"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

14 Ekim 2010 Perşembe

"USUL" HAKKINDA : Konumuz "FUTBOL" -2



“AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR !” / “AŞIĞIM RENKLERİNE !”


RENKLERİN HUKUKU :

Cumhuriyetimizin kuruluşunda Türkiye Büyük Millet Meclisi vatanımızı temsil eden bu günkü bayrağımızın yerine farklı renklerle ve farklı tasarlanmış bir bayrağı seçmiş olsa idi, o bayrağa da aynı saygı ve sevgi duygularımızı taşımayacak mıydık !?

Elbet aynı duyguları taşıyacaktık ; zira saygı ve sevgi duyduğumuz esas kavram, o bayrak tarafından sembolize edilmiş olan bağımsız vatanımız, o vatanda ortak bir kültürü paylaştığımız, kader birliği yaptığımız vatandaşlarımızdır. Yani yaşamımızdır.

Bayraklar, renkler, sembollerdir. Sevilen, saygı duyulan, “aşık olunan” ya da yerilen ise, o sembollerin temsil ettiği değerli ya da değersiz kavramlarlardır.

“Konumuz Futbol” dan örnek verirsek :

Yıllardır Beşiktaş’ın ilk renklerinin kırmızı – beyaz olduğu, ancak Balkan Savaşı’nın kaybedilmesinin ardından, ölenlerin yası amacıyla siyah-beyaz olarak değiştirildiği söylenir. Bu söylemin doğruluğu tartışmalıdır. Ancak, diyelim ki bu söylem doğru ve siz de o günlerde yaşayan bir Beşiktaş taraftarısınız. “Aşık olduğunuz renkler” değiştirildi diye, taraftarlığınızdan vazgeçer miydiniz ?
Fenerbahçe Spor Klübünün 1907 yılında kuruluşunda, Fenerbahçe Burnu'ndaki deniz fenerinin kulübün amblemi üzerinde büyük etkisi olmuş ve deniz feneri'nden etkilenerek kulüp renkleri sarı-beyaz yapılmış, formalar bu renkte tasarlanmıştır. 1909 yılında ise, renkler sarı – lacivert’e dönüştürülmüştür. Siz bugün bir Fenerbahçe taraftarı iseniz, o günkü renkleri farklı idi diyerek, kulübünüzün kurucularını Fenerbahçeli saymayacak, ya da o dönemi kulübünüzün tarihçesinden çıkartacak mısınız ?

Aynı örnekleri, ilk renkleri önce kırmızı – beyaz, sonra sarı – siyah olan Galatasaray için de vermek mümkün.

Genelde “spordan”, özelde “futboldan” maddi ve / veya manevi çıkarları ayırtedebilir ve kendimizi renk aşkı körlüğünden ya da fetişizminden arındırarak meseleye objektif olarak bakabilmeyi becerebilip de, kulüp yöneticisi, üyesi, taraftarı, spor yazarı v.b. olarak, ruh hallerimize, günün populizminin gereklerine, bireysel arzu ve beklentilerimize göre “desteksiz sallamalar” yerine, doğru ortak referanslara, doğru ortak “mihenk”lere ulaşabiliriz.

Bunu başarabildiğimiz taktirde de, ortak bir lisana kavuşabilmemiz mümkündür.
Bir konuda doğru ortak referanslarlarla, ortak bir lisanı kullanmak, elbet illa ki her konuda mutabakata varmak ve hep aynı düşünsel sonuçlara ulaşmak anlamına gelmez. Ancak bu durum, evvela “kendimizi kendimize karşı anlamlandırabilmemiz” için gerekli olduğu gibi, birbirimizi anlayabilmemizin de ön şartıdır. Öte yandan, objektif ortak bir paydaya, daha da kötüsü “öz”ünden kopuk yanlış sübjektif nitelendirmelere dayalı taraftarlığın, üyeliğin, yöneticiliğin, eleştirmenliğin değerli bir anlamı olabilir mi !?

Bence, temel iki ortak referanstan birincisini “hukuk”, ikincisini de “kimlik” bağlamlarında bulabiliriz.

İşte şimdi bu yazımda meseleyi “hukuk bağlamında” ele almaya çalışacağım. “Kimlik” ise gelecek yazımın konusu olsun. Ardından da “endüstriyel futbol” denilen olgunun, bu iki kavrama olan etkileri gelecek.

I – “HUKUKİ MİHENK / REFERANS” :

“Hukuk”, arapça kökenli bir kelime olup, “haklar” anlamına gelir.

Kavramsal olarak en geniş anlamda değerlendirildiğinde, “hukuk”, evrenin canlı / cansız her parçasının birbirleri olan ilişkisidir.

Bu geniş kapsam içinden pozitif bilimlerin alanlarını ayırtedersek, daha dar anlamda “hukuk”, insanların bireysel ve toplumsal yaşamlarına ilişkin düzenlemeler bütünüdür.

İşte bu bağlamda, dışa vurulan insan iradeleri, oluşturulan yapılar, yapılan çalışmalar ve faaliyetler, ait oldukları hukuki düzenlemeler kapsamında değerlendirilir.

Örneğin, “evlilik” hukuki bir müessesedir. Kadın ile erkeğin, özgür iradeleri ile aktedilen resmi bir sözleşme ile kurulur. Bu müessesenin nasıl kurulacağı, nasıl yürütüleceği, nasıl sonlandırılabileceği ve sonuçlarının neler olacağı hukuken düzenlenmiştir. Bu durumda siz, özgür iradeniz ile akdettiğiniz ve hukuken geçerli bir evlilik sözleşmeşmesinin tarafı iseniz, ya da taraflarının özgür iradeleri ile kurdukları ve hukuken geçerli bu müesseseyi değerlendiren bir üçüncü kişi iseniz, “bana ne özgür iradelerden, hukuki düzenlemelerden, bana göre ….” diye başlayan bir tanım ve değerlendirmeleriniz hiç bir anlam taşımayacaktır.

Keza, “vasiyetname”, bir kimsenin ölümünden sonra yapılmasını istediği şeyleri, bir başka ifade ile o kişinin son arzularını ihtiva eden bir belgedir ve nasıl yapılacağı, hangi şartlarda geçerli olacağı, sonuçları v.s. hukuken düzenlenmiştir. Bu durumda, vefat etmiş olan bir kişinin ortada hukuken geçerli bir vasiyetnamesi mevcut ise, “bana ne kardeşim o vasiyetnameden, merhumun orada yazdığı son arzuları beni bağlamaz, bana göre …” diye bir değerlendirme yapılabilir mi !?

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak bir hukuk formasyonu kapsamında yapılmış ve geçerli bir düzenlemenin, onun hukuğundan soyutlanarak değerlendirilmesinin herhangi bir geçerli ve değerli anlamı olamayacağını belirterek asıl konumuza girelim.

Son yıllarda “şirket” statüsünde kurulan bir kaç istisna hariç, ülkemizdeki spor kulüpleri “dernek” olarak kurulmuşlardır.

“Şirket” de, “dernek” de, hukuken düzenlenmiş / hukuki kavramlardır.

“Şirket”, kişilerin sadece maddi kazanç elde etmek ve paylaşmak amacı ile, maddi veya karşılığı para ile ölçülebilen sermayelerini bir araya getirerek oluşturdukları bir “hükmi şahsiyet / tüzel kişilik”tir.

“Dernek” ise tam tersine, kazanç paylaşma dışında, kanunlarla yasaklanmamış belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, en az yedi gerçek veya tüzel kişinin, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kişi topluluklarıdır.

Dernekler, son yılların nitelendirilmesiyle, “STK – Sivil Toplum Kuruluşları” kategorisinde yer almaktadır.

Sivil toplum kuruluşları (STK’lar) kişilerin, toplumsal farklılaşma temeline dayanarak, bir ortak amacı gerçekleştirmek üzere meydana getirdikleri kuruluşlardır. Bu itibarla STK’lar aidiyet ya da kimlik olgusu için son derece müsait bir zemin teşkil etmektedir.

Yani “şirket”in sermayesi, ortaklarının koyacağı para veya para ile ölçülebilen maddi değerler, amacı da maddi kazanç elde ederek ortakları arasında o kazançları paylaşmak olmasına karşın, “dernek”in sermayesi, kurucularının ve üyelerinin ortak fikir ve idealleri, amacı ise o ortak ideali gerçekleştirmek yolunda çalışmak / faaliyet göstermektir.

Derneğin, “kazanç paylaşımı” amacı olamaz, ; şirketin ise “kazanç paylaşımı” dışında bir amacı olamaz.

Kazanç paylaşımı amacı ile “dernek”, kazanç paylaşımı amacı dışında ise “şirket” kurulamaz.

Dernekler satılamaz, satın alınamaz : şirketler satılabilir, satın alınabilir.

Şirketlerin ortakları, müşterileri, derneklerin ise aynı ortak amaç kapsamında çalışan gönüllü yöneticileri, üyeleri ve sempatizanları / taraftarları vardır.

Derneğin tüzüğü, onun “anayasası”dır. O anayasanın da değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddesi ise “kuruluş amacı”nın yazılı olduğu maddedir.

Derneklerin kuruluşlarında, “ortak amaç” tüzüklerinde açıkça belirtilir. Bu amaç, daha sonra başkaları tarafından değiştirilemez. Oysa, şirketlerin kuruluş ana sözleşmelerinde yazılı olan “amaç ve gayeleri, faaliyet alanları” herhangi bir zamanda, o günkü ortaklarının kararı ile kısmen veya tamamen değiştirilebilir. Örneğin “Yeşilay Cemiyeti”nin “yurdumuzda ahlâkî ve kültürel bir kalkınma atmosferi içinde, içki ve uyuşturucu madde tüketimini, devlet organları ile de iş ve gönül birliği yaparak asgariye indirmektir” olan kuruluş amacının, ileride bir gün, o günkü üyelerinin kararı ile, “içki ve uyuşturucu madde tüketenlere ilave haklar tanınmasını sağlamak üzere çalışmalar yapmak” şeklinde değiştirilebilmesini düşünebilir misiniz !? Ama, bu gün “kutsal din kitapları basımı ve ticareti” ile iştigal eden bir şirketin, yarın bir gün, o günkü ortaklarının kararı ile “din karşıtı fikirleri içeren kitapların basımı ve ticareti” ile iştigal edebilmesine bir engel bulunmamaktadır.

Bu bağlamda, bir derneğin bu günkü veya yarınki yöneticileri, “dernek statüsünde bu derneğin ortak amacına yeterince hizmet edebilmek ya da kazanç paylaşımı olmadan ortak amaca ulaşabilmek mümkün değildir” düşüncesinde iseler, o zaman o derneği kendi konjoktürel düşüncelerine göre devşirmeye çalışmak, bir başka yapıya evirmek yerine, o dernekten ayrılmalı ve kafalarındaki farklı düşünceler kapsamında oluşturacakları başka yapılanmalarda faaliyet göstermelidirler. Zira, “dernek”, kuruluş statüsü içinde ve özgülenen ortak amaç kapsamında gönüllülük esasına dayalı bir çalışma platformu olup, kimsenin malı ya da mülkü değildir. Mevcut statüsü ve/veya durumu itibariyla “derneğin ortak amacını gerçekleştirebilmesi artık mümkün olmaktan çıkmış ise” yapılacak şey, derneğin fesih ve tasfiye edilmesidir. Derneğin nasıl kendiliğinden sona ereceği ya da nasıl fesih ve tasfiye edileceği de, yasal mevzuatta ve derneğin tüzüğünde belirlenmiştir.

Dernek çalışmalarının başarı veya başarısızlık ölçüm ve eleştirilerinin “mihenk”i, yapılan çalışmalar ile “ortak amaç”a ne kadar yaklaşıldığı veya ondan ne kadar uzaklaşıldığıdır. Şirketlerde ise bu “mihenk”, sadece maddi kazancın / kar’ın büyüklüğü ve küçüklüğüdür.

Bu bağlamda, şimdi siz dernek statüsünde faaliyet gösteren bir spor klübüne başkan veya yönetici oldunuz diyelim. Çalışmalarınızın temel mihengi ne olacaktır, bir düşünün !? Bu mihenk, hiç şüphesiz ki, derneğin tüzüğünde yazılı “kuruluş amacı”dır.

O halde, çalışmalarınızın başarılı olup olmadığı neye göre ölçülmeli, övülmeli veya yerilmelidir !? O da hiç şüphesiz, o amacı gerçekleştirmek için neler yaptığınıza veya neler yapmadığınıza göre.

Bir önceki yazımda bahsettiğim, ruh hallerinden arındırılmış “ortak referans”, her şeyden önce, işte, yöneticisi, üyesi, sempatizanı, taraftarı ya da hakkında fikir söyleyeni, yazı yazanı, yorum yapanı olduğumuz o spor klübünün dernek tüzüğünde yazılı olan “amacı”dır.

Ülkemizde “dört büyükler” olarak tanımlanan ve en fazla taraftar gruplarına sahip olan spor kulüpleri “dernek statüsünde” kurulmuş olup halen de “dernek statüsünde” faaliyet göstermektedirler. Peki, bu kulüplerimizin faaliyetlerini, sportif başarı veya başarısızlıklarını, duruma göre öve öve göklere yükselten, duruma göre de yerin dibine batıran taraftarlarından, spor yorumcularından kaç kişisi o kulübün “anayasası” olan “dernek tüzüğü” hakkında bilgi sahibidir !? Sizce, o kulüplerin faaliyetleri, sporcuları, spor müsabakaları hakkında fikir sahibi olduğu iddiasıyla kendinde söz söyleme, yorum yapma hakkını gören kaç kişi, o kulübün neden, niçin ve hangi amaçlarla kurulduğunu bilmektedir !? Peki bunları bilmeyen biri, “neyin tarafı” olduğunu bilmeden “gerçek bir taraftar” olabilir mi !? Ya da o kulübün varoluş amacını temel referans almadan o kulübü olumlu veya olumsuz olarak eleştirme hakkını kendinde görebilen bir “yorumcu”nun yorumları “değerli” olabilir mi !? Nihayet, o kulübü –son derece iyiniyetli dahi olsalalar- tüzüğünde yazılı amaçlarına gore değil de, kendi doğrularına göre yönetmeye çalışan yöneticileri “başarılı” olarak nitelendirilebilir mi !?

Şayet, “bunlar beni ilgilendirmez, ne olursa olsun, ben kulübümün renklerine aşığım” diyor iseniz, zaten bu dünyada neden var olduğunuzu, yaşamın anlamının ne olduğunu, neden yaşadığınızı da sorgulamadan, ama sadece bilinçsizce tüketerek yaşamınızı “at’ın kuyruğundaki” farkı bir takım “yaşam formları” gibi sürdürebilirsiniz. Ama bilmelisiniz ki, bu durumda, hayatınızın her alanında, sadece “aşk’a aşık olmaya çalışmak” dışında, “gerçek ve hakiki” herhangi bir “aşk”ı yaşayabilmeniz mümkün olamayacaktır.

Sonuç olarak, , “aşık” olduğumuzu düşündüğümüz renklerin sembolize ettiği değerlerden bihaber isek, “aşk”ın kör olan gözlerini açamıyor isek, yaşadığımız şey “gerçek, yapıcı, üretici, huzurlu ve mutlu bir aşk” değil, olsa olsa “sahte, yıkıcı, tüketici, marazi tutkularımızdan / histerilerimizden”den ibaret tehlikeli bir “yabancılaşma”dır. Zira, yaşantımızda mevcut herhangi bir kavramı hakiki ve doğru olarak anlamlandıramadığımız taktirde, o kavramla sağlıklı bir ilişki kurabilmek yerine, o kavramların sadece esiri olmaktan başka şansımız bulunmamaktadır.

Aşağıda, dernek statüsünde faaliyet gösteren “dört büyük” spor kulübümüzün tüzüklerinde yazılı olan “amaç maddelerini bilgilerinize sunuyorum.


BEŞİKTAŞ :

Beşiktaş Jimnastik Kulübü, bir spor kulübüdür. Organlardaki bütün görevler parasızdır. Amacı ;
Büyük önder Atatürk'ün hedef gösterdiği doğrultuda "Zeki, çevik ve ahlaklı" sporcular yetiştirmek, sporla amatörce ve izin verilen konularda profesyonelce uğraşmak, taraftarlar, üyeler ve sporcular arasında sevgi ve dayanışmayı kurmak ve geliştirmek, Beşiktaşlılık sevgisini yaymak, tabanı genişletmek, bilinçli taraftar yetiştirmek, Türk sporunun gelişmesine ve milli takımların başarısına katkı sağlamak, Türk sporunu yurt içinde ve dışındaki karşılaşmalarda başarıyla temsil etmek, gençleri spora yöneltmek ve onlara spor yapma olanağı sağlamak, sporcu ile birlikte her kademede spor adamı yetiştirmek, üyelerin sosyal ve kültürel gereksinimlerini karşılamak, üyeleri kulübün tesis ve faaliyetlerinden yararlandırmak, yurtiçinde ve yurtdışında spor karşılaşmalarına katılmak, bu karşılaşmalarda Türk sporunu başarı ile temsil etmek.
Beden Eğitimi ile ilgili her türlü spor ve jimnastik ile amatörce uğraşmak, her spor dalında amatör ruhla sporcular yetiştirmek, üyeler ve sporcular arasında sevgi, saygı ve dayanışma kurmak.
Her çeşit spor gösterisi, sosyal - kültürel etkinlikler, maçlar yarışmalar düzenlemek veya bu tip düzenlemelere katılmak, kulübün sportif faaliyetleri için yasaların ve tüzüğün tanıdığı yetkiler içinde lokal, açık veya kapalı spor tesisleri yapmak, kiralamak veya kiraya vermek; bunları yönetmek ve çalıştırmak, her yaştaki sporcuların çeşitli sporları amatör bir ruhla yapmalarını sağlamak
Sporla ve eğitimle ilgili her dereceden spor okulları ile diğer genel eğitim okulları ve kurumları açmak; profesyonel sporcu, teknik direktör, antrenör, monitör, teknik ve idari personeli kendi bünyesinde veya başka eğitim kurumlarında yetiştirmek, almak, çalıştırmak, kiralamak, mevzuata uygun profesyonel spor şubelerini kurmak, yönetmek ve bu tür kuruluşlara üçüncü gerçek veya tüzel kişilerle birlikte katılmak..
Sportif alanda eğitici ve aydınlatıcı, bunun yanısıra kulübün faaliyetleri hakkında üyelere ve kamu oyuna bilgi veren sürekli yayınlar yapmak.
Üniversiteler dahil olmak üzere eğitim kuruluşları ve dış ülke kulüpleri ile iş birliği yapmak ve bilgi alışverişinde bulunmak spor okulları açmak öz kaynaktan sporcu yetiştirmek, başarılı sporcuları korumak ve bünyesinden yetiştirdiği sporcuların kadrolarında yer almasını sağlamak.
Kulüp'te spor yapmış ve sporu Kulüp'te bırakmış, Kulübü yurtiçinde ve yurtdışında başarıyla temsil etmiş, sporcu iken veya sporu bıraktıktan sonra sağlık veya diğer nedenlerle madden veya manen zor duruma düşmüş sporcularına sahip çıkmak ve bu durumda olanlara gereken ilgiyi gösterip destek sağlamak.

GALATASARAY :

Derneğin Adı ve Merkezi, Amacı, Çalışma Konuları ve Biçimleri

Madde: 1- Galatasaray Lisesi öğrencileri ile bu Tüzük hükümlerine göre üye kaydedilmiş bulunanların sportif gelişmelerini sağlamak, spor eğitimi ve ahlakını geliştirmek ve üyeleri arasında sevgi ve dayanışmayı artırmak amacı ile “Galatasaray Spor Kulübü Derneğiö adında Merkezi İstanbul’da Beyoğlu’nda Hasnun Galip Sokak No: 9-11’ de dernek kurulmuştur. Dernek yukarıdaki amaca ulaşmak için her türlü sporla ilgili faaliyette bulunur. Yarışmalar, gösteriler ve konferans düzenler, kurslar açar ve yapılan yarışmalara katılır, çeşitli spor tesisleri, gerektiğinde profesyonel takımlar kurar, eğitici, yetiştirici ve eğlendirici çalışmalar yapar. Gayrimenkul edinebilip ve gereksiniminden fazlasını satabilir. Derneğin hiçbir yerde şubesi yoktur. Galatasaray Spor Kulübü derneği bu tüzükte “ Dernek" olarak anılacaktır.

FENERBAHÇE :

(1907’deki ilk tüzük maddesi)

Kulübün takip ettiği maksat ve gaye; memlekette terbiye-i bedeniye ve fikriyenin tamimine çalışmak ve şübbân-ı vatanı mübâreze-i hayata ve meşâkk ve esfâr-ı askeriyeye alıştırmaktır.(Kulübün takip ettiği amaç ve gaye; memlekette bedeni ve fikri terbiyenin yayılmasına çalışmak ve vatan gençlerini; vatanın korunmasına, zorluklara ve askeri seferberliklere alıştırmaktır.)

Kulüp bilhassa askeri idmanlar icrası ve milli oyunların tamim ve ıslahı esbabına teşebbüs edecek ve küdâhte tecrübeleri icrasına müsait pavyonlar tesis ve küşâdına çalışacaktır. (Kulüp, özellikle askeri beden eğitimlerin yapımı ve milli oyunların yaygınlaştırılması ve disiplinli bir halde geliştirilmesiyle uğraşacak, ve kaybolan tecrübelerin kazanılmasına uygun “amatör şubeler” kurulması ve açılmasına çalışacaktır.)

(Bugünkü
tüzük maddesi)

Kulübün amacı ; Atatürk’ün gösterdiği hedef ve ilkeler doğrultusunda ; çağdaş yaşama uygun olarak, üyelerin ve sporcuların beden ve ruh sağlığını geliştirecek olanaklar hazırlamak ve onların fizik ve moral eğitimleri ile ilgilenmek, onları Kulübün tesis ve faaliyetlerinden yararlandırmaktır.
Sporun hedefinin bireyler arasında dostluk, barış, sevgi ve kardeşliği geliştirmek olduğu bilinciyle; sporun ulusal düzeyde gelişmesine ve yaygınlaşmasına katkıda bulunmak, sporcu sağlığı ve eğitimi için altyapı tesislerini yaparak Kulübün sporcularını eğitmek ve onlara daha çağdaş koşullar ve olanaklar sağlamak için altyapı, tesis ve sosyal tesisler oluşturmak, onlardaki sportmenlik anlayışının devamını sağlamak, yurtiçinde ve yurtdışında profesyonel ve amatör spor branşlarında müsabakalara katılmaktır.
Kulüp ayrıca; ulusal eğitimimize katkıda bulunmak amacıyla, Kulübün kurduğu veya kuracağı vakıflar eliyle, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre yüksek öğretim ve orta öğretime dayalı eğitim ve öğretim kurumlarının kurulmasına öncülük eder, yardımcı olur.

TRABZONSPOR :

Martıspor, Karadenizgücü ve İdmangücü Spor Kulüplerini içeren Trabzonspor Gençlik ve İdmanocağı Kulüplerinin birleşmesi ile kurulmuştur.
Kamuya Yararlı Dernek olan kulüp, büyük önder Atatürk’ün gösterdiği hedefler doğrultusun da çağdaş spor anlayışını ve ahlakını yaygınlaştıran, olgunlaştıran ve gelişmesini sağlayan her türlü sportif, sosyal, kültürel çalışmaları düzenlemek, düzenlenenlere katılmak, üyelerin fizik ve moral kabiliyetlerini geliştirici çalımalar yapmak, böylece Türk ve Trabzon sporuna ruhsal ve bedensel, sağlıklı ve yetenekli sporcular yetiştirmek ve yasal ölçüler içerisinde üyeler arasındaki her türlü yardımlaşma, dayanışma, birlik ve beraberliği sağlamak amacını güder.

Renklerine aşık olduğumuzu, taraftarı bulunduğumuzu söylediğimiz ya da yorumcu sıfatıyla haklarında yorumlar yaptığımız veya yöneticisi olarak yönettiğimiz “dört büyük” spor kulübümüzün tüzüklerinde “varlık sebepleri” işte böyle belirtiliyor.

Ben bu tüzüklerde, “dernek sadece futbol ile uğraşır ve futbol takımının her yıl şampiyon olmaya çalışması için her yol mübahtır, yönetimleri diledikleri gibi para harcayabilirler, diledikleri gibi transferler yapabilirler …. v.b…” gibi ifadeler değil ama, başka bir çok değerli ilkeler gördüm. Şimdi sizce, acaba bu somut deklarasyonları “mihenk” almak suretiyle ortak bir dil kurarak spor kulüplerimizi anlamlandırabilmemiz, değerlendirebilmemiz, olumlu ya da olumsuz eleştirilerimizi bu hukuk referanslarına göre yapabilmemiz mümkün olur mu, yoksa bu tüzük maddeleri, sırf laf olsun, usul yerini bulsun” diye yazılmış, ya da artık dikkate alınmaması gereken içleri boşalmış, değerlerini artık kaybetmiş anlamsız ifadeler midir !? Bunlar, taraftar olarak bizlerin de ortak değer ve amaçları mı yoksa değil mi !?



11 Ekim 2010 Pazartesi

Ah Nerede Vah Nerede

Spor olarak nitelendirdiğimiz aktivitelerin kültürümüzde çok önemli yerleri vardır. Bir takıma karşı duyulan tutku kültürümüzde insanların kimliklerinin önemli bir parçası olmakla beraber insanlar arasında bir paylaşım noktasıdır. Ülkemizde bulunan  "beyaz Türk" entellerimiz her ne kadar futbolu bir beyin yıkama ve zaman kaybı olarak görselerde, biraz gözlerini açıp genel topluma baktıkları vakit bunun ne kadar doğru olmadığını görebilirler. Futbol, her saniye değişen gündemimizden ve günlük yaşantılarımızda yaşanan zorluklardan bir kaçamaktır bizim için. Tuttuğumuz takımın en ufak başarısı bize en kolay mutlulukları yaşatmakla beraber, olağan bir başarısızlıkta bizi yerin dibine sokabilir. Bahsedilen bu özellikler bir milli kavramla birleşip, Dünya sahnesinde sergilernirse etkileri uzun süre hissedilebilir. Ukrayna'da düzenlenicek 2012 Avrupa Kupası elemelerinde Almanya'ya oynadığımız maç yukarıda bahsedilen nedenlerden dolayı bizim için çok önemli bir futbol müsabakasıydı. Milli maçlar artık kulüp takımlarının maçları kadar ilgi görmüyor ve vatandaşlar izlemiyor diyenleri bir milli maç galibiyeti sonrasında borsada ve tüketimde kırılan rekorlara bir göz atmalarını tavsiye ederim. Eleme maçlarının etkisi bir turnuva maçları kadar olmasa bile etkilerini korumaktadır. Ekonomik etkiler zaman zaman Avrupa'da da görünse bile, ülkemizde bir galibiyet bütün dertlerimizi unutturabiliyor.

Maçın analizine geçmeden önce gerektiğinden fazla konuşulan Mesut Özil konusuna değinmek istiyorum. Öncelikle yazıya ne ekersen onu biçersin demekle başlamak en doğrusu olur. Burada ekilen şey milli takım seçimi yerine maçtan önce Mesut'un yaptığı belirli hataları öne çıkarmak istiyorum. Tartışmaların başladığı nokta hafta başı Mesut'un Hürriyet gazetesine verdiği rapörtaj ile başladı. Burada Mesut'un "Gol atarsam beni vatan haini ilan ederler" cümlesi ekilen şey oldu. İnsan pisikolojisine göz atarsak birine "abi yandaki kızı görsen düşüp bayılırsın ama sakın bakma sevgilisi var!" dersek yapıcağı ilk iş ne pahasına olursa olsun yandaki kıza bakıp kendini Mortal Kombat dövüşüne hazırlamak olur. Mesut'un bu cümlesinden öncesine bakarsak hiç bir yerde vatan hainliği, yada gol atarsa ne olucak soruları yazmıyordu. Mesut böyle bir cümle sarf ettikten sonra insanlar "Mesut" ve "vatan hainliği" kelimelerini bağdaşlaştırmaya başladılar. Sonuç olarak gurur duymamız gerektiği yerde 60 dakika Türk kökenli bir futbolcu ıslıklanmış oldu. Buna benzer bir tabloyla 2008 Avrupa Kupası  grup maçlarında İsviçre'yle oynadığımız maçta karşılaşmıştık. Kadrosunda 3 tane Türk asıllı futbolcu bulunduran İsviçre milli takımında Hakan Yakın gol atmıştı ve sevinmemişti, kimsede ne maçtan önce nede sonra bir tepki koymamıştı. Tabiili iki maçın sonuçları ve ortamı çok farklıydı, fakat millet olarak bu tür şeylere alışık olduğumuzu ve Mesut'un kendisi maçtan önce bu cümleyi sarf etmeseydi tepkilerin daha az olucağından yanayım. Mesut'u eleştireceğimiz yerine neden kendi Mesut'larımızı yetiştiremediğimizi ve belkide daha bile önemli olan Özil ailesini baştan nasıl kaybettiğimizi sorgularsak esas sorunları çözmeye başlayabiliriz. Mesut'un bir cümlesinde "futbol basit bir oyundur, taraftarlar buna bir oyun olarak bakmalılar" demiş. Her ne kadar Mesut bu sözleri iyi niyetle söylesede kendisine Simon Kuper'in ağızından "Futbol asla sadece futbol değildir" demek isterim, hele Türkiye'de asla sadece bir oyun değildir ve olamaz.

Gittikçe sanatın bir barınağı olmaktan çıkan ve bir kapitalist para makinesi olmaya başlayan Hollywood'un en gözde ürünlerinden biri Amerikan Futbolu filmleridir. İri yarı obeziteyle boğuşan adamların tayt giyip bir birlerinin üstüne atladığı bu "spor" olarak nitelendirilen aktiviteden Hollywood bir çok uyduruk senaryo çıkarmıştır. Bu senaryolardan bir tanesinin ismi "The Replacements" adlı bir filim oldu. Filimde yönetim ile sıkıntılarından dolayı takımın profösyonel oyuncuları takımı bırakır ve greve başlarlar. Bunun üzerine yöneticiler ne kadar dışlanmış, yedek kalmış, küçükken bir yeri kırılıpta takıma girememiş, yetenekli olup fırsat bulamayan adam varsa toplarlar ve bu takımla (her zaman ki gibi) mucizeler yaratıp şampiyon olurlar. Guus Hiddink'in kadro seçimi bu filmin senaryosunu aratmiycak bir seçim oldu. Teknik direktör seçimlerine her zaman saygı gösterilmesi gerekir, her teknik adam hata yapar ve bir maçta kesinlikle yerden yere vurulmaması lazımdır. Fakat her şeyde olduğu gibi futbolda da belirli temel kurallar vardır. Bir milli takıma çağırılan oyuncular kulüp takımlarında en az ilk 18de olup maçların çoğunda oynamaları gerekir. Milli takımın bir rehabilitasyon merkezi yerine, bir ülkenin mevcut en iyi oyuncularının ülkeyi temsilen bir araya gelmesinden oluşması gerekir. Oyuncuları kazanmak kulüp takımlarının görevidir ve asla milli takımın görevi olmaması gerekir. Örneğin Alman mili takımına bakarsak takımları çok başarılı olmasa bile hepsi aktif ve fiziksel özellikleri yüksek oyunculardan kuruludur. Fakat bizim sahaya sürdüğümüz ilk on bire bakarsak tam tersine bazı maçlarda kendi takımlarında 18 kişilik kadroya bile alınamiyan oyuncular görmemiz mümkündür. Bizim kalitemiz böyle, kim geçerse takımın başına en fazla iki üç kişi değiştirir diyen zihniyetlere üç büyüklerin oynadığı maçların dışında ki maçları izlemelerini tavsiye ederim. Şu anda fiziksel olarak hazır ve bir Almanya'ya karşı çok iyi mücadele verebilecek 11 futbolcu çıkar ligimizden (Necip,Volkan Şen, Turgay, Ali Tandoğan, Mustafa Yumlu,Hasan Ali Kaldırım, Özgür Çek, Hakan Özmert, Mehmet Topal). Bir ligin son şampiyonundan sadece iki kişi çağırılıp biri ilk on birde oynuyorsa sorunun temeli burdadır zaten. Nuri Şahini defansın orta sahasında oynatan zihniyette oyuncusunu tanımıyordur yada verim almak istemiyordur.

Hiddink'in söylediklerine bakılırsa Mart ayına kadar yeni bir takım kurulucak ve esas devrim o zaman görülecekmiş. Devrimin illa uzun bir sürede yapılmak zorunluluğu yoktur. Bunu ispatlamak için Afrika'da düzenlenen Dünya Kupasın'dan sonra Fransa milli takımının devrimini ve arkasından yakaladıkları başarıları ortaya koymak isterim. Fransa izliyenlerin bildiği gibi Kupada Dünya'ya rezil olduktan sonra teknik direktörleri Domenech'in yerine Laurent Blanc'ı getirip kadrolarında bulunan oyuncuların hemen hemen hepsinin yerine genç oyuncuları getirdiler. Sonuçta Fransa şu ana kadar kolay olmayan Bosna ve Romanya maçlarını başarıyla kazanmış durumda. Hiddink'ten aslında bu tür bir devrim beklerken yerine Fatih Terim zamanından kalma mantaliteyle maçlara çıkıyoruz ve istediklerimizi yapamıyoruz. Hiddink'in bu korku dolu günü kurtarma üzerine kurulu yaklaşımının sorumluları 2012'ye ne olursa olsun götür gerisini boşver mantalitesiyle yaklaşan Federasyon'dan başkası değildir. Korkunun ecele faydasının olmadığını Alman'ların üstüne gidip biraz pres yaptığımızda gördük. Maç hakkında son söz olarak tabiiki bir Dünya Üçüncüsü takıma karşı oynadık ve yenilmemiz doğal, fakat sormak istediğim şey Almanya bir Dünya Üçüncüsü olarak oynadı mı? Löw'ün maçtan önce demeçlerinden ve maç esnasında ki heyecanlı görümününden her zaman olduğu gibi yabancıların bizi bizden daha güçlü gördüklerini görebiliyoruz. Cevapları dışarılarda aramak yerine kendi içimize baktığımız günler ve kendi güzelliklerimizi bir durupta anladığımız günler (koro halinde) Ah Nerede Vah Nerede?

7 Ekim 2010 Perşembe

Florya Testere Katliamı

Korku filmleri izleyiciyinin adrenalini arttırır ve vücüdun aşırı gerilimden kasılmasını sağlar. Bu tür filmleri sevenler genelde heyecanı ve gerilimi seven insanlardır, anlatılan hikayedeki ana karakter ile empati kurup kendilerini aynı korkunç durumlarda hayal ederler (tabii her ne kadar korkmayı sevmesede her erkeğin evinde belirli nedenlerden dolayı en korkunçundan bir korku filmi mevcuttur). Bu tarz filmlerin hikaye formatında belirli uygulanan bir akışı vardır. Zaten en çok korktuğumuz, en çok gerildiğimiz filmlerden etkilenmemizin nedeni bu formatın başarıyla uygalanmasıdır. En başta hormonları kontrelden çıkmış, Bebek parkından geçen mini etekleri izleyen gençlerden bile papaz çıkartabilecek genç bir grup vardır. Her zaman bu genç grupların 20-30 yaş gruplarında olmalarıda hem korku filmlerini izleyen hedef kitlenin bu yaş grubunun olması, hem de bu yaş gruplarının daha kolay empati kurabilmeleri içindir. Sonuçta mutasyona uğramış sapık saldırganlara karşı Arnold ve Steven Seagal olsa, korku filminden gelmiş geçmiş en çılgın komedi filmine dönüşürdü (Steven Seagal abimizin zombileri teker teker saç tokasıyla öldürdüğünü ve Arnold amcanında sert bakışlarıyla zombilere harakiri yaptırdığını düşünün). Korku filmlerinde bulunan gençlik gruplarında öldürülme sırasıyla 5 farklı karakter vardır:

1) Esmer pazılı grup lideri: her zaman en iyisini yapar ve her türlü zombi,vampir,öcü,yaratık,deliye karşı gelebilecek güçtedir. Bu özellikleri yüzünden ilk öldürülen kişi bu karakter olur (İlginç olan bu karakterin en basit şekilde öldürülmesidir).

2) Sarışın mavi gözlü kız: Dünya'dan haberi olmayan hatta Dünya'nın bile bir saç spreyi markası olduğunu zanneden, bikini giyen bir kızı bile kapalı gösteren giyimlere sahiptir. Güzel ve çekici olduğu için sonlara doğru öldürülür, bir ayıdan daha güçlü ve bir çitadan daha hızlı olan korkunç karakterler nedense bu narin kızımızı asla yakalayamazlar. Filmin sonuna doğru yakalanıp öldürüldüğünde seyirciler zevkten çıldırırlar.

3) Sarışın mavı gözlü kızın erkek versiyonu sevgilisi.

4)Esmer kıza kesik ezik şişman: Her zaman yüzünde sivilceler olur. Hikaye akışında ne olursa olsun şaşkınlıkla ve korku içinde tepkiler verir. Filmden çok gerilen izleyicilere ara vermek amaçlı yaratılmıştır ve hayatta kalma mücadelesinde hiç bir katkısı olmamakla beraber kendisi yüzünden en az iki kişi ölmüştür. Esmer kıza kesiktir fakat kendi ezikliğine ve Where is Waldo gözlüklerinin arkasına saklanarak filmin sonuna doğru sevdiği kız için kendini feda eder. Bu karakter öldüğünde seyirci önce bir üzülür, sonra bu saçma karakterden kurtuldukları için kendinden geçer.

5) Esmer pazılı erkeğin kız versiyonu sevgilisi: Hollywood filmi ise sonunda bütün kötüleri öldürüp kucağında kurtardığı bebekle kanlar içinde kaçar, Rus filmi ise kurtuluşun olamayacağını anlayıp kapının arkasındaki yaratık içeriye girmeden hazin sonuna kendini hazırlar, Fransız filmi ise filimde ne kadar pisikopat, deli, öcü, hortlak, büyücü, zombi, vampir, manyak, Nuri Alço, mutant varsa sevişir.

Bu kadar derin korku filimleri analizine girmemin sebebi aynı hikaye formatını bu sene Galatasaray'da görüyorum. Rijkaard tartışmaları ve hayretler edici iki sene üst üste aynı hataların yapıldığı plansızlıklardan bahsetmek istemiyorum. Bunun yerine Galatasaray'daki mevcut durumun tam bir Florya testere katliamını andırdığı hakkında yazıcam. Yukarıda bahsedilen hikaye daha korkunç olsun diye öldürülen ve asla yerini alabilecek birinin olmaması sarı kırmızılı ekipde Arda sakatlandıktan sonra başladı. Her takımın bir yıldızı ve en fazla sorumluluğun düştüğü bir futbolcu vardır, fakat bu futbolcu sakatlandıktan sonra bu kadar atak yollarında ve duran top kullanımlarında (Sabri'nin tek kişilik baraja topu nişanlaması)  bu kadar zorlanmamalı. Galatasaray ligin 7inci haftası itibariyle en çok korner kullanan takim, fakat Arda sakatlandıktan sonra kornerlerden hiç bir gol kaydedemediğini görüyoruz. Arda'nın görevini üstlenicek kimsenin olmaması ve onun yerini doldurması için alınan futbolcuların formsuz ve isteksiz oluşlarında teknik kadronun büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. Takım içinde en önemli unsur sorumluluk alan futbolcuların sorumluluk almaktan korkan futbolculardan daha fazlası olmasıdır. Fenerbahçe'nin Alex oyundan çıktıktan sonra geriye çekilip ileri alanda top tutamamasının nedeni ileride top tutup sorumluluk alıcak istikrarlı futbolcularının olmamasındandır. Beşiktaş bu sene Guti, Quaresma ve Schusterin son senelerde Türkiye'ye gelen yabancı teknik direktörlerin arasında en çabuk uyum sağlayıp takımın kimyasını geliştiren  performansıyla beraber sorumluluk alan futbolcularıda arttırdı. Beşiktaş Sergen'in emekliliğinden beri doğru bir 10 numara bulamadıkları için istikrarlı bir sorumluluk alan futbolcuları bu seneye kadar hemen hemen hiç olmadı. 2003 - 2008 seneleri arasında yakaladıkları iki şampiyonluğun arasındaki 4 senelik zamanda ligde birinci sırada yer almalarının seyrek olmasının nedenlerinden en önemli unsur budur.

Arda'dan sonra Milan Baros'da sakatlıklığa kurban düştükten sonra geçen senede görüldüğü gibi takımda çok ciddi gol sıkıntıları yaşanmaya başlandı. Geçen sezon taraftar korkusundan yarım sezonda takımın en fazla gol atan oyuncusu Shabani Nonda'yı gönderip artık dörtüncü baharını yaşamakta olan Kewell'a güvenmenin etkileri hala hissedilmekte. Transfer döneminde daha önce hiç süper lig maçı oynamamış Mehmet Badtal'ı tek forvet Milan Baros'un yedeği olarak alınması ve Baros gibi sık sakatlanan bir futbolcuya bu kadar güvenilmesi bir faciya niteliğinde. Bir sigorta şirketi sezon öncesinde Galtasaray'ı değerlendirse işin içinden çıkamazdı. Misimovic, Pino ve İnsua transferleri isim olarak belirli takımlara katkı sağlıyabilirler, fakat Galatasaray'da sırf günü kurtarma ve taraftar tepkisini azaltma amaçlı transfer edildikleri için bu futbolculardan bir katkı beklemek gerçekçi olmaz. Takımın içinde çok az bulunan güçlü ve sorumluluk alan futbolcular teker teker sakatlık katiline kurban düştükçe takımdaki gerilim oldukça artmakta, fakat sonunda küçük bebeği kurtarıcak cesur bir kahramanın çıkacağına inanmak çok zor.

(Rijkaard konusunda tek bir cümle daha yazmak istiyorum. Hollanda'nın hırçın çocuğu (1990 Dünya Kupasın'da Hollanda - Almanya maçında Rudi Völler'in suratına tükürdükten sonra bu lakabı almıştı) Galatarasay'a geldiğinden beri hiç bir futbolcu performansını geliştirememekle beraber bir çok futbolcuda gerileme olduğunu görüyoruz.)

6 Ekim 2010 Çarşamba

Matam Prensi

Doğu Avrupa ve İspanya sahillerinden gelen öldürücü mikroplar yüzünden uzun süredir gol yollarında iltihap bulunan Fenerbahçe Fransa'nın lider ilaç firmasının, Senegal'in Matam kasabasında bulunan özel Niang bitkisinden yaptığı antibiotik ilacı ile sağlığına kavuşmayı başardı. Matam Senegal'in Senegal nehirinin kıyısında bulunan, pek çok kum fırtınalarına marus kalan 200,000 kişilik küçük bir kasaba. Matam kasabasının sokaklarından İstanbul'un en büyük stadlarında top koşturan Mamadou Niang Fenerbahçe'nin adeta ilacı olmuş durumda. Galatasary gibi Fenerbahçe'nin de uzun süredir forvet sıkıntısı çektiği bir gerçek. Herşeye rağmen Fenerbahçe'ye gelen yabancı teknik direktörlerin ne olursa olsun Semih'i tercih etmemelerinin nedenini sadece yabancı hayranlığına bırakmamak gerektiğini düşünüyorum.Bu kadar beceriksiz ve kötü formda santraforlar varken yinede hiç bir teknik adamın Semih'i tercih etmemesinin nedeni aynı zamanda oyuncunun antrenmanlardaki performansı ve hocalara verdiği güven olabilir.

Gündeme bakarsak genelde seyirciye yönelik bir oyun sergilediği için Quaresma ligimizde en çok bahsedilen futbolcu diyebiliriz. Fakat rakamlara bakarsak aslında Niang'ın takımına Q7den daha fazla katkıda bulunduğu gerçeğinide görmüş oluruz. Niang oynadığı 7 maçda (6sı ilk onbir olmak üzere) tam 7 gol atıp şu anda gol kralığında bulunmakta, Q7 ise oynadığı 14 resmi maçta 4 gol atmış bulunuyor. Mamadou aynı zamanda kariyerinin en uzun dönemini Fransa'da geçirirmekle beraber, önceleri sağ kanatta görev alıp sonradan santrafor mevkisine geçen bir futbolcu. Bu kadar kısa dönemde gollerini atmaya başlaması alışma döneminin doğru bir kafa yapısıyla ne kadar az olabileceğininde bir göstergesidir.  Alex bir takımda varken 90 yaşındaki dedem bile sokağın köşesindeki bakkala gidermiş gibi yapıp bir Ümit Karan Süpermen uçuş kafasıyla gol atabilir diye düşünüyorum. Fenerbahçe'liler uzun süre peşinden koşulup gelmiyen Asamoah Gyan'ın Sunderland'deki gol kaçırma şovlarını gördükten sonra uzun bir "Oh" çekebilirler.

Son iki senedir İngiltere ve diğer önde gelen Avrupa liglerinde uygulamaya konulan kontratlı futbolcu sınırlamasından sonra ligimizde daha önce görmediğimiz fazlalıkta Avrupa'dan futolcular görmeye başladık. Geçtiğimiz iki senede Giovanni Dos Santos, Lucas Neil, Harry Kewell, Daniel Guiza, Quaresma, Yobo, Misimovic, Stoch, Dia, Guti ve Niang gibi futbolcuların hepsi Avrupa'nın önde gelen kulüplerinden geldiler. Eskiden en fazla ikinci sınıf Doğu Avrupalı futbolcuları getirebilirken artık Avrupa gol kralları ve kupalar kaldırmış futbolcular gelmekte liglerimize. Bir de liglerinde ilk on birde oyniyan ve aktif olan futbolcuların transferlerini arttırabilirsek kalitemizi ikiye katlarız  Çoğu konuda olduğu gibi bir adım geri atıp ülkemizdeki futbolun geldiği konuma bakarsak ne kadar ilerlediğimizi görebiliriz.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Kocaman bir I am Legend

Matematik ve rakamlar istek de istemesek de hayatımızın en önemli parçaların dan biridir. Farklı kültürler de bu rakamların uğurlu ya da uğursuz oldukları kan davasına kadar gidebilir. Örneğin sekiz numarası Çin kültürün de şans ve uğuru temsil eder. Çin'lilerin inanışlarına göre sekiz rakamını ikiye bölürseniz iki eşit daire ye bölünürerek eşitliği ve denge yi gösterir. Ayrıca sekiz rakamı Çın'ce de "Ba" olarak telaffuz edilir ve aynı lisan da zenginlik olarak anlaşılan "Fa" kelimesine çok benzer. İş yerleri adreslerini ve telefon numaraların da sekiz rakamı olması için ciddi yatırımlar yaparlar. Aynı zaman da bireysel olarak son dört rakamı sekiz le biten bir telefon numarası geçen sene 2,000 Euro'ya satılmıştı. Bu düşünce yapısında Fa notasının fazla bulunduğu melodilerinde tercih edilmesi de çokda şaşırtmamalı. Günümüze gelirsek Fenerbahçe için uğurlu rakamın altı rakamı olduğuda Kasımpaşa maçında kanıtlanmıştır. Takım özellikle Avupa'da aldığı kötü sonuçlardan sonra karamsar bir tablo çizmeye başlamışken Fenerbahçe'nin ruhunu yine en kötü zamanda GS ruhunun bulunduğu Ali Samiyen uyandırmıştır.

Fenerbahçe'nin almış olduğu farklı galibiyetler elbette güzel, fakat takımın kimyasında ve yardımlaşmada bazı sorunları da görmemek mümkün değil. Futbolcuların maç sırasında ve gol sonralarındaki davranışlarından takım içerisinde küçük gurupların olduğunu bir gerçek. Amerikan gençlik filmlerindeki liselerde de görebildiğimiz bu guruplaşmaların benzerlerini Fenerbahçe'de görüyoruz. Örneğin lise ortamında hep hocanın beğenisini kazanmaya çalışan, kendi notunu kurtarıp hep ön sırada oturan öğrenciler olur. Bu hoca yağcısı öğrenciler arasında her ortamda görülen, şişmanın yanında daha güzel gözükmek istiyen anti-şişman bir kız bulabiliriz (Burada nasıl Guti,Alex ve Yattara gibi isimler adeta bir sanatçı gibi futbol oynuyorsa, Ankara'lı Turgut'un hit bestesi olan I am sorry şarkısını söylermişcesine sahada oyniyan anti-sanatçı futbolcular bulmakda mümkün). Sınıfın arka sıradaki abisi genelde en az iki sene sınıfta kalmış, son yazmaya çalıştığı kız mesajına cevap vermediği için sinirini çıkarıcak yer arıyan, en son bir hafta önce traş olmuş ve bu pis sakallarıyla bütün okula arka sıralardan dehşet saçan, sınıfın kendi kendini reisi ilan etmis öğrencisidir. Bu tür kabadayı ve sınıfın ağır ağabeyleri konumundakiler minibüslerin abisi konumundadırlar ve sırf kendi egolarını tatmin etmek için kendinden güçsüz gördüğü okula yeni gelmiş öğrencilere terör estirirler. Bunların hepsinin arasında bütün guruplara kendini kabul ettirmek isteyen fakat kendi ezikliğine çoktan yenilmiş ana baba hatırına okula alınmış sempatik karakterlerde yok değil. Bu öğrenciler nerede kendiyle alakasız bir gol sevinci, bir foul itirazı, bir duran topta esanında çakma Cristiano Ronaldo duruşu varsa yapıp ortadan kaybolurlar. Genelde okul bittikten sonra yıllıklara bakıldığında bütün fotoğraflarda arka plandadırlar, fakat kimse bu esrarengiz ve bütün sene boyunca hiç bir şey yapmamış çocuğu tanıyamaz.

Gelelim sınıfın hocası Aykut hocaya. Kenardaki yüz ifadesinden takımı sekizinci golü atsa bile hiç bir şekilde taviz vermeyen Aykut hocanın Kel Mahmut'u bile çırak çıkarıcak bir hali oluyor. Bir kaç sene önce sinemalarda oyniyan Will Smith'in baş rol oynadığı I am Legend filminde ana karakterimiz New York'ta tek başına yaşamaktadır. Geceleri mutasyona uğramış şehir sakinleri ortaya çıkıp kendisini super seçim bir hamburger menüsüne çevirmek istedikleri için eve kapanır ve sadece gündüzleri köpeğini gezdirir. Filmin bir sahnesinde hayatta kalmayı başaran bir çocuk ve kadınla tanıştığında insanlarla ilişki kurmayı o kadar unutmuşturki hangi reaksiyonları ne zaman vericeğini bilemeyen bir hal almıştır. Aykut hoca bana bu durumdaki bir adamı anlatıyor. Sanki kenarda Albert Camus'un yabancısını ya da Castaway filminde en iyi arkadaşı voleybol topu olan Wilson'la ıssız bir ada da kalmış Tom Hanks'i oynarmışcasına reaksiyonlarını anlamak mümkün değil...