"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

5 Aralık 2010 Pazar

Two-Face (İki-Yüz) - Fenerbahçe 2 - Kardemir Karabükspor 1

Çizgi roman Dünya’sının en ilgi çeken karakterlerinden biri Two-Face (iki - yüz)’dür. Bu karakteri ilginç yapan unsur ismi gibi iki farklı suratı olmasıdır. Bir tarafta normal ve olması gereken bir surat varken, diğer tarafında korkutucu ve endişe verici bir surat vardır. Fenerbahçe maçın iki yarısında Two-Face gibi iki farklı suratını göstermiş oldu. Maçın iki devresi arasında o kadar fark vardı ki, maçın değerlendirmesini yapabilmek için iki devreyi Fenerbahçe için ayrı değerlendirmek gerekir.

“Bir zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür” derler. Maçın ilk yarısında Fenerbahçe’nin zayıf halkasını bulmak gerçekten zordu (belki biraz Caner). Emre ve Lugano’nun takıma dönüşüyle tam takım sahaya çıkan Fener’de takım kimyasının gittikçe iyiye doğru gittiğini görebiliyoruz. Maç boyunca çok etkili ve Karabük defansını zorlayan ver-kaçlarla Aykut hocanın istediği futbolu oyuncular anlamaya başlamışlar. Günümüz futbolunun gerektirdiği mobil forvet ve mobil defansı da uygulamaya başlayan Fenerbahçe’de, Cristian’ın Alex’le, Niang’ın Topuz’la bir çok kere yer değiştirdiğini de gördük. Cristian’a ayrı bir parantez açarsak bu kadar kısa zamanda bu kadar kendini düzelten ve takıma katkı sağlayan bir futbolcu uzun süredir göremiyorduk. Cristian takım disiplininden uzak ve hep geriye oynayan bir futbolcu iken takımın en iyileri arasına girerek devre arasında yerini koruyacaktır. Alex ise bu sezon Fenerbahçe’deki en iyi performanslarından birini sergilemekte. Tam 5 maç üst üste gol atarak, pres yapıp ilk geldiği günleri andıran çalımlarıyla adeta Fenerbahçeli taraftarların maç öncesi açtığı “commandante” pankartını ne kadar hak ettiğini gösterdi.

Karabük’e dönersek bu sezon çok taktir edilecek bir politika uygulayıp Bank Asya’dan Süper Lig’e çıkan takımlarını koruyarak ortalamanın üstünde bir takım oldular. Fakat Fener maçında sergiledikleri performansla Emenike’siz sıradan ve büyük takımların yenmesi kolay bir takım olduğunu görüyoruz. Emenike'nin yanına İlhan Parlak'tan daha etkili bir forvet bulur ve kontra atak sisteminde İBB gibi etkili alan savunması yapabilirse çok etkili bir takım olacaktır. İlk yarıda Emenike ile yakalanan pozisyonların hepsi Caner’in ya da Stoch’un sol kanatta top kayıplarından dolayı olduğunu da belirtmek lazım.

İkinci devre çok farklı ve taraftarına gerilim filmi yaşatan bir Fenerbahçe vardı sahada. Öncelikle Aykut hocanın Stoch ısrarına hala anlam verebilmiş değilim. Defansa yardımı çok zayıf olmasıyla birlikte, elinde Dia gibi Niang’la beraber maç başına 3 gol ortalamasıyla oynayan bir oyuncun olduğunu eklersek anlam vermek gerçekten zor. Stoch oynadığı maçlarda 10 dakika etkili oynayıp geri kalan dakikalarda adını bile duyuramıyor. Nitekim ikinci devre bu oyuncunun topu kaybetmesi ve Caner’in gereksiz yere ileriye çıkmasıyla Emenike her zamanki gollerinden birini atmış oldu. Burada Emenike’nin ilk deplasman golünü Fenerbahçe’ye karşı attığının da altını çizmek gerek. Emenike iki sene önceki Mehmet Yıldız’ı hatırlatıyor. Amerikan futbolundaki koşucuları hatırlatan durdurulamaz bir gücü var. Emenike’nin performansını bilen bir Caner’in, maç boyunca hele 2 golle önde olduğu bir maçda bu kadar öne çıkmaması gerekirdi. Yobo ve Lugano bu oyuncu karşısında maçın genelinde etkili bir defans yapıp skoru korudu. Fakat Fener’in beklerinin Roberto Carlos’un gelişiyle başlayan ileriye çıkma sevdasını azaltması gerekiyor. Ayrıca, Aykut hocanın ikinci yarı yaptığı değişiklerin takıma yaradığını görüyoruz. Selçuk’un orta sahaya alınmasıyla Emre’nin daha etkili olduğunu ve Niang’ın Marsilya’da oynadığı sol açık pozisyonunda bazı maçlarda daha verimli olabileceğini gördük.

Hafta içinde Karabükspor başkanı Emenike ile en ciddi ilgilenen kulübün Fenerbahçe olduğunu açıkladı. Niang-Emenike-Alex üçlüsünü bir arada görmek gerçekten ilginç olacaktır. Fenerbahçe sezonun başında 15 dakika etkili oynayıp maçın geri kalan dakikalarında oyundan düşüyordu. Artık etkili oynadığı dakikaları 45 dakikaya çıkarmış durumda. Bu dakikaları 90 dakikaya taşıdığı durumda Trabzonspor’la birlikte şampiyonluğun en önemli adaylarından biri olacaktır. 

4 Aralık 2010 Cumartesi

Midas'ın Krallığı Goal Dergisi Aralık Sayısında !



Katkılarından dolayı Sinan Yiğit'e (http://snyigit.blogspot.com/) çok teşekkür ederim.

Salatalık Etkisi

Cuma akşamı Galatasaray taraftarlarının Florya’yı bastığını öğrendik. Önlerine salatalıklar serip “Bunlardan cacık olur, sizden hiç bir şey olmaz” (sansürlenmiştir) pankartlarıyla oyuncuları protesto etmişler. Takımlarını desteklemek adına hiç yakışmasa da, bu yaratıcı protestonun Cumartesi akşamı oyuncuları biraz da olsa uyandırdığını gördük

Hiç beklenmedik zamanlarda yanlış yapılan hamleler pozitif etkenler yaratabilir. Hafta içi beklenmedik bir şekilde Elano’nun aniden gönderilmesi, zorunlu olarak Aydın’ın takıma girmesini sağladı. Galatasaray’ın mevcut kadrosunda, özellikle Arda’nın eksikliğinde, Aydın'ın her zaman takıma girmesinin gerektiğini bir kez daha gördük. Sabri ile sağ kanattaki uyumu, istekli görünümü ve etkili presleri Galatasaray için skoru değiştiren en önemli etkenlerden biriydi. Geçtiğimiz hafta oynanan Beşiktaş derbisinin ilk yarısını hatırlarsak, Galatasaray Kasımpaşa karşısında aynı baskılı oyununu devam ettirdi. Bu sefer farkı getiren sağ kanatta Aydın – Sabri anlaşması Galatasaray forvetini bal yapmayan arıdan, bir kaç kaşık bal yapabilen arıya çevirmiş oldu. Galatasary’ın şu anda ihtiyacı olan en önemli şey Galatasaray ruhunu taşıyan ve fiziksel olarak 90 dakika ayakta  kalabilen oyuncuları sahada oynatmak. Dünya’nın en klişe laflarından biri “her düşüşün bir çıkışı vardır” kelimesidir. Galatasaray'ın mevcut durumunu etkili kullanıp Aydın ve Emre Çolak gibi oyunculardan yeni Arda Turan’lar çıkarmaya çalışması gerekiyor.

Kasımpaşa’nın neden sadece 8 puanla ligin dibinde olduğunu maç boyunca oyun disiplininden kopuk oyununda gördük. Maç berabere devam ederken özellikle Hakan Balta’nın tarafında boş kalan Yekta’ya pas atamadıkları için sadece bir gol pozisyonuyla maçı bitirdiler. Birinci golü yedikten sonra halı sahada bile yapılmayacak bireysel hatalar ve oyundan tamamen kopuk defanslarıyla sayısız gol pozisyonu veren Kasımpaşa’nın Süper Lig’de günleri sayılı gibi gözüküyor. Galatasaray'da bahsedilmesi gereken başka bir oyuncu takım içinde huzursuzluklara sebep olan Ayhan’dı. Pino kaleciyle karşı karşıya golleri cömertçe kaçırdıkça kendisine sinirlenen Ayhan’la en sonunda kavga edecek düzeye geldi. Ayhan bu maçta Pino’ya bu kadar kızıyorsa, Guiza ile 10 dakika maç oynasa olacakları düşünmek bile korkutucu.

Galatasaray’ın gollerinin tamamının sağ kanattan gelmesi, Aydın’ın 1 ve Sabri’nin 2 asistle oynaması ve Kasımpaşa’nın futboldan tamamen uzak oyunu farkı getiren etkenlerdi. Galatasaray çok kötü bir Kasımpaşa karşısında biraz salatalık etkisi, biraz zorunlu yapılan doğru değişiklerle 4 haftadır göremediği galibiyet yüzünü görmüş oldu. Galatasaray'lı oyunculardan doğru seçimlerle birlikte cacıktan çok daha fazlası olabilir, fakat Kasımpaşa için aynı şeyleri söylemek çok zor gözüküyor. 

1 Aralık 2010 Çarşamba

BİR BAŞKAN'IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Galatasaray Spor Kulübünün başkanı Adnan Polat katıldığı bir televizyon programında özetle şunları söyledi :

“... Bir spor kulübünün sürdürülebilir başarıya sahip olabilmesi için, her şeyden önce kurumsallaşmış sağlıklı bir idari ve mali yapıya sahip olması gerekiyor. Bunun gereği olarak da, yönetimlerin faaliyetleri şeffaf olmalıdır. Aksi taktirde, belki geçici başarılar yakalayabilirsiniz ama, bunlar tesadüfidir ve devamlılığı olmaz. Hatta bu tür başarıların bedelini sonraki uzun yıllarda ödemek zorunda kalırsınız. Kulüplerde yöneticiler gelip geçicidir ama yönetimde bütünlük ve süreklilik esas olmalıdır. Bu yapı kapsamında futbol takımının başarılı olabilmesi için de iki önemli ve sürekli kaynağa ihtiyaç var. Bunlardan biri, alt yapıdan yetiştirilecek olan, diğeri ise iyi organize edilmiş bir futbolcu izleme komitesinin yurt içinden ve dışından bulacağı futbolculardır. Sadece yıldız futbolcular transfer edilerek iyi bir takım kurmanın mümkün olamayacağını artık anladık. Mühim olan takım kimyasının oluşturulabilmesi ...”

Sayın Başkan, verdiği örneklerle de pekiştirmeye çalışarak, yönetime geldikten itibaren işte bu yapıyı gerçekleştirmek yolunda çalıştıklarını anlattı.

Ortaya koyduğu ilkelere ve bunları hayata geçirmek için yaptığı çalışmalara hak vermemek mümkün değil. Zaten bunlar işletme fakültesinin daha 1. sınıflarında öğretilen, herhangi bir kurumun “olmazsa olmaz”larından ve “Konumuz Futbol”da da, sokaktaki sıradan bir futbolseverin yıllardır bildiği sıradan gerçeklerden ibaret.

Ancak, söylenenleri bir de tersten okuduğumuzda, işte durumun asıl vahameti o zaman ortaya çıkıyor.

Her ne kadar Başkan “enkaz devralma edebiyatı” yapmaktan kaçındı ise de, anlattıklarından, kurmaya çalıştığı bu yapı ve anlayışın Kulüp’de daha önce mevcut olmadığı açıkça anlaşıldı.

Genelde sporun, özelde de futbolun ülkemizdeki durumunun fotoğrafı,
105 yıllık geçmişe sahip ve ülkemizin en büyük üç spor kulübünden biri olan Galatasaray Spor Kulübündeki bu “hal”dir işte. Nitekim diğer büyük spor kulüplerimiz de, bugün onun alt tarafı bir kaç adım ilerisinde ya da gerisinde bulunuyorlar. Keza, futbol federasyonu, hakemler ve hakemlik müessesesi gibi futbolun diğer önemli unsurları da ülkemizde halen bu düzeyde tartışılıyor.

Ne yapalım, geçmişimizde matbaa da, gazete de, televizyon da oldukça geç girmişti yaşantımıza. Geç de olsa artık kavramaya başladığımıza göre, inşallah sporda da tez vakitte telafi edebiliriz bu tür eksiklerimizi ...

“TAKIM" ANALOJİLERİ - 2 : MİRAS EV


Adama miras bahçeli büyük ama eski bir ev ve bankada da bir miktar nakit para kalıyor. Evin içi yılların birikimi eşya ile dolu. Kimileri artık iyice eskimiş, miadını doldurmuş, kimileri bakıma muhtaç, bazıları da iyi durumda. Bahçe yeniden düzenlenmek ve bakım istiyor. Tuvaletlerden biri alaturka, öbürü alafranga. Elektrik ve su tesisatları elden geçirilmek istiyor, son teknolojiye uygun bir alt yapı mevcut değil.

Adam kira evinden buraya taşınacak. Ama kafasında bu evi nasıl düzenleyeceğine dair önceden hazır bir tasarımı ve daha önce de böyle bir ev düzenlemişliği yok.

Nasıl olsa bankada hazır para var. Eşin dostun da dolduruşlarıyla, vitrinlerde görüp özendiği bir takım ithal ev eşyaları ve Çukurcuma’ya gidip bir takım antika mobilyalar alıp eve getirtiyor. Şimdi bunları birbirine uyumlu şekilde yerleştirmek lazım. Ama ne eskilerle yenilerin, ne de son aldıklarının nitelikleri farklı farklı. Onu it, bunu çek, yerlerini değiştir uğraşıları fayda vermiyor.

En iyisi, “bu işlerde yetenekli bir profesyonel bulup işi ona hallettirmek” fikri ile, bir iç mimar buluyor. Mimar evi gezdikten sonra, bu işin hakkıyla yapılabilmesi için, önce temellerden çatıya, tesisatlara kadar alt yapının titizlikle elden geçirilmesi, bu arada iç düzenleme için ihtiyaçlara ve beğenilere göre ortak bir tasarım geliştirilmesi, ondan sonra bahçenin, kapıların, pencerelerin, banyo ve tuvaletlerin, yer döşemelerinin, badana ve boyaların bu tasarıma uygun olarak düzenlenmesi, en son olarak da istenilen kimliğe uygun eşyaların seçilerek yerleştirilmesi, bunun için de eldeki eşyaların bir kısmından vaz geçilmesi ve yeni eşyaların alınması, bunun için de para ve süre gerektiğini söylüyor.

Ama adamın işi acele ; bir an önce bu eve taşınmak istiyor. Mimar’a “kardeşim kış gelmeden sen şimdilik şu evi bu haliyle oturulabilecek bir hale getir, sonra senin dediklerine bakarız” diyor. Mimar, bu işin böyle olmayacağını biliyor ama, o bir profesyonel. O sıralar da işsiz ve paraya ihtiyacı var. İyi bir paraya anlaşıyorlar.
Mimar işe girişiyor ve mümkün olduğu kadar birbirine uyumlu eşyaları seçip, diğerlerini tavanarasına ve garaja kaldırıyor. Eksik kalan yerlere bir kaç yeni eşya da o aldırıyor. Görünüşte, ev oturulacak bir hale geliyor. Adam taşınıyor ve evde yaşamaya başlıyor.

Rahmetli yaşlı idi, hep üşürdü ama ev yazın çok sıcak oluyor. Bankada hala para var. Adam, evin orasına burasına klimalar taktırıyor. Yeni alınan müzik seti, bilgisayar, mikro dalga fırın, başucu lambası v.b. için yeterli priz yok. Oradan oraya kablolar çekiliyor, ilaveler yapılıyor. Ama evde verdiği ilk davette kofra atıyor, karanlıkta kalıyorlar. Ev, bu kadar nüfusa alışık değil ; ikinci davette de tuvalet tıkanıyor, sifon bozuluyor. Bu arada yağmurlar başlayınca, çatıdan sızan sular tavan arasındaki eşyaları ıslatıp bozmaya başlıyor. Olacak gibi değil yani !

Eş dost, kabahati mimara buluyorlar. Adama çok daha yetenekli başka iç mimarları tavsiye ediyorlar. Adam da eskisine parasını ödeyip, yeni iç mimar ile anlaşıyor. Aslında onun söyledikleri de aynı ama, “önce şu kışı en az hasarla atlatalım” fikrinde mutabık kalıyorlar.

Yeni mimar, önce çatının akan yerlerine yama yaptırmakla işe başlıyor. E kışın ortasında çatının radikal tamiri mümkün değil tabii ! Bu arada, önceki mimarın yaptığı bazı düzenlemeler hoşuna gitmiyor. Odalara konmuş bir takım eşyaları garaja kaldırtıp, onların yerine çatı arasındaki bir takım eşyaları koyuyor ve eksik gördüğü yerlere de bir kaç yeni eşya daha aldırtıyor. Bu durumda garaja artık garajda arabaya yer kalmıyor. Adam park yeri bulmak için her gün dakikalarca sokaklarda park yeri arıyor. Her hafta arabasına atılan çizikler artıyor. Bu arada, yağmurlar şiddetlenince, çatıya yapılan yamaların başarısız olduğu ortaya çıkıyor. Şimdi çatıdan, eskisinden de fazla su sızmaktadır.

Bu mimarla da bu işin başarılamayacağına kanaat getiren adam, yaz gelince onun da parasını ödeyip, işine son veriyor. Artık niyeti, dünyaca ünlü bir mimarı işin başına getirmektir. Nasıl olsa kışa daha çok var. Ama artık bankadaki paralar da suyunu çekmiştir. Kolay elde edilen, kolay riske atılır. Evi ipotek edip, bankadan kredi alıyor. Arabasını garaja sokabilmek için, kendinin de aldıkları dahil, oradaki eşyaları satışa çıkarıyor. Kiminin alıcısı yok, kimi de maliyetinin çok altında fiyatlarla gidiyor. Bu arada da, yeni bulacağı iç mimara ufuk açacağını düşündüğü, kimi kendi beğenisine göre, kimi eşin dostun “kelepir, aman kaçırma” dolduruşlarıyla yeni eşyalar satın alıyor.

Sonunda bulabildiği dünyaca ünlü mimarın, “işine karışmaması, tam yetkili olması, en az 3 yıllık sözleşme, sözleşmesinin erken fesih edilmesi halinde çok yüklü bir tazminat ve rayicinin iki misli üzerinde ücret ödenmesi” koşullarını kabul ederek işe alıyor. Ünlü mimarın yardımcılarına ödeyeceği paralar da ayrı.
Dünyaca ünlü mimar, kafasındaki ön tasarımına uygun bir kaç pahalı eşya ve aksesuarları da adama satın aldırarak beraberinde getiriyor. Ama geldiğinde bir de bakıyor ki, evin durumu hiç de ona anlatıldığı gibi değil. Ev bir yana, evin bulunduğu mahallenin yapısı dahi onun önceki uygulamalarına müsait değil. Mimar henüz çevreyi, evi, adamın karakterini tanımaya çalışırken, önce sonbahar yağmurları, ardından kış gelip bastırıyor. Mimar, hayatında ilk defa gördüğü alaturka tuvaleti algılamaya çalışıp, nasıl çözümler üreteceğini düşünürken, orası ile burası ile oynanıp durmuş sıhhi tesisatın sıhhati iyice bozularak evi pis sular basıyor. Öte yandan, sık sık sigortalar atmaya devam etmekte.

Adamın eşi dostu yine başlıyor dünyaca ünlü mimar için, “bu herifin bir halttan anladığı yok, evi daha da beter etti” diye söylenmeye. Oysa, “herif”in dünya çapında başarıları ve kazandığı ödüller var. Mimar “kardeşim ben sihirbaz değilim, elimde sihirli değnek yok, bu işleri düzeltmek için zamana ihtiyaç var. Sabrınız yoksa, verirsiniz paramı ve tazminatımı, çeker giderim” diye kendini savunuyor. Adam dünya kadar para ödemekten korktuğu için, “yok canım, ben sonuna kadar bu mimarın arkasındayım” diye dirense de, en son kapının kulpu da elinde kaldığında, sıkı bir pazarlık sonucu, üç yılık paralarının tamamını ve tazminatlarının dörtte üçünü ödeyip, ilk baharda dünyaca ünlü mimarı ve yardımcılarını gönderiyor.

Şimdi sıra, evin dış cephelerinin reklam panoları için kiralanıp, bir kısım eşyanın da yine maliyetlerin çok altında satılarak para temin edilmesine, ilave krediler de bulunarak, yeni eşyalar, kelepir antikalar satın alınmasına ve bu işi halledecek bir başka ünlü iç mimar aranmasına gelmiştir ...

Bilmem bu hikaye size tanıdık geldi mi !?