"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

12 Aralık 2010 Pazar

SUÇ VE CEZA



Ceza Kanunumuzda, kasten işlenen suçların yanısıra, taksirle (kusurla) işlenen suçlar da düzenlenmiştir.

Bunlar ana başlıklar olarak “tedbirsizlik ve dikkatsizlik” veya “emirlere ve talimatlara uymama” ya da “meslek ve sanatta acemilik” sonucu, istenmeyerek de olsa işlenen suçlardır. Aynı zamanda, failinin bu eylemleri, ceza kanuna göre suç teşkil etmese dahi, onu mağdura tazminat ödeme sorumluluğu altına sokar.

Örneğin tıp fakültesi diploması bulunan ve uzmanlığı resmen onaylanmış bir cerrah, yaptığı ameliyattaki yanlış uygulamaalar sonucu hastasının sakat kalmasına veya ölümüne sebebiyet verirse, bu eylemi “meslek ve sanatta acemilik” nedeniyle onun cezai ve tazminat olarak da hukuki sorumluluğuna sebep olacaktır. O cerrahın çok tecrübeli olması, daha önce benzer ameliyatları defalarca başarı ile gerçekleştirmiş bulunması da, onun bu sorumluluklarını ortadan kaldıramayacaktır.

Kısa bir süre önce, ülkemizde hakimler aleyhine çok ilginç bir mahkeme kararı verildi. Daha önce hakim tarafından tutuklanmış olan bir sanığın tutukluluk haline itirazı bir başka mahkeme tarafından reddedilince, sanığın itirazını reddeden hakimlere açtığı dava sonucu, hakimler “verdikleri kararda usulüne uygun uygulama yapmadıkları” gerekçesi ile, sanığa tazminat ödemeye mahkum edildiler.

Haydi ceza hukuku açısından “kusurla işlenmiş suç” kavramını es geçelim. Demek ki, bir futbol hakemine nazaran onunla kıyaslanamayacak ölçüde geniş taktir ve karar verme yetkisi ve verdikleri kararlarından dolayı geniş sorumsuzluk alanları bulunan hakimler dahi mesleki uygulamalarındaki kusurlarından dolayı tazminat ödemeye mahkum edilebiliyorlar. O halde sahada sadece önceden belirlenmiş kuralları uygulamakla görevli bir hakem, milyonların gözleri önünde acemice verdiği açık seçik kusurlu, hatta saçmasapan kararları ile bir kulübü, onun yöneticilerini, takımının oyuncularını maddi ve manevi zarara uğratıyor ve taraftarlarını da mutsuz ediyor ise, o hakemin de tazminat ödemeye mahkum edilmemesi için herhangi bir haklı neden bulunabilir mi!?

Hakemler mesleklerini icra ederlerken ağır kusurlarından dolayı dahi herhangi bir hukuki sorumlulukları bulunmuyor ise, o zaman hakimlerin, doktorların ve diğer bilcümle meslek sahiplerinin günahları ne ola ki !?

TARAFTAR POPULİZMİ




Ülke çapında milyonlarca taraftarı bulanan takımın durumu hiç iç açıcı değil.  Problemleri diz boyu, kötü oynuyor ve üstüste puanlar kaybediyor. Bu, içinde bulunduğu duruma göre, takımlarımızdan herhangi biri olabilmektedir. Yenilgilerden sonra kulübün başkanı, yöneticisi, takımın kaptanı, oyuncusu medyanın karşısına çıkıp, “elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz, ama olmadı mı olmuyor işte, biz de çok üzgünüz, bu durumda taraftarlarımız ne yapsa haklı, onların yerinde biz de olsak aynı şeyleri yapardık” gibi beyanatlar veriyorlar.

Kastettikleri “ne yapsalar haklı” buldukları taraftarlar, besbelli maç sırasında ve maçtan sonra kendilerine galiz küfürler yağdıran, stadın koltuklarını söküp sahaya fırlatan, hayattaki tatminsizliklerini futbol oyunu üzerinden gidermeye çalışan bir takım gözü dönmüş güruhlar.

Yanlışa ve kötüye tepki göstermek, protesto etmek, eleştirmek elbet başta taraftarlar olmak üzere herkesin hakkı. Ama terbiyesizliğin, saldırganlığın, kırıp dökmenin bir insan hakkı olarak görülebilmesi mümkün mü !? Etik olarak bir yana, küfür, hakaret, fiili saldırı, kendine ait olmayan mala zarar vermek, ceza kanununa göre suç.

“Taraftarı üzüyoruz, ne yapsalar haklarıdır” ucuzluğunu dillendirenler, o taraftarlardan birinin aynı küfürleri tribünden değil de,  kendisi ile birebir yüzüne karşı etmesine veya evine gelip eşyalarını kırıp dökmesine de aynı geniş meşreple  onay verir mi acaba !?

Öte yandan, bu beyanatları verenlerin, bu davranışları onaylamayan aynı takımın diğer taraftarlarını nereye koyduklarını çok merak ediyorum !?

Hiç dilemiyorum ama, bu gün edepsizliği “taraftarlık hakkı” olarak görebilenlerin, ileride karşılaşabilecekleri daha beter davranışlardan şikayetçi olmaları için de hiç bir haklı nedenleri olamayacaktır.

Bu populizm devam ettiği sürece, “kötü paranın iyi parayı piyasadan kovması” kuralı gibi, düzgün insanlar tribünlerden gittikçe daha fazla uzaklaşacak, stadyumlar vulgarizme giderek daha fazla teslim olacaktır.


10 Aralık 2010 Cuma

POLİSİN ORANTISIZ GÜÇ KULLANMASI BEŞİKTAŞ’I KURTARDI (!)


ESKİŞEHİRSPOR 2 – BEŞİKTAŞ 0
 
Teknik Direktörün “nasıl futbol oynamak isterdiniz acaba !?” sorusuna Başkanının “saldırın, saldırın, saldırın” diye cevap verdiği Beşiktaş, saldırı silahlarından mahrum olmasına rağmen Eskişehirspor’a da saldırmaya kalkınca, kalesinde –her zamanki gibi- bir yığın gol pozisyonu ve 2 adet de gol gördü.

Beşiktaş’ın ise serbest vuruştan bulabildiği tek bir ciddi gol pozisyonunun dışında başka önemsenebilecek pozisyonu yoktu.

Guti oyundan atılmasa idi ne olurdu !? Bunu kimse bilemez ama, maç 11’e 11 oynanırken Eskişehirspor’un değerlendiremediği 3 net gol pozisyonu var.

Öte yandan, maçın galibi skora göre değil de tarafsız bir jüri tarafından belirleniyor olsa, Eskişehirspor’un her halde oybirliği ile galip ilan edileceğine eminim.

Ama polis hakemimiz Bünyamin Gezer, kendisinden rakibi için şirin şirin kart isteyen Guti’ye karşı orantısız güç kullanarak onu oyundan atınca, bu durum takımın  halinden sorumlu olanlar için sığınılacak çok güzel bir mazeret, taraftar için de dertlerini üzerine ciro edebilecekleri bir teselli vesilesi oldu.

Oysa açıkça görülüyor ki, Beşiktaş’ın henüz çözülememiş ciddi problemleri var. Bunları rakip takımların futbol anlayışlarına,  hakemlere yüklemeye kalkışmak yerine, doğru teşhisler koyup çözümleri kendi içinde aramaya çalışmak şüphesiz ki Beşiktaş’ın geleceği için en doğru yaklaşım olacaktır.

9 Aralık 2010 Perşembe

Timsahlar Şehri – Bursaspor’un Avrupa Macerası

Geçtiğimiz sezon bütün tabuları yıkan ve ezberleri bozan Bursaspor için bu sezon aynı şeyleri söylemek çok zor. 51 senelik Süper Lig’de 6 sezon şampiyon olmuş Trabzonspor dışında Anadolu’dan bir şampiyon çıkması gerçekten özel bir başarı. Fakat Şampiyonlar Ligi’ni bir puan ile bitirdikleri Rangers maçından sonra, Bursa’nın geçen sezon ortaya koyduğu performansın üstüne koyamadığını görüyoruz. Bunun nedenlerini madde madde değerlendirelim:

Sezon Öncesi Planlama ve Transferler:

Öncelikle Ertuğrul hocanın ülkemizin yetiştirdiği en önemli yerli teknik direktörler arasında olduğunu ve ilerleyen senelerde çok daha önemli yerlere gideceğini belirtmek isterim. Bursaspor Trabzonspor ile birlikte ligimizde 90 dakika oyun disiplininden düşmeyen iki takımdan biri. Geçen sene kazandıkları şampiyonluktaki en önemli iki unsur takım kimyalarının mükemmele yakın oluşu ve fizik güçlerinin 90 dakikaya yetmesiydi.

Her şampiyon takımın “omurgası” ve “yıldızı” vardır. Barcelona’yı örnek alırsak takımın omurgasını Puyol – Xavi – İniesta oluştururken yıldızları hiç şüphesiz Messi’dir. Bursaspor’un geçen seneki şampiyonluğunda omurgasını Ömer Erdoğan – Ergiç – Ozan İpek – Ali Tandoğan oluştururken yıldızları Volkan Şen ile Sercan Yıldırım’dı. Bir takımın omurgasını oluşturan futbolcuları satmaması istikrar açısından çok önemlidir. Fakat mevcut başarıdan daha fazlası için belirlenen hedefe taşıyacak yıldızlara ihtiyacı vardır. Bursaspor’un sezon öncesi planlamasında yaptığı en büyük yanlış Volkan Şen ve Sercan Yıldırım’dan en azından bir tanesini satıp, kazanılan para ile Avrupa deneyimi olan ve takımı ileriye taşıyabilecek bir oyuncu alamamasıdır. Yazın 15 milyonlara kadar çıkan transfer teklifleri konuşuluyordu bu iki oyuncu için. Konuşulan miktarların doğru ya da gerçek olduğu tartışılabilir. Fakat şu durumda bu oyuncuları yazın önerilen tekliflerin yarısına satabilirlerse büyük bir başarı anlamına gelir.

Bursaspor’un transferde ikinci önemli yanlışı omurgasını oluşturan oyuncuların alternatiflerini yaratamayışıdır. Bursaspor’un sezona çok iyi bir başlangıç yaptıktan sonra, son iki aydır aşağıya doğru giden performans çizgisinin en önemli iki nedeni Ömer Erdoğan’ın form düşüklüğü ve Ali Tandoğan’ın sakatlığıdır. Bunlara Ozan İpek’in ve yabancıların form düşüklüğü eklendiğinde, ligde ikinci sırada yerlerini korumalarının hala bozulmayan takım kimyasına borçlu olduklarını görebiliriz. Yazın transfer edilen Stepanov, İnsua ve Nunez şu ana kadar takıma alışamadıklarını ve bir çok maçda yarardan fazla takıma zarar verdiklerini görüyoruz.

Sercan Yıldırım Israrı

Sercan Yıldırım’ın bu sezonki hali Guiza’yı aratmıyor desek abartmış olmayız sanırım. Bazı yeneteklerinin 10 üzerinden 10, bazı yeteneklerinin 10 üzerinden 1 olduğu bir sezon geçiriyor. Ertuğrul hoca en sonunda Rangers maçında Sercan’ı sağ açık pozisyonunda oynatarak iyi taraflarını verimli kullanmayı başardı. Sercan top hakimiyeti iyi, hızlı ve çabuk bir oyuncu. Bu yetenekleri sayesinde kolaylıkla pozisyonlara girip, çok kötü olan son vuruşlarından dolayı cömertçe harcıyor. Ertuğrul hoca Rangers maçında Sercan’ı sağ açık pozisyonunda oynatarak rakip karşısında bir çok pozisyon buldu ve nitekim Avrupa’daki ilk puanını Sercan’ın golüyle buldu. Sercan için bu alternatif sistem malesef çok geç uygulanmıştır. Marsilya’da oynarken Niang son vuruşlarında etkisiz olduğundan, açık pozisyonunda oynayıp hem kendi güvenini kazanmıştı hem de takıma ciddi anlamda katkı sağlamıştı. Geçen sezon Guiza’nın sağ açık pozisyonunda daha verimli olacağı ve bu pozisyonda İspanya milli takımına büyük katkılar sağladığını görebiliriz. Günümüz futbolunda sabit pozisyonlar yerine “mobil forvet” ve “mobil defans” sistemleri en fazla başarıyı sağlıyor. Ülkemizde alternatif sistemlerin daha fazla uygulandığı ve gerektiği zamanlarda risk alındığı taktirde futbolumuza katkı sağlayacağı bir gerçek.

Korku Faktörü

Bursaspor’un Avrupa’da oynadığı tüm maçlarda geriye düştü. En son oynanan Rangers maçı dışında bütün maçlarda geriye düştükleri anda ciddi anlamda takım disiplininden korktuklarını ve acemi pas hataları yaptıklarını gördük. Özellikle Manchester United ve Valencia maçlarının belirli bölümlerinde halı saha maçlarında gördüğümüz oyun disiplininden çok daha düşük bir oyuna şahit olduk. Korkunun ecele faydasının olmadığını rakiplerinin üstlerine gidip baskı kurduklarında etkili olabileceklerini gösterdiler.

Rangers maçına bakarsak geriye düştükten sonra berabereyken oynadıkları oyundan çok daha iyisini oynadıklarını ve rakibe belirli zamanlarda nefes aldırmadıklarını gördük. Kendi sahasında artık hiç bir iddaası olmayan bir Bursaspor’un geriye düşmesine rağmen bu kadar etkili oynamasından, oyuncular üzerindeki baskının ne kadar önemli bir faktör olduğunu görebiliriz. Süper Lig’de oynadıkları bir çok karşılaşmada geriye düşmelerine rağmen, ikinci yarılarda kalelerinde sadece bir gol görerek ne kadar oyun disiplininden kopmadıklarını ve en azından bir puan için herşeyi yaptıklarını görüyoruz. İlerleyen senelerde Ertuğrul hocanın kazanılan deneyimini kullanarak takımını Avrupa’ya daha iyi hazırlaması gerekiyor.

7 Aralık 2010 Salı

FUTBOLUN KANAAT ÖNDERLERİ OLARAK “ YORUMCULAR” (*)





Futbol nedir ?

Genel olarak bu soruya verilen cevaplar şöyle : “Spordur, yaşam biçimidir, eğlencedir, showdur, oyundur, hastalıktır, tutkudur, endüstridir, uyuşturucudur …”

Bu tanımların hepsi önemli ve üzerlerinde durulması gereken kavramlar.

Öte yandan, bu sübjektif tanımlardan hangisi kabul edilirse edilsin, objektif açıdan, futbolun çok geniş kitleleri ilgilendiren ve etkileyen bir olgu olduğu da hiç şüphesiz.

Nitekim, “Futbol olmasaydı asla ülkeyi yönetemezdim” sözü boşuna edilmiş değildir.

Okyanustan alınan bir bardak suyun içinde, okyanusta var olan her şey mevcuttur.

Bu anlamda “futbol” da  hayata ve insana dair olmakla,  hayatta var olan her şey onun içinde de mevcuttur.

İnsana ve hayata dair olan her şey ise ciddidir, ciddi olmalıdır, ciddiye alınmalıdır.(**)

(Ancak, “futbol” ile “maç”ı birbirine karıştırmamak, birbirinin yerine koymamak gerekir. Sahada gördüğümüz 90 dakikalar, bir bütünün içindeki küçük parçalardır. Bir başka ifade ile, maçlar / müsabakalar, futbolun sadece görünen yüzlerinden ibarettir.)

Bu bağlamda, futbolun en önemli unsuru, onu yorumlayanlardır.

Yorum, bir kavram veya bir olgu üzerinden, insanın ve hayatın değerlendirilmesidir. Parçalardan bütüne varabilmek ve  parçaları bütün içinde çözümleyebilmektir. 

Başkalarının göremediklerini onlara gösterebilmek, duyamadıklarını duyurabilmek, hissedemediklerini hissettirebilmektir yorum.

Yorum yapan,  aslında kendini, kendi hayat görüşünü ortaya koymaktadır. 

Örneğin bir futbol yorumcusu, bir düşünceyi, siyaseti, sanatı, edebiyatı v.b. hangi kültürel enstrumanları ile yorumluyorsa, hiç şüphesiz futbolu yorumlarken de aynı enstrumanları kullanacaktır.

Kitlelere hitab eden bir yorumcu, hitab ettiği konuda bir “kanaat önderi” olabilmelidir.

Kanaat önderi, tüketen değil üreten, biçim verebilen, yönlendirebilen, etkileyebilen ve model olabilendir. Malumu ilam etmek ya da salt kendi ruh halini ortaya koymak  yorum ya da yorumculuk değildir.

Dolayısıyla yorumun değeri, yorumcusunun insan olarak “toplam kalitesi” ile doğru orantılıdır.

Bu kalite evvela, yorumcunun salt yorumladığı konuda bilgi sahibi olmasından önce, hayata ve insana dair bilgi sahibi olmasını gerektirir. 

Yorumcunun konusunda önemli ve değerli  “bir kanaat önderi” olabilmesi, onun "hayatın içinde ilkeli bir duruşunun bulunması, sistemli düşünebilmesi, empati kurabilmesi, parçadan bütüne, bütünden parçaya varabilecek analiz ve sentez yapabilmesi, düşüncelerini farklı anlama ve kavrama düzeylerindeki insanlara doğru ve yeterli açıklayabilme yeteneklerine sahip olması ve bağnaz olmaması" gibi, taşıdığı nitelik özellikleri ile doğrudan ilintilidir.

İşte “Konumuz Futbol”da, ülkemizdeki futbola bakış açısından ve futbol algısının niteliğinden en büyük sorumluluğun futbol yorumcularımıza düştüğünü görmezden gelmememiz gerekir.  Yorumcu etkisi, özellikle de ülkemiz gibi “halen gelişmekte olan ve ortalama eğitim düzeyi henüz arzulanan seviyede bulunmayan” ülkeler için şüphe yok ki çok daha fazladır. İletişim araçları olarak yazılı basın ve televizyona, yeni anlamlarda tekrar hayata kavuşan radyonun  ve sınırsız imkanlara sahip internetin eklenmesi, yorumcunun alanını son derece genişletmiş ve önemini de her zamankinden daha fazla artırmıştır. 

Bu gün ülkemizde, bir tarafta futbolun yöneticileri ve uygulayıcıları, diğer tarafta da izleyicileri ve taraftarları bulunmaktadır. Her iki taraftakiler de, henüz kavram kargaşalarından kurtulabilmiş ve ortak paydalarda bulaşabilmiş değiller. Yorumcu ise, futbolun tarafları arasındaki en önemli köprüyü teşkil ediyor. İşte bu köprünün görevi, köprünün her iki tarafındakilerin bu konudaki beklentilerini, buluşma noktalarını ve kalitelerini etkilemek, yönlendirmek ve belirlemektir.

Dolayısı ile “yorumculuk”, son derece sorumlu ve önemli bir iştir.

Geçmişimizde maalesef, tek yönlü, tek boyutlu, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan, bir atımlık barutlarını yıllarca kullanan, ruh hallerine, çıkarlarına göre konuşup yazan, hatta kulüp başkanları tarafından maaşa bağlanan  “yorumcu”lar futbola egemen oldular ve toplumun futbol algısını belirlediler. Bilerek ya da bilmeyerek şartladıkları kitlelerin futbolu algıları, futbolun ayaktakımı’na ait bir ilgi alanı olduğu düşüncesini doğurdu. 

Ancak, bir süredir bu alanda çok ümit verici gelişmeler oluyor. Hatta, futbolun zaman içinde kendini en çok geliştiren modulünün bu olduğu söylenebilir. Dünyaya açık olan düzgün kişilikleri, bilgileri, hayatın içindeki ilkeli duruşları, güler yüzleri, kaliteli mizah anlayışları ile, işlerini amatör bir duygu ve sevgiyle yapan, bizlere keyif vererek bu alanda gerçekten bir çok şey öğreten nitelikli, gerçek kanaat önderi yeni nesil futbol yorumcularının sayısı giderek artıyor. 

Onlarının sayısının artmasının,  sadece ülkemizdeki futbolun kalitesini her unsuru ile artırmaktan öte, futbol aracılığı etkiledikleri kitlelerin, hayatın diğer unsurlarına bakış kalitelerine de çok olumlu etkiler yapacağına inanıyorum.

Bahsettiğim toplam kaliteye sahip bu yeni nesil nitelikli yorumcuların en önde gelen temsilcilerinden birinin, her zaman sergilediği samimi tevazuu ile bu blog’a kendini “izleyici” olarak eklemiş olmasının, bizim için kişisel olarak  ayrıca  bir büyük mutluluk kaynağı olduğunu belirtmeden de geçemeyeceğim …
-------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) Eleştirmen ve eleştiri kavramlarını, yorumcu ve yorum kavramlarının içindeki alt açılımlar olarak değerlendirmekteyim.
(**) Buradaki “ciddiyet”, resmiyet, asık yüzlülük v.b. kavramlar kapsamında algılanmamalıdır. Kullanılan “önemseyerek ilgilenmek” anlamı ile  oyun ve eğlence de son derece ciddi işlerdir.