televizyon kanallarında süper lig maçlarının pozisyonları irdelenirken, pozisyon hataları bağlamında kırmızı dairelerin içine alınan futbolcuların arasında çok sayıda yabancı var. Hatta bir çoğunda da yabancı futbolcu sayısı, yerli futbolcularımızın sayısından daha fazla. Zaten aşağı yukarı bütün süper lig takımlarımızın sahadaki 11 oyuncusunun 6 tanesi yabancı futbolcu. Bunlara, yurt dışında doğmuş ve yetişmiş çifte vatandaş futbolcular ile, ülkemizde futbol oynarken Türk vatandaşlığını kazanmış olanları da katarsak, “yabancı futbolcu” oranının çok daha fazla olduğu ortaya çıkmaktadır.
Çok sayıda örnek vermek mümkün ama, benim en çok “kara mizah” olarak nitelendirdiğim örnek, bir kaç yıl önce, kaleci Volkan, yedek Semih ve belki bazı maçlarda en fazla bir iki ilave istisna dışında, ilk 11’i tam yabancı ve futbol eğitimlerini başka ülkelerde almış, hatta çoğu türkçeyi dahi zor konuşan çifte vatandaşlardan oluşan, başlarında da yabancı bir teknik direktör bulanan Fenerbahçe üzerinden, “Türk futbolunun ve Türk futbolcularının” eksikliklerinin ve sıkıntılarının irdelenmeye çalışılması idi. Bu gün de “genel”de durum farklı değil, tersine, 6 + 2 + 2 yabancı futbolcu kontenjanı ile fotoğraf daha da “zenginleşmiş” durumda !
Şimdi benim sorum şu : Zaten ülke olarak elimizde yeteri kadar alt yapı eğitimi almamış % 100 yerli malı zengin bir futbolcu kaynağımız mevcutken, kulüplerimiz hangi akla hizmetle, futbol yorumcularımız tarafından her hafta –haklı olarak- kırmızı daireler içine alınan, “futbolculuk ehliyetini” yurt dışında almış yabancı ve çifte vatandaş çok sayıda futbolcuyu transfer ediyorlar ki !?
Hani bu futbolculardan kulüplerimiz “yetiştirme parası” filan alsa, ya da “bedavadan” oynatıyorlar olsa, bunun zekice bir strateji olduğunu düşüneceğim ama, tersine bunlara bir de dünya kadar para ödüyorlar.
Acaba bu, “Türk futbolcusuna sallayıp duruyorsunuz, aha alın işte size her çeşitinden yabancı futbolcu, bizimkilerden ne fazlası varmış ki, gözlerinizle görüp anlayın da yerli malımızın kıymetini bilin !” cinsinden bir uygulama mı, yoksa ülkemizde alt yapı eksiği olan yeteri kadar yerli futbolcu mu bulunamıyor ; ya da asıl sorun, bu tür oyuncuları transfer edenlerin bizatihi kendi alt yapılarındaki eksiklikten mi kaynaklanıyor !?
Kim bilir, "endüstriyel futbol" pazarında büyük paralar dönmekte olduğuna göre, belki de cevap "hiç biri"dir.
1 Kasım 2010 Pazartesi
ÖNERİ : EN AZ “18 BÜYÜKLER”

“Büyüklük” nedir ?
Bu kavramı “niceliksel / kantitatif” ve “niteliksel/kalitatif” anlamları ile irdeleyebiliriz.
Niceliksel olarak “büyüklük”, “vektörel ve skaler” olarak tanımlanmıştır. Vektörel büyükler “kuvvet, hız, ağırlık, konum, yer değiştirme v.b.” gibi sayısal ölçütü ve birimi yanında “doğrultu ve yönü” de olan büyüklükler olup, skaler büyüklükler ise yönü ve doğrultusu olmayan, sıcaklık, hacim, kütle, zaman, yol v.b. gibi sadece miktarı ifade edilebilen büyüklüklerdir.
Niteliksel olarak “büyüklük” ise, “soyut ve analojik” bir kavram olarak “var oluş kalitesi”nin yüksekliğini ifade etme şeklillerinden biridir. Bu anlamda “büyüklüğü”, iki temel ölçütü referans noktalarımız olarak kabul edersek, sübjektif değer yargılarından kurtarabiliriz. Bunlar, “tekrarlanabilirlik / sürdürülebilirlik” ve “evrensel kabul” mihenkleridir.
Şimdi, yukarıdaki bu tanımlamalar kapsamında “konumuz futbol”a dönersek, ülkemizde bir “takım”ın “büyük” olarak ilan edilebilmesinin şartlarını, ortak bir lisanda irdeleyebiliriz. (Tabii, eğer bu kavramlarda en azından genel bir mutabakatımız var ise ! Yoksa, taraftarı olduğu takım için özel ölçüler icat edip, her şartta ‘en büyük’ olduklarını iddia edebilenlere göre, ‘kendim çalıp, kendim söyleyeceğim’ !).
Büyüklüğün “nicel” anlamı kapsamında, bir çok parametreyi farklı öncelikler vererek sıralayabiliriz. Örneğin “en zengin, en çok taraftar sahibi”, “en yüksek desibele ulaşan tezahüratın sahibi, en çok kupa kazanmış olan, en çok futbolcu ya da teknik direktör transferini gerçekleştirmiş olan, uluslararasında en fazla başarı kazanmış olan …. v.b.”
Kriterlerimiz bunlardan biri, bazıları veya tamamı ise, “büyüklük” kavramında herhangi bir sıkıntı çekmeden uzlaşabilmemiz çok mümkün olacaktır. Öyle ya, bunun için her yıl kulüplerin mali kayıtlarını inceleyecek bir bilirkişi heyeti, bir kaç yılda bir yapılacak taraftar nüfusu sayımı, tribünlere konulacak birer desibelmetre, bir futbol tarihi uzmanı … v.b. ile, her yıl takımlarımızın büyüklük sıralamaları kolayca yapılabilecektir.
Ama iş, büyüklüğün “nitleliksel” anlamları kapsamıda ölçülmesine gelince, ülkemizdeki en az 14 futbol takımına büyük haksızlık yapıldığı kanaatindeyim ki, bu adet, süper ligin dışında bulunan bir çok takımın ilave edilmesi ile daha da genişletilebilir.
Esasen, takımlarımız gerek skor ve klasman açısından, gerekse özgün bir kimlik ile var olabilme açısından, maalesef “evrensel”de, önemli ve değerli olabilecek “sürdürülebilir” bir başarının sahibi değiller. Bu bakımdan, gelip geçen bir iki başarı dışında, liglerimizde yer alan takımlarımızın bazılarını diğerlerine nazaran “büyük” kılabilecek ciddi bir fark bulunmuyor.
Öte yandan, 1 asırdan fazla bir süre önce (Cumhuriyetimizden bile önce) kurulmuş 3 İstanbul takımımızın meydan boş iken bir çok kupayı aralarında “al gülüm ver gülüm” paylaşmış olmaları ve daha sonra da, başta elde ettikleri pek çok büyük avantajlar ile (100 metre yarışına neredeyse 50 metre önden başlayarak), “orantısız güç”lerini kullanıp, kendi yarı yaşına ve imkanlarına bile sahip olmayan takımlara karşı doğal olarak yıllarca üstünlük sağlayıp, ülkesel kupalarını daha da artırmışlardır. Bunun doğal sonucu olarak da, bu takımlarımızın Avrupa’da daha fazla bulunma hakkını elde etmiş olmalarında da şaşılacak bir şey yoktur. Ancak bütün bu görece, hatta haksız üstünlükler, bence “büyüklük” sıfatı için yeterli değildir.
İlkeler ve değerler bakımından “büyüklük” kavramına daha önceki yazılarımda etraflıca değindiğim için burada tekrar etmeyeceğim. Ama özetle ifade edeyim ki, diğer kulüplerimize nazaran bu gün hala büyük olarak nitelendirilmeye devam eden kulüplerimizin, “ilkeler ve değerler” anlamında bu sıfatı haketmelerinin lehine değil, tersine aleyhine söylenecek çok fazla sözün olduğunu düşünüyorum.
Bütün bunlar bir yana, Rıdvan Dilmen’in dediği gibi “Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Fenerli ; en iyi takımın kendileri olduğunu sanır. Ama işler öyle değil... Büyüklük futbolcuların sahada gösterdiği mücadele ile eş değerdir” ise : Bu gün 10. haftası tamamlanmış olan ligin son maçlarına bakarsak ;
Ekim ayında –o da direklerin yardımıyla- ilk kez 3 puan almayı başarabilen, bu sezonun en karizmatik transferlerini yapmış olan, en yüksek desibel tezahürat rekoruna sahip seyircili, 10 maçta 4 yenilgisi, 1 beraberliği bulunan 6. Beşiktaş’a ;
Yine kendi sahasında ecel terleri dökerek, şansının yardımıyla 4 hafta sonra tekrar 3 puana kavuşarak, aynı klasman başarındaki Beşiktaş’ı yakalamış, Boğaz’da ada, Seyrantepe’de saha, UEFA’da bir zamanlar kupa sahibi 9. Galatasaray’a ;
Bu sezon hiç bir mühimce maçı dahi kazanamamış ama, ortak kanaat olarak son maçında en iyi oyununu oynarak, bunun sonucunda atabildiği 1 gole karşılık sadece 1 gol yemeyi (o da rakip oyuncunun inanılmaz beceriksizlikleri sayesinde ki, yoksa 3’lük, 4’lük olması işten bile değildi) başararak, o da 10 maçtan sadece 5’ini kazanabilmiş, mahallemizin en zengini 4. Fenerbahçe’ye
“büyük” dediğimiz taktirde, haydi Trabzonspor’u ayrı tutayım ve Bursaspor ile Kayserispor’u da saymayayım ama, çeyrek imkanlarına bile sahip olmamalarına rağmen onlara sahada duman attıran Karabükspor’a, Antalyaspor’a, Sivasspor’a, Büyükşehir Belediyespor’a ve diğerlerine haksızlık etmiş olmaz mıyız !? (Üstelik bu durum sadece bu sezonun ilk 10 haftasına özgü de değil ; malum son yıllarda sahalardaki görüntü hep böyle !). Benim bu soruya cevabım : “Evet ! Hem de fena halde haksızlık ediyoruz”.
Bu durumda –biraz opportunizm kokulu olsa da- benim önerim şudur : “Gelin arkadaşlar, bir zamanlar ‘büyük’ olarak tanımlanmış olan takımlarımızın büyüklüklerine ilişmeyelim ama, diğer takımlarımızın hakkını yememek için, en azından Süper Lig’de oynayan tüm takımlarımıza da bu sıfatı vererek, tamamına ‘18 BÜYÜKLER” diyelim bari !”
Ne dersiniz !?

