"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

1 Mart 2011 Salı

Marsyas’ın Not Defteri 02.03.2011


Öncelikle Midas’ın Krallığı olarak Blogspot’un ülkemizde yasaklanmasını kınadığımızı ve bu tür uygulamaların internet kullanıcılarının haklarını çiğnemek dışında hiç bir faydası olmadığını belirtmek isteriz. Bir kaç taraftarın bilinçsiz davranışları yüzünden saha kapatılması ne kadar anlamsız ise, bir kaç blog sahibinin illegal uygulamaları yüzünden insanların saatlerce emek verdiği sitelerin hepsini yasaklamak bir o kadar anlamsızdır. Maalesef bulunduğumuz teknoloji çağında, sanal dünyada yaşananlar gerçek dünyadan daha fazla olmaya başladı. Bu hızla gelişen akımı bir düzene sokma ve kişisel hakları koruma açısından hiç bir hükümet yeterli kanunları belirlemiş değil. İstediğiniz dijital ürününü bedavaya bulabileceğiniz bir internet ortamında, şirketlerin hiç bir sonuç getirmeyen kapatma uğraşları yerine, farklı gelir kaynakları bulmaları kendilerine çok daha faydalı olacaktır. Görünüşe gore daha çok başımız bu konuda ağrıyacak.

Midas’ın Krallığı’nın evi Blogspot’tur ve hiç bir zamanda bu değişmeyecektir. Fakat bu sıkıntılı yasaklama döneminde okurlarımızın yazılarımıza daha kolay ulaşabilmesi için wordpress üzerinden blogumuzun kopyası olan midaskral.wordpress.com adresini açmış bulunuyoruz. Yeni yayınlanan yazılarımıza artık iki adresten de ulaşabileceksiniz.

Gone With The Wind (Rüzgar Gibi Geçti) – İBB 3 – GS 1



Galatasaray hakkında uzun süredir yazmıyordum. Açıkcası yazmaya ve eleştiriye değer bir konu bulamıyordum. Galatasaray’da o kadar sorun var ki, sihirbaz Aref bile kutunun içinden bir çözüm çıkaramaz. Hani müzik çalarlarımıza bağlı olan kulaklıkları çözmek için ömrümüzün yarısını harcarız ya, Galatasaray o kadar karışmış ki hangi tarafından çözülmeye çalışılsa işler daha fazla karışıyor. Bu takımda ‘Türk Messi’ Arda kaptan vardı, aylardır ortalarda yok ve sağlık durumu hakkında net bir açıklama bulunmuyor. Geçen sezonun Bundesliga assist kralı ne olduğu belirsiz bir şekilde, parmakla sayılacak kadar maç oynamadan, Rusya’ya gönderildi. Devre arasında 8 milyon Euro harcanıp şu ana kadar takıma hiç bir faydası olmayan futbolcular alındı. Bu kadar karmaşık ve aynı zamanda korkunç bir tabloyu Tim Burton bile yazamazdı.

Böyle bir ortamda oynanan İBB – GS maçında rüzgar ön plandaydı. Olimpiyat Stadı’nı yapanların ciddi anlamda kafaları karışmış olsa gerek. Bu kadar büyük ve önemli turnuvalar için yapılmış bir stadın yapılışinda rüzgarın kayda alınmaması büyük bir hayal kırıklığı. İlk yarıda Baros’un attığı golle öne geçtiği maçta, rüzgarıda arkasına alarak tam 3 gol atarak maçı üstün bir şekilde kazandı. Galatasaray bu maçla 11. mağlubiyetine ulaştı ve kendi rekorunu kırmış oldu. Fatih Terim’in 1996 – 2000 döneminde toplamda 12 mağlubiyet alan Galatasaray’ın, daha bir sezon bitmeden 11 mağlubiyetle 10. sırada bulunmasını rüyalarımızda görsek İnception filminde olduğumuzu zannederdik.

Kocaman Alex Fenerbahçe 2 – Kasımpaşa 0



Hafta sonu Twitter üzerinden Alex ile konuşma fırsatı yakaladım. İki merak ettiğim soruma cevap verdi. Birincisi hep eski yıldızların günümüz futbolunda nasıl oynayacağı hakkındaydı. Pele şu anda oynasaydı aynı başarıyı kazanırmıydı soruma evet dedi. Futbol tarihinin en önemli isimlerinden Pele, Maradona, Platini ve Beckenbauer gibi isimler çok farklı bir futbol ortamında efsane olmuşlardı. Bu isimlerin günümüzün fiziksel futbolunda nasıl oynacağı benim için hep bir merak konusu olmuştur. İkinci sorum ise çocukluğunun futbol kahramanları üzerineydi. Bu soruma da Zico, Laudrup ve Maradona olarak cevap verdi ve bir kere daha Zico’yu saçma bir soyunma odası kavgası yüzünden gönderilmesinin ne kadar yanlış bir karar olduğunu anladım. Şu anda Alex gerçekten kocaman bir Alex gibi oynuyor, ama Zico döneminde Avrupa’da en verimli oynadığı sezonuda unutmamak gerek.

Fenerbahçe’yi Kasımpaşa karşısında çok eleştiren oldu. Fenerbahçe belirli dönemlerde fiziksel olarak düşüş yasa da, maç boyunca oyun disiplininden kopduğunu düşünmüyorum. Burada önemli bir not olarak Emre’nin milli takım ve sakatlıkta sonra aynı formu tutturamadığını söylemek lazım. Mehmet Topuz Kayseri karşısında o mevkiide gerçekten Emre’yi aratmamıştı. Bu kadar çabuk ilk on birde oynatmak biraz aceleci gibi geliyor. Aynı şeyler Gökhan Gönül için söylenebilir. Kasığında bir yırtık olan futbolcuyu iğneyle oynatmanın tek nedeni alternatifi olmamasıdır. Fakat Okan Alkan gibi oyuncular bu gibi durumlarda kullanılmayacaksa ne zaman kullanılacağını merak ediyorum...

Not: Bu hafta Siradan Bir Blog’a konuk oldum. Bana gösterdikleri misafir perverlik ve ilgi için kendilerine çok teşekkür ederim. Ropörtajı burdan okuyabilirsiniz: http://srdnbr.blogspot.com/2011/02/cem-krgz-midasn-krallg-sradan.html

28 Şubat 2011 Pazartesi

YUH !





Ceza Hukukunun en önemli iki evrensel ilkesi “Kanunilik” ile “Suç ve Cezada Şahsilik” ilkeleridir.

“Kanunilik” ilkesine göre, “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz”.

“Şahsilik” ilkesi ise, suçu işleyenin cezadan bizzat sorumlu olması, failin/faillerin dışındaki kişilere doğrudan doğruya bu sorumluluğun yüklenmemesi ve cezalandırılmaması demektir.

Demokratik hukuk devletinin en önde gelen görevi suçsuz insanı korumaktır. Hukuk devletlerinde suçsuz 1 kişinin haksız yere cezalandırılması ihtimali karşısında, 1000 suçlunun cezasız kalması evladır. Bu, demokrasinin bedelidir.

Yaklaşık bir haftadan beri, özenle kurduğumuz ve emekle geliştirmeye çalıştığımız midaskral.blogspot.com sitemize giremiyoruz. Bizim gibi, milyonlarca yurttaşımız da ne kendi bloglarına, ne de severek izledikleri diğer bloglara artık giremiyorlar. Bu güne kadar da bizlere bu olumsuzluğun nedeni hakkında herhangi bir açıklama yapılma ihtiyacı duyulmadı. Sanki bizler “hakları olan insanlar” değil, “ayrık otlarıyız”. Milyonlarca insan bu süre zarfında, bu olumsuzluğun kendilerinden kaynaklandığını düşünerek, saatlerce uğraşarak bilgisayarlarının ayarları ile oynayıp durdu, türlü türlü yollar denedi. Sonunda bu gün yapılan denemelerde, karşımıza yukarıda resmini koyduğum ve her yönü ile çirkin bu yazı çıktı. Ülkemizde uygulaması olmayan bir Amerikan hakimi çekici ve üzerinde Türkçe karakterler kullanılmadan yazılmış şu yazı : “Bu Siteye Erisim Mahkeme Karariyla Engellenmistir”. Başka hiç bir açıklama yok. Düşünebiliyor musunuz, her gün bizzat kendinizin ve takipçilerinizin defalarca girdiği sitenizin birdenbire Mahkeme Kararı ile karartıldığını gördüğünüzde dehşete kapılmamanız, demek ki ben bir suç işlemişim ve mahkemelik olmuşum diye düşünmemeniz korkmamanız, endişelenmemeniz mümkün mü !? İşte ben de milyonlarca kişi de bugün bu duyguları yaşadı, neşeleri, huzurları kaçtı. Belki de daha milyonlarca kişi aynı olumsuz duyguları yaşamaya devam etmekte veya ileride yaşamaya başlayacak.

O saçmasapan, düşüncesiz, acaip ve saygısız yazıda, hangi mahkeme, hangi nedenle sitenize girişimi engellemiş, hiç bir bilgi yok. “Engellenmiştir”, işte o kadar !

Saatler sonra kulaktan kulağa bir Mahkemenin kararı ile, bütün blogspot.com bloglarına yasak getirildiği söylentisi dolaşmaya başladı. Bu haber doğru mu, değil mi henüz belli değil ama, gördük ki, bütün blogspot.com sitelerine giriş engellenmiş durumda.

Belli ki, biri ya da birileri blogunu kötüye kullanmış, Mahkeme de kötüye kullananları engelleyeceğine, youtube misali, yaş mı, kuru mu bakmaya gerek görmeden ne kadar blogspot.com sitesi var ise tamamını yasaklamış.

Hakikaten korkunç ! 21. yüzyılda yaşıyoruz ama inanılacak gibi değil ! 3-5 serseri maç esnasında sahaya birşeyler atar, saha kapatılır ve cezayı cebinde kombineleri olan binlerce suçsuz insan öder. Bir avuç Yunanlı it, youtube’a Atatürk aleyhine, Türkiye aleyhine bir takım saçma sapan videolar koyarlar, cezayı youtube’a girmesi yasaklanan milyonlarca masum Türk insanı öder. Bir kaç münasebetsiz mahluk kendilerine blog kurup, münasebetsiz şeyler yaparlar, cezayı bloglarına giremeyen milyonlarca suçsuz insan öder. Öte yandan da, milyar dolarlık adı büyük servis sunucular, blogspot.com’lar sizi insan yerine koyup da doğru dürüst bir bilgilendirmede bulunmazlar.

Ben “kanunilik” ilkesine göre hangi suçu işledim ki blogum yasaklandı ve “cezada şahsilik” ilkesi varken,  başkasının suçunun cezası neden bana çektiriliyor !!!???

Yazıklar olsun ki yazıklar olsun, yuh olsun ki yuhlar olsun !!!

Not : Ceza Hukukunun bir başka temel evrensel ilkesi de “eşitlik” ilkesidir. Bu saçmasapan ceza karşısıda, (denemez ya) haydi diyelim “elle gelen düğün bayram , bu haksızlık herkese eşit olarak uygulanacak !”. Yoo ! Kazın ayağı öyle de değil malumunuz. Bilgisayar ve internet teknolojisini biraz bilenler, youtube yasağında olduğu gibi, su içercesine bu yasağı delecek ama diğerleri onlar adına da haksız cezayı çekmeye devam edecek.

Öte yandan, Ceza Hukukunun olduğu kadar, hayatın da temel evrensel ilkelerinden bir başkası da, “uygulanamayacak cezayı verme” ilkesidir. Zira o taktirde, sadece elde patlayan cezalar, otoritelerin inandırıcılığını ve saygınlığını zedeler, komik durumlara düşmelerine neden olur.

26 Şubat 2011 Cumartesi

“KARTALLAR’IN SESSİZLİĞİ”



Beşiktaş’ın başarısızlığı, önce “1960 model” futbol oynayan kötü rakiplere bağlandı. Ardından “hakemler ve federasyon ile dünya takımını kıskanan futbol kamuoyu” suçlu ilan edildi. Birinci Dinamo Kiev maçının kaybedilmesi ise sadece “duran toplardan yenilen basit goller” yüzündendi. Fenerbahçe maçının kaybedilmesindeki tek sebep de Ferrari’nin gördüğü kırmızı kart ve penaltı pozisyonuydu. “Mucize” beklentisi ile gidilen Ukrayna’da ise, ne 1960’ların futbolu vardı, ne komplocu hakemler ve federasyon, ne kıskanç bir kamuoyu, ne duran toplardan yenilen basit goller, ne Lugano, ne kırmızı kart, ne de penaltı. Ama bu kez de, “durmayan toplardan yenilen basit gollerle” maç 4 – 0 kaybedildi.

Beşiktaş’ın yerinde Bank Asya liginin ortalama iyi bir takımı olsa idi, aynı rakiplerden iki hafta içinde bir düzüne gol yiyebileceğini hiç zannetmiyorum.

Beşiktaş’ın 22 lig maçında 9 galibiyeti, 8 yenilgisi ve 5 beraberliği var. Yediği 27 gol ile, en fazla gol yemiş 10 takım arasında. Fenerbahçe 3 eksiği ile 24 gol yemiş ama, attığı 52 gol ile +28 averaja sahip. Beşiktaş’ın averajı ise, +7 .  Hücum gücünün yüksek olduğu söylenen ve puan cetvelinin 6. sırasında bulunan Beşiktaş’ın 34 gol atmış olmasına karşın, 9. sırada bulunan Manisaspor ve 11. sırasında bulunan Karabükspor’un attıkları gol adedi 35. Bursasporun attığı gol adedi 38, Trabzonspor’un ise 46.

Beşiktaş’ın problemleri ne duran toplardan, ne de hareketli toplardan yenilen basit gollerde filan değil, çok daha derinlerde. Bu problemler 1993 yılındaki 100. yıl şampiyonluğundan sonra başladı ve gittikçe de sarmallaşarak çözümsüzlüğe doğru ilerlemekte. Uyduruk mazeretler üretip onların arkasına saklanmanın vakti çoktan geldi ve geçmekte. Göz göre göre Beşiktaş’a yazık olurken, “kuzuların sessizliği” misali “Kartallar’ın sessizliği”ne bürünen gerçek Beşiktaşlılar’ın bu tepkisizliğini anlamakta zorlanıyorum.

22 Şubat 2011 Salı

GÜNÜN DEĞİL, YILLARIN İNCİSİ !



GUTİ’DEN ALEX’E : Sen niye buradasın ?

Real Madrid’de yıllarca kaptanlık yaptıktan sonra Beşiktaş’a transfer olan Guti, Fenerbahçe kaptanına övgüler yağdırdı. Maç sonunda yanına gidip Alex’i özel olarak tebrik eden İspanyol yıldız, “Gerçekten olağanüstü bir futbolcusun. Senin bu güne kadar Avrupa’nın önemli takımlarında forma giymemene inanamıyorum. BUGÜN BURADA OLMAN BİLE ÇOK ŞAŞIRTICI” ifadelerini kullandı.

(Sabah Gazetesi – 22.02.2011)

Guti’nin bu içten sözleri, Alex bakımından Fenerbahçe’nin talihini gösterdiğinden çok, kendi dahil bir takım dünya yıldızlarının (!) Türk takımlarına neden geldiklerini de yeterince açıklıyor sanırım ...

OLSAYDI DA BULSAYDI, BİR ARAYA GELSEYDİ ... !

   
GERÇEKLİKTEN KAÇIŞ


Peşinen belirteyim, “kazanan her zaman haklıdır” düşüncesine asla katılmıyorum. Ancak o düşüncenin alternatifi de “gerçeklikten kaçış” olmamalı.

“Derby”, “aynı şehrin iki takımı arasında oynanan müsabaka” anlamına geliyor. Ancak ülkemizde bu kavrama “iki güçlü takım arasında oynanan önemli maç” anlamı yüklenmiş durumda. Bu anlamı ile ele aldığımızda, derby’lerin heyecanı, favorisi olmamasından, her sonuca açık olmasından kaynaklanıyor. Zira, deby maçı oynayacak her iki takımın da maçı kazanabilme potansiyeli bulunuyor. Her iki takımda da, maçı etkileyebilecek, sonucu değiştirebilecek oyuncuları mevcut. Bu maçlara kulüplerin, yöneticilerin, teknik direktörlerin, takımların, oyuncuların, taraftarların konsantrasyonları, motivasyonları, heyecan ve gerilim katsayıları diğer maçlara nazaran çok daha farklı. Özetle, çok sayıda örnekte de görüldüğü gibi, bu maçlarda “her an her şeyin olabilmesi” mümkün.

Son oynanan ve her iki anlamı ile de gerçek bir derby olan Beşiktaş – Fenerbahçe maçından önce, en gerçekçi yorumu “bu maçın iki camianın oyuncularına, taraftarlarına neler ifade ettiği net. İki taraf da birbirinden kaliteli oyunculara, birbirinden tecrübeli teknik adamlara sahip. Bu tür maçlar detaylarda kazanılıyor. Detaylarda doğru şeyleri yapan taraf kazanacak'' diyen Fenerbahçe’nin tecrübeli kaptanı Alex yaptı ve haklı da çıktı.

Her maç, 90 dakikası ile kesintisiz bir bütün. Maç sona erdikten sonra zamanı sondan başa doğru geri aldığınız taktirde, bu süreç içinde birinin diğerini etkilediği milyon tane hadise bulursunuz. Hatta “kelebek etkisi” teorisi açısından bakarsanız, maçın herhangi bir anındaki “basit” bir hadisenin, uzun süre sonra maçın sonucunu değiştirdiğini de görebilirsiniz. Hatta bunu maçın ilk topa temasının, son temas anınını etkilediği sonucuna kadar da götürebilirsiniz. Bu açıdan, bir maçın her bir an’ı, hep kendinden önceki bir an ile bağlantılı olduğundan, o maçın kırılma noktasıdır.

Öte yandan, bir maç sonuçlandıktan sonra kaybeden takım için “maç içinde meydana gelen aleyhine olumsuz hadiseler olmamış olduğu taktirde maçı kazanacağını”  düşünmek, gerçeklikten kaçıştır. Yoksa elbette, maç süresince kazanan takım aleyhine ortaya çıkmış bütün olumsuz hadiseler sabit kalıp da, kaybeden taraf için meydana gelmiş olan bütün olumsuz hadiseler olmamış olsa, her maçta kazanan ile kaybedenin yer değiştirmesi mümkün olacaktır ama, o zaman da, oynanmış olan maç o maç değil, hayallerde oynanmış olan bir başka maç olacaktır. Her iki takım açısından da, bütün hadiselerin olmuş olandandan farklı olması gereken bir maç ise, somut dünyada mevcut değildir.
 
TOPLUMSAL TEHLİKE

Yüksek konsantrasyon ile beklenilenin, istenilenin, inanılanın elde edilememesinin önemli etkisi sonucu ortaya çıkan “gerçeklikten kaçış”, elbet “insana özgü” bir davranıştır. Ancak, yaşanılan şok etkisi altında kısa süre için anlayış ve hoşgörü ile karşılanması gereken bu davranış biçimi “kronik” hale geldiği veya getirildiği taktirde toplumsal olarak son derece tehlikeli, paranoid  “psiko-sosyal” hastalıklı bir ortamda yaşamamız kaçınılmaz olmaktadır. Bu durumda, hangi şartlarda ve hangi yollardan olursa olsun “kazanan daima haklı” görülecek, kaybedenin kaybetmesinin nedenleri hep başka sebeplere, “iç ve dış güçlerin komplosu”na ciro edilecek, gerçekleri görüp, hataları bulup onları düzeltmeye yönelmek yerine, mevcut yanlışlar korunup savunularak, bölünmeler, düşmanlıklar, kavgalar ve şiddet pompalanacaktır ki, maalesef futbolumuzdaki bu görüntü, sosyo-politik yaşantımızdaki daha geniş ve daha yoğun o görüntünün bir yansımasıdır.

Konuyu “konumuz futbol” boyutunda ele almayı sürdürürsek, ayaklarımızı sağlıklı olarak yere basmamız için yapmamız gereken şey “sistem ve süreç analizleri” olmalıdır.

BEŞİKTAŞ VE FENERBAHÇE “DERBY” MAÇINA KADAR NASIL GELDİLER

Bu bağlamda son oynanan “Beşiktaş – Fenerbahçe” derby’si ele alındığında, Beşiktaş’ın bu sezon süper lig’in en problemli, en sıkıntılı takımlarından biri, hatta bence birincisi olduğunu söylemek mümkün.

2004 – 2010 yılları arasında 5 asıl (Del Bosque, Rıza Çalımbay, Jean Tigana, Ertuğrul Sağlam, Mustafa Denizli) ve 3 vekil (Mehmet Ekşi, Tayfur Havutçu) teknik direktör değiştiren Beşiktaş’ın taraftarı, geçen sezonun ikinci yarısından itibaren giderek artan biçimde “yeter Demirören yeter !”) diye Başkanlarını ve yönetimi protesto ediyordu. Ancak, “Schuster, Guti, Quarisma ve Fatih Tekke” gibi yaz transferleri ile umutları pompalanan taraftarlar bu kez aynı sloganı Başkana ve yönetime övgü olarak kullanmaya başladılar. Ardından başlayan super lig’de, taraftarının tüm desteğine rağmen işler iyi gitmemeye başlayınca, egosu kalitesinden yüksek Schuster’in liderliğinde önce Fatih Tekke sıkıntısı, ardından “1960’ların futbolu” polemiği ortaya çıktı. Bu defa, Almeyda, Simao ve Fernandez kış transferleri ile, taraftarın kırılmaya başlayan ümitleri daha da bir pompalandı. Oysa Beşiktaş, bu yönetimin elinde ve bu transferlerle, artık eski değerler sistemini hızla terk ediyor, şu an dahi bence hiç kimsenin bilmediği, “kendinden başka bir şey” olmaya çalışıyordu. Nitekim Başkanı’nın “Beşiktaş Fenerbahçe’nin yerini alıyor diye üzerimize gelmeye başladılar” sözü bunun açık ifadesidir. Ancak,  taraftarının zirve yapan ümit ve beklentilerine karşın, bu yeni Beşiktaş, Ziraat Türkiye Kupasında gruptan son maçında güçlükle çıkabildi, ikinci yarının ilk 4 maçında 1 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 yenilgi ile sadece 4 puan toplayabildi. Schuster’in “orada Türkiye’deki gibi futbol oynanmıyor” diye beklentileri yükselttiği UEFA Avrupa Ligi maçında Beşiktaş kendi sahasında sıradan bir takım olan Dinamo Kiev’e 1-4 yenildi. Bu süreç içinde Beşiktaş’ın tarihinde görülmemiş inanılması güç başka olumsuzluklar yaşandı. Beşiktaş, hiç bir anlayışa uymayan bir yöntemle emektar kaptanını kovdu. Beşiktaş’ın teknik direktörü kameraların karşısında, inanılmaz ve edep dışı ifadelerle Beşiktaş’ın taraftarlarına “bilmemneremde değiller, beğenmeyen stada gelmesin, evinde otursun” gibi lafları umursuzca sarf etmeyi kendine hak görebildi. Bunun yanında her şey kötü giderken, Beşiktaş’ın Başkanı “biz dünya takımı kurduk, her kes bizi kıskanıyor” diye bağırıp durmakta.

Öte yandan, ligin ilk yarısında bir çok sıkıntılar yaşayan, Avrupa Kupaları’ndan ve Ziraat Türkiye Kupası’ndan elenen ve ilk yarıyı liderin 9 puan geride bitiren ama ikinci yarıya 4’de 4 galibiyetle başlayan ve rakiplerinin puan kaybı ile lider olma şansını elde etmiş ve şampiyonluğun en büyük adaylarından gösterilen Fenerbahçe. 

Teknik Direktörünün “Yeni Malatya maçı bizim için dip olmuştu. Bu maçtan sonra hepimiz şapkamızı önümüze koyduk.Takım olgusu yükseldi.” Takım Kaptanı Alex’in "özellikle sistemimizdeki belli başlı değişiklikler ve aynı zamanda herkesin kendini vermesi ana değişikliğin sebebidir. Her zaman ben ve takım arkadaşlarımız 'Neyi daha iyi yapabiliriz' diye hocamızla fikir alışverişinde bulunuyoruz. İdman programında hocamızın bize sunduğu değişiklikler takım olarak kendimizi iyi hissetmemizi sağladı ve arkasından sonuçlar da iyi geldi …Yeni Malatyaspor maçını kaybetmemiz hayırlı oldu. O maçı dışardan izledim. Fark ettim ki saha içinde ruhsuz bir takım vardı. Bizim ruhumuzu tekrardan bulmamız, bundan 180 derece farklı bir takım olmamız gerektiğinin ışıklarını kafamızda yakmamız gerekiyordu. Belki biz o maçı 5-0 kazanabilirdik, belki Yeni Malatyaspor farklı kazabilirdi. O mağlubiyet kafamızdaki ışıkları yaktı. Herkes kendini sorgulayarak kendi eksiklerini gördü ve sonra takıma yansıttı. Eksiklerimiz şu anda da var. Fakat o maçtan sonra eksiklerimizi gidermeye başladık'' dediği Fenerbahçe, kış transferi yapmadı. Ama, “grubun birbirine yakınlaşmasını en büyük transfer olarak değerlendiriyorum” diyen Lugano’nun sözlerine itiraz edebilmek mümkün değil.

İşte bir tarafta, değer ve kavram kargaşasına düşmüş, sahada ve saha dışında peşpeşe olumsuzluklar yaşayan bir Beşiktaş ile, diğer tarafta, artık işlerin eskisi gibi gitmeyeceği kafasına “dank” etmiş olan, hatalarını düzeltip, derlenip toparlanmaya çalışan, ikinci yarıda önemli rakiplere karşı peşpeşe başarılı sonuçlar alabilmiş bir Fenerbahçe, derby maçında karşı karşıya geldiler.

Bu tabloya bakınca, maçı Fenarbahçe’nin kazanmış olmasında şaşılacak bir şey yok. Ayrıca, bu maç için, “yeni Fenerbahçe, eski Fenerbahçe’yi yendi !” de denilebilir.

Ama “olsaydı da bulsaydı, bir araya gelseydi …... ” Beşiktaş bu maçı kazanabilir miydi !? Elbet, “Almeyda o golü atabilseydi, penaltı olmasaydı, Alex penaltıyı kaçırsaydı, Ferrari yerine Lugano kırmızı kart görseydi v.b. …” ki bunların hepsi olabilirdi, Beşiktaş bu maçı çok farklı da kazanabilirdi.

Ancak, burada sorgulanması gereken en önemli olgu şu bence : “Beşiktaş Fenerbahçe’yi çok farklı bir sonuçla yenseydi dahi, bu Beşiktaş’ın içinde bulunduğu gerçek durumunu değiştirecek miydi !?”

UYUŞTURUCU YERİNE GERÇEKÇİ TEŞHİS
 
“Her işte bir hayır vardır !” denir. Fenerbahçe için “Yeni Malatyaspor hüsranı” turnusol kağıdı görevi yapmış gibi görünüyor. İşte aynı anlamda Fenerbahçe yenilgisi de, kazanması halinde geçici bir uyuşturucu ile avunularak hastalığın daha da beter hale getirilmesi yerine,  gerçekleri görebilmede Beşiktaşlılar için belki çok daha büyük hayırlara vesile olabilir düşüncesindeyim.