"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

21 Kasım 2010 Pazar

Marsyas'ın Not Defteri 21.11.2010

Trabzonspor 0 – Eskişehirspor 0

Ligin en iyi futbolunu oynayan ve hakkıyla liderliği yakalamış karadeniz fırtınası bu maç için açık ara favoriydi. Son 6 maçını kazanarak forvet hattının ne kadar etkili olduğunu Hiddink’e de kanıtlayan Şenol hocaya şapka çıkartmak lazım. Maçta beklenmedik en önemli unsurlardan biri Bülent hocanın kısa bir sürede Sivasspor zamanlarını hatırlatan etkili defans oyununu Eskişehir’e kazandırabilmesiydi. Çoğunlukla Trabzonspor’un baskılı oyunuyla geçen maçta milli takıma giden Burak, Engin ve Umut gibi oyuncuların form düşüklüğü yaşamasından bütün yükün Jaja’nın omuzlarına bindiğini ve bu oyuncunun 75. dakikadan sonra oyundan düşdüğünü izledik. Şenol hocanın şapka çıkartılacak başka başarısı Dirty Dozen filminde olduğu gibi sabıkalı oyunculardan çok etkili performans alabilmesi. Engin Baytar ve Burak Yılmaz gibi oyunculardan verim alabilmek ve milli takıma kadar yükseltebilmek gerçekten çok zor bir başarı. Fakat nitekim Engin’i oyundan çıkarırken bazı şeylerin hiç bir zaman değişmiyeceğini görüyoruz. Maçın son 10 dakikası gerçekten seyir zevki açısından çok güzel ve pozisyon dolu geçti. Aynı Inception filminde ki gibi maçın son 10 dakikası, 1 saat geçmiş gibi hissettirdi. Şu andaki tabloya bakılırsa ligimizin açık ara en iyi futbolunu Trabzonspor oynamakta.

Öne Çıkanlar: Jaja, Onur, İvesa, Sezer

Kayserispor 0 – Galatasaray 0

5 eksiğine rağmen kendi sahasında yenilmeyen Kayserispor hiç şüphesiz maçın favorisiydi. Şota’nın gelişiyle Kayserispor geçen sezon Tolunay hocayla yakaladığı istikrarlı oyununun üstüne ofansif anlamda çok iyi transferler yaparak ligin en etkili takımlarından biri haline gelmiş durumda. Genellikle sol kanattan Mehmet Eren ve Hasan Ali ile Galatasaray defansını zorlayan Kayseri, sağ kanatınıda geliştirirse şampiyonluk yarışını ligin sonuna kadar sürdürecektir. Takımın sezon başında en etkili oyuncusu olan Cangele’yi sakatlıktan kaybetmesine rağmen, oyunundan hiç taviz vermemesini üç büyüklerin örnek almaları lazım. Arda, Alex ve Guti oynamadığı zamanlar üç büyükler ciddi anlamda gol bulmakta sıkıntı çekiyor.

İki takım içinde maç çoğunlukla uzaktan şut duellolarıyla geçti. Özellikle Galatasaray’ın defansında Servet’in çalım yemek anlamında kendine güvenini yitirdiğini ve Kayseri’nin forvet oyuncularını geride bekleyip şut atmalarına izin verdiğini gördük. Maç boyunca Hakan Balta’nın takım arkadaşlarına karşı hareketleri ve Ayhan ile yaşadığı tartışma, Fenerbahçe’nin 2002-2003 sezonunda 6. bitirdiği seneyi hatırlattı. Bir birlerine karşı bu kadar sinirli ve agrasif olan oyuncularla kurulu bir takımdan her hangi bir kimya ya da yardımlaşma aramak gerçekçi olmaz. Elano oyundan çıkarken soyunma odasına gitmesini sanki hayati tehlike varmış gibi önleyen idari menajerin hareketlerinden sonra takım içindeki durumun ne kadar vahim olduğu anlaşılıyor.

Galatasaray bu sezon fiziksel gücünün yetersizliğinden sadece 20 dakika baskılı oynaya biliyor. Bu 20 dakika içinde gol bulamadığı takdirde, özellikle 70. dakikadan sonra oyundan düşüyor ve gol yemeye çok müsait bir takım haline düşüyor. Özellikle oyunun ilerliyen dakikalarında 4-5-1’e geçip, maçı kendi sahasında kabul ederse Galatasaray en kötü beraberliği koruyabilir. Galatasaray’ın takım olarak ne kadar etkisiz olduğunu kalesinde gördüğü 17 gol ve Baros’un yokluğunda attığı 8 gol ile ligin 10. sırasında bulunduğunu görüyoruz. Artık üç büyüklerin “kazanamıyorsan kaybetmeyeceksin” mantalitesine girmeleri şart. Bursaspor bunu iki sezondur çok başarılı bir şekilde uyguluyor. Hagi’nin gelmesiyle takımın her şeye rağmen bazı konularda kendisine gelmeye başladığını görebiliriz. Elano gibi bir futbolcuyu tamamiylen silen Rijkaard’dan sonra Hagi döneminde bu oyuncunun Galatasaray’ın en etkili gol silahı olduğunu görüyoruz. Misimovic olayının perde arkası tam anlamıyla bilinmediği için yorum yapmak zor. Fakat Galatasary’ın bu maçta daha dirençli olduğunu ve Misimovic’i hiç aramadığını söyliyebiliriz. Hagi ve Tugay maçın ilerleyen dakikalarında oyuna hamle yapmada kendilerini geliştirirlerse takıma çok daha fazla verimli olabilirler. Son olarak maçın ilk yarısında sahalarda görmeye alışık olmadığımız bir pozisyonla karşılaştık. Elano’nun korner atışında top direkten döndü ve Elano’ya kimseye çarpmadan geri geldiği için kural ihlalinden top Kayseri’ye geçti. Bu pozisyon hiç şüphesiz futbolculuk hayatında kornerlerden bir çok gol atan Mustafa Denizli hocayı hatırlattı.

Öne Çıkanlar: Hasan Ali, Zalayeta, Mehmet Eren, Elano, Ali Turan, Barış

Avrupa’dan Notlar:

  • İnter’in Chievo deplasmanında puan kayıplarına devam etmesi ve Benitez altında gittikçe geçen seneki Liverpool’a benzemesi.

ONUN ARABASI VAR ...




Geçen yazılarımdan birinde “Bernd Schuster nihayet anladı !” demiştim, yanılmışım. Lacorte haklı imiş, hoca birşeyler anlamış ama, hocanın ne anladığını ben yanlış anlamışım meğer !

Onun altındakinin en fazla bir kaç lastiği ederine toplanmış 60 model arabalar, son model spor arabasını sollayıp sollayıp geçtikçe, koca hoca haklı olarak sinirleniyor. Üstelik o, diğer bütün şöförlerden de çok daha yakışıklı !

Ey münasebetsiz kendini bilmezler, derhal titreyip kendinize geliniz ve bu en büyük, en yakışıklı hocanın en güzel arabasını gördüğünüzde, o külüstür arabalarınızı hemen sağa çekip, saygı ile yol veriniz !

Yoksa sizin ne haddinize onunla aşık atmak !? Zira, “onun arabası var, güzel mi güzel, şöförü de var güzel mi güzel, bastı mı gaza gider mi gider !” Tamam mı !?

(Bu şarkının ‘maalesef ruhu yok, onun için hiç mi hiç şansı yok’ sözleri, Alman hoca tarafından asla anlaşılamayacağından, kadro dışı bırakılmıştır)

Bip bip bip biiiippp ! Savulun gafiller, son model hoca geliyooorrrr !!!

20 Kasım 2010 Cumartesi

Marsyas'ın Not Defteri 20.11.2010

Manisaspor 0 – Bursaspor 2

Manisaspor Hikmet Karaman yönetiminde yakaladıkları başarıyı kendi sahasında oynadığı Bursa maçıyla devam ettirmek istiyordu. Özellikle Trabzonspor, Beşiktaş ve Galatasaray'a karşı aldıkları galibiyetlerle büyük takımlara karşı ne kadar etkili kontra atak futbolu oynadığını göstermiş oldu. Manisaspor’un 13 haftadır oynadığı maçlara bakarsak genellikle Sivasspor ve Gençlerbirliği gibi zayıf ekiplere karşı açık futbol oynadıkları için mağlup olduklarını görüyoruz. Isaac, Simpson, Makakula ve Kalabane gibi süratli ve etkili top taşıyan oyunculara sahip olduğu için her maça bu oyunculara dayalı bir kontra atak sistemiyle çıkarsa, Manisa her zaman zorlu bir deplasman olucaktır. Geçen sene İnter’in Eto – Milito – Sneijder – Stankovic gibi futbolcular ile Şampiyonlar Ligini kazanmasında en büyük etkenlerden biri çok etkili kontra ataklarla kendi sahalarından çıkmalarıydı; Manisa’nın İnter’i bu konuda örnek alması gerek. Bursaspor’a dönersek, geçen hafta oynanan Trabzonspor maçıyla son 9 maçında puan kaybettikten sonra bu maçta sezon başındaki performansını hatırlattı. Bursa, özellikle üç büyüklerde son senelerde göremediğimiz, takım içi yardımlaşma ve disiplini kötü oynadığı maçlarda dahi yakalamış durumda. Geçen sene kazanılan şampiyonlukta büyük pay sahibi olan Volkan Şen ve kendisini Avrupa’ya hazırlayan Sercan Yıldırım’ın eksikliğinde Ozan İpek ve Turgay’ın üstün performanslarını izledik. Ertuğrul hoca özellikle Simpson’u ve İsaac’ı orta saha presleri ve baskılı oyunuyla çok iyi etkisiz hale getirmeyi başardı ve Manisa’nın en önemli gol yollarını kesmiş oldu. Bursaspor’un ayrı bir özelliği çok yönlü saldırarak rakip defansı maç boyunca zorlaması. Her iki kanattan ve ortadan rakip kaleye gitmeye çalıştıkları için, eninde sonunda birinin kafasına çarpıp yada şans eseri boşta kalan topları gole çevire biliyorlar. Futbolda şans faktörünün olduğu bir gerçek ve ne kadar pozisyon üretirseniz, kendi becerinizle gol atamasanız bile, bir pozisyonda şans sizin tarafınızda olur ve gol atabilirsiniz. Manisa’nın Bursa’ya karşı açık oyunu ve Bursa’nın çok yönlü atakları Bursa için 2 farklı galibiyeti getirmiş oldu.
Öne Çıkanlar: Ozan İpek, Battalla, Ergiç, Turgay

Beşiktaş 2 – Konyaspor 2

Üç büyüklerin kan kayıpları devam etmekte ve basında bayram yapmakta. Cumartesi ligimizi süsleyen bu maçta yaşanan drama Öyle Geçer Bir Zaman Ki ve Fatma Gül’ün Suçu Ne? dizilerinde bile az bulunurdu. Lider Trabzonspor ile 9 puan farkı olan ve 6. sırada yer alan Beşiktaş’ın bütün sezondur yaşadığı sorunların devamını izledik. Öncelikle her ne kadar Quaresma çoğunlukla tribünlere oynadığı ve sempatik tavırlarından dolayı gündemde olsa da, Guti’nin bu takım için çok daha önemli olduğunu Konya maçında gördük. Geçtiğimiz sezon yönetimin Tabata’ya 8 milyon vermelerinin en büyük sebeplerinden biri ondan bir sol kanat oynatmak yerine Alex, Guti, Hagi gibi bir on numara olması beklentileriydi. Fakat Gaziantep’de gösterdiği performansın (birazda seyirci baskısından dolayı) onda birini bile gösteremedi. Beşiktaş’ın ligde yediği 14 golün 10’unu kendi sahasında yemesi seyirci baskısının bazen negatif etki yarattığının bir göstergesidir. Maç boyunca Konyaspor’un sadece iki atak yaptığının ve bu iki atağında kontra ataklardan geldiğini belirtmek lazım. Konya’nın Slovakya’lı oyuncusu Peter Grajciar’ın ayağından yakaladığı goller, başkan Demirören’in sezon başı transferleri ile yakaladığı krediyi doldurmuş oldu. Holosko – Tabata – Nobre üçlüsünden gol beklemek her ne kadar Guiza’dan isabetli bir ok atışı beklemeye benzesede, Schuster kişisel takıntılarından dolayı kadrosuna tek alternatif forvet olan Fatih Tekke’yi almamakta ısrarını sürdürmekte. Elbette Fatih Tekke’nin maçı kurtaracağını beklemek yanlış olur, fakat elindeki kadro ne kadar zengin olursa o kadar galibiyet için alternatifin olucağı da bir gerçek. Beşiktaş’ın forvetteki sıkıntıları o kadar vahim ki artık duran toplarda en büyük silahı Ernst olmaya başladı. Beşiktaş’ın ikinci golünde görülen Nobre – Tabata – Holosko organizasyonu her ne kadar alışılmış bir durum olmasada, bu üçlü birleştiğinde bir Bobo kadar etkili olabildiklerini gösteriyor. Bu üçlü ikinci devre kaleciyle karşı karşıya kaçırdıkları gollerden sonra haklı olarak tepkilerin odak noktasıydı. Konyasporlu Mamadou Kere’nin kendi kalesine attığı gol, Fifa 11’de olsa ciddi bir yazılım hatası diye paylaşım sitelerinde görmemiz mümkündü. Özellikle ikinci yarıda Aurelio’nun baskılı oyunu Beşiktaş’ın baskı yapabilmesini sağladı. Fakat Aurelio ve Ernst’in defansif özellikleri önde olduğu için, özellikle Guti’nin yokluğunda, birinin yerine Necip’in oynaması top dağıtımı için daha verimli olur. Son olarak bu maçta sakatlanan ve ikinci derece yırtıkla 4 hafta sahalardan uzak kalıcak Quaresma’ya değinmek istiyorum. Bu tür oyuncuların çok yetenekli oldukları ve yokluktan pozisyon üretebildikleri bir gerçek. Fakat oynadığı dönemlerde Beşiktaş’ın yarı sahasını her geçen top Quaresma’ya gitti ve hemen hepsi top kayıpları ile sonuçlandı. Bu futbolcunun her zaman önündeki adamı geçmek yerine takım arkadaşlarıyla organize şekilde çalışması çok daha verimli olucaktır. Hiç durmadan üç büyüklerde oynayan oyuncuların profosyönel bir hayar yaşamadıkları ve bu yüzden sakatlandıklarından bahsediliyor. Acaba Avrupa’da oynayan futbolcular Budhist rahipleri olarak mı yaşamaktalar? Eğer öyleyse iler ki transferlerde bu özelliğe dikkat etmek gerekiyor anlaşılan. Schuster maç sonrası yaptığı açıklamalardan sonra gittikçe gözden düşmeye başladı. Bu sefer kendini Geleceğe Dönüş filmindeki deli profosör zannetti gibi, bizim ligimizde 60’ların futbolu oynayıyorda kendisi 3000’lerin futbolunumu oynatıyor acaba?
Öne Çıkanlar: Peter Grajciar, Aurelio, Ersan, Ernst, Tabata

Avrupa’dan Notlar:

  • Totenham’ın birinci devre 2-0 geriye düştükten sonra ikinci devre 3-2’lik mucize dönüşü ve 17 senelik aradan sonra Arsenal’i deplasmanda devirdi.
  • Garth Bale yine golünü attı, şu anda Avrupa liglerinin en etkili sol açık oyuncusu. Euro 2012’de sakatlık yaşanmazsa en çok konuşulan isimler arasında olucaktır.
  • Schalke – Bremen maçında Raul’un mükemmel hat tricki ve mükemmel golleri.
  • Chelsea’nin Birmingham deplasmanında puan kayıplarına devam etmesi ManU ile puan farkının kapanması.
  • Milan – Fiorentina maçında Abbiati’nin müthiş kurtarışları ve D’Agustino’nun etkili oyunu.
  • El Clasico öncesi La Liga’da alınan farklı galibiyetler (Barcelona 8 – Almeida 0 ve Real Madrid 5 – Atl.Bilbao 1).

19 Kasım 2010 Cuma

Vakvak Ağacı, Vaka-i Vakvakiyye ve Vaka-i Hayriyye


“Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “bu bana aittir” diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu. Bu sınır kazıkların söküp atacak ya da hendeği dolduracak, meyvelerin herkese ait olduğunu, toprağın ise kimsenin olmadığını haykıracak olan adam, insan türünü nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden, nice yoksulluklardan ve nice korkunç olaylardan esirgemiş olurdu !”
Jean Jacques ROUSSEAU

Üniversitelere, otellere, sinemalara, alışveriş merkezlerine üst baş araması yapılmadan girildiği, hava alanında perona kadar çıkılarak yolcu uğurlandığı ve karşılandığı günlerdi. Bankalarda silahlı adamlar bulunmazdı. Bugünkü “Spor Toto Süper Ligi” nin adı da “Milli Lig” idi.

3 Büyüklerin maçları, bu gün adı “Fi Yapı” olan “Mithatpaşa” stadyumunda oynanırdı. Şehrin ortasında, şehrin bir parçası olan Stadyum kimseye ait değil ama, herkese, hepimize aitti. Zemini bozuktu ama, o zeminde top koşturan “Ordinaryüs”ümüz de vardı, “Taçsız Kral”ımız da, “Bombacı”mız da. Milli Takımımızı bir “Baba” yönetirdi.

O zamanlar, her şeyi tüketme kültürü beyinlere henüz böylesine pompalanamamış, stadyumlar, maddi ve manevi tatminsizliklerin boşalım merkezlerine dönüşmemişti.

Derbi maçları, kimsenin tekelinde değildi. Kimsenin, diğerini “ötekiler” olarak görüp, onlara çelik kafesler içinde kontenjan ayırma ayrıcalığı bulunmazdı. Taraftarlar tribünleri -arada sırada ufak tefek itişmeler olsa da- kavgasız gürültüsüz paylaşır, stadyum rengarenk bir bayram yerine dönerdi.

Taraftarlar, stadyuma ölmeye, bela bulmaya değil, maçı izlemeye ve keyif yaşamaya gelirlerdi. Tribünlerde yüzlerce polis, taraftarların arasında güvenlik şeritleri oluşturmazdı.

Tezahüratlar, analara, bacılara koro halinde edilen aşağılık sövgüler ya da aynı sözlerin yüzlerce defa tekrarlandığı, insanı canından bezdiren monoton gürültü kirlilikleri şeklinde değildi. Ufak tefek belden aşağı tezahüratlar da, mizah ve eğlence temelli olurdu. Gür sesli sembol taraftarların bazı sessizlik anlarında tribünlere megafonsuz duyarabildiği esprilerine, tüm taraftarlar birlikte gülerlerdi.

Elbet arada hakeme sallanır, gol olunca rakip taraftarlara yöneltilen şemsiyeler açılıp kapatılır, özellikle beraberlik gollerinde de, komşuya toplu olarak hareket çekilerek cevap verilirdi.

O günlerde döner bıçaklarının müşterleri dönercilerden, satırların müşterileri ise kasaplardan ibaretti.

Diğer takımların taraftarları da, uluslararası maçlarında rakiplerini destekler, onların başarılarından mutluluk duyarlardı.

İşin içine büyük paralar, büyük maddi ve manevi rantlar girmeye başlayınca, ne yazık ki, futbol kültürümüz gelişmesini bu özümüze uygun olarak sürdüremedi.

"Önce Ekmekler Bozuldu", sonra stadyumlar ayrıldı. Paylaşarak birlikte yaşama kültürünün karşısında, birbirine düşman derebeylikler, krallıklar, cumhuriyetler ilan edildi. Bu bölünmüş ülkelerin despot yöneticileri, taraftar adı altında, kendi paralı askerlerini, özel timlerini oluşturdular.

“Bu stadyum benim” ile başlayan bu yani oluşum da, aynı kulübün taraftarlarının o özel mülkiyetten pay kapma kavgasını doğurdu. Taraftarlar gruplaşarak bölünmeye başladılar. Bir çoğunun arasında düşmanlıklar başladı.

Stadyumun X trübünü A grubunun, Y tribünü B grubunun mülkü haline dönüştü. Hatırlılara ve zengin taraftara özel mülkler ayrıldı. Her grup kendini “hakiki taraftar”, diğerlerini ise “öteki” olarak görmeye başladılar. Yanlışlıkla bu grupların yakınlarına düşerseniz, çoğu küfür ve hakaret içeren korolarına katılmadığınız taktirde, kısa bir süre sonra kendilerini tribün lideri ilan etmiş ve sahada oynanan maça arkası dönük bir takım bıçkınların önce ters bakışlarına, sonra da “ulan siz taraftar değil misiniz, bağırsanıza !” uyarılarına muhatap olmanız kaçınılmazdır. Şayet bu bakışları görmezden, uyarıları duymazdan gelirseniz, allah yardımcınız olsun !

Artık derbi maçlarına, savaşa gider gibi gidiliyor. Sınırlı sayıdaki rakip taraftarlar polis kordonunda stadyuma sokularak, kafesler içine alınıyorlar. Maçtan sonra da çevrelerinde ne varsa hepsini kırıp döktükten sonra yine polis kordonunda tahliye ediliyorlar. “Taçsız Kral”lar, “Ordinaryus”lar artık onları kesmiyor.

En çok gürültü çıkaranı en iyi taraftar sanan yöneticiler de, bunların istek ve beğenilerini ön planda tutarak, yönetim stratejilerini popülizm üzerinden oluşturuyorlar. Ama iyi günlerde bunların övgü tezahüratları ile mayışanlar, zor günlerde aynı silah üzerlerine çevrilince apışıyorlar. O zaman kendi iktidarlarını korumak için, Osmanlı’nın çöküş döneminde olduğu gibi, çevrelerinde verilebilecek ne kadar kelle varsa, onları kesip kesip bu isyancıların önlerine atmaya başlıyorlar. Ancak en sonunda, küfürle ve gürültüyle gelenler, küfürle ve gürültüyle gidiyorlar.

Özellikle 3 büyük kulübümüzün “vakvak ağaçlarının”(*) dallarında yeni meyvalar için artık yer kalmadı. Dilerim ki o günler gelir de, biz de artık “vaka-i vakvakiyye”lerden (**) çok, “vaka-i hayriyyeler”den (***) söz edebiliriz.

------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) Vakvak ağacı : Meyvaları insan olan, efsanevi / mitolojik ağacın adı.
(**) Vaka-i Vakvakiyye : 1656’da çıkan yeniçeri isyanında, asilerin kimini padişahtan alarak öldürdükleri insanların parçaladıkları vücutlarını astıkları Sultanahmet’deki çınar ağacının görüntüsünün “vakvak ağacı”na benzetilmesi ile, bu isyana verilen isim.
(***) Vaka-i Hayriyye : Hayırlı olay anlamına gelir. Osmanlı’nın son dönemlerinde isyanları ile kelle avcılıklarının sonu gelmeyen Yeniçeri Ocağı’nın 1826 tarihinde Sultan II. Mahmut tarafından ortadan kaldırılması olayına verilen isimdir.

16 Kasım 2010 Salı

Dünyadan İnsan Manzaraları: Simon Kuper - Futbol Hiçbir Şeyi Anlatmaz

*** Bu makale Simon Kuper tarafından Foreign Policy dergisinin 21.07.2010 tarihli sayısı için yazılmışdır. ***


Tarihi dersler için Dünya Kupası’na bakmayı bırakın. Bu sadece bir oyun ve bana sorarsanız benim için bu yeterlidir.

Dünya Kupası oynanırken Johannesburg’de bir gece, bir İngiliz arkadaşımla Güney Afrika birası içip oynanacak olan İngiltere – Almanya maçı hakkında konuşuyorduk. Arkadaşım çok fazla gezmiş, bilgin bir siyaset yazarı ve İran’da gerçekleşebilecek bir savaşın kazanma olasılıklarını konuşmaktan çok zevk duyar. Önce İngiltere milli takımı hakkında ironik bir kaç yorumda bulundu. Fakat hemen sonra  yerinde duramadı ve kollarını iki yana açarak İngiliz Hava Kuvvetleri’nin II. Dünya Savaşı’nda uçan bir uçağını taklit etmeye başladı. O Almanya’ya karşı oynanacak bir maça hazırlanan bir İngiliz taraftarıydı ve bütün İngilizler bu şekilde maça hazırlanıyorlardı.

2010 Dünya Kupası’nın en çok politik mesajlar içeren maçı hiç şüphesiz İngiltere – Almanya maçı idi. İngiliz taraftarların en önemsediği karşılaşma olmakla beraber, maçtan önce bir çok yayın organı karşılaşmayı bir savaş olarak nitelendirdi. Gerçeği söylemek gerekirse, bir çok İngiliz taraftarı turnuvaya İkinci Dünya Savaşı’nı tekrardan yaşıyormuş gibi yaklaştı.  İngiltere – Cezayir maçından bile önce, Sun gazetesinin manşetinde “Onların en önemli saati (ve yarısı)” sözlerini kullanarak Winston Churchill’i hatırlatmış oldu.

Bütün bu konuşulanlar benim gibi siyaset yazarı özentisi olan yorumcular için ilgi çekiciydi. Fakat bu tür konuşmalara kanmamamız lazım. Dünya’da ki bir çok futbol karşılaşmalarında olduğu gibi, İngiltere – Almanya karşılaşmasında da eski rekabetten eser yoktu. Nefes kesen bir turnuvadan sonra ülkeme döndüğümde, artık Dünya Kupası’nın eski politik anlamını kaybettiği hüzünlü gerçeğiyle karşılaştım. Franklin Foer’in meşhut kitabını ele alırsak: Futbol artık eskisi gibi dünyayı anlatmıyor. Turnuvaya ev sahipliği yapan Güney Afrika ve kupayı kazanan İspanya hakkında bir kaç politik mesajlar görülse de, bu turnuva dünyadaki bir çok ülkenin birbirine benzemeye başladığının bir göstergesiydi.

Bu gerçekten büyük bir değişim, çünkü tarih boyunca Dünya Kupası politik mesajlar içeren bir festival olmuştur. Tunuva 1930 senesinde, faşizmin yeni yayılmaya başladığı bir dönemde başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı sırasında uzun süren bir aradan sonra milliyetçilik ile dolu bir dönemde devam etmeye başladı. Savaş sonrasında Avrupa ülkelerinin Almanya’ya karşı hissettikleri düşmanlık yeşil sahalarda açık bir şekilde gözlemlenebilirdi.  Bu sırada Güney Amerika ülkeleri faşizm ve aşırı milliyetçilik kavramları ile boğuşuyordu. 1970’lerde Afrika ülkeleri turnuvaya katılınca, bu ülkelerin hükümetleri de futbolu milliyetçi mesajlar verme amaçlı kullanmaya başladı.

Bu devirlerde ortaya çıkan politik mesajlar Dünya Kupası’na, Dünya Kupası da politikaya renk katardı. 1969 senesinde El Salvador ve Honduras büyük tartışmalara yol açan 3 eleme maçı oynadıktan sonra, iki ülke arasında “Futbol Savaşı” başlatıldı. Bir çok Avrupa ülkesi için turnuvanın en önemli karşılaşmaları her zaman Batı Almanya’ya karşı oynanan maçlardı. 1974 senesinde Hollandalılar’ın Almanlar’a karşı aldıkları mağlubiyet hiç şüphesiz ülkenin en büyük spor travmalarından biridir. Maçta Hollanda orta saha oyuncusu Wim van Hanegem, savaş sırasında babasını, 10 yaşındaki kardeşini ve altı ayrı aile ferdini köyünün bombalanmasından dolayı kaybetmişti. Benzer bir şekilde İngiliz futbolunun gayri resmi marşı olan Three Lions (Üç Aslan), Almanya’ya karşı alınan mağlubiyetlerden bahseder.

Eski dönemlerde oynanan Dünya Kupaları bir çok benzer kin dolu hisler içerirdi. Aşırı milliyetçiliğin en çok ürettiği düşünce herhangi bir mağlubiyet alındığında, karşı tarafın hile yaptığı üzerineydi. 1966 senesinde Arjantin’e karşı alınan bir mağlubiyet sonrasında, İngiliz milli takımının teknik direktörü Alf Ramsey karşı takımının oyuncularına “hayvanlar” demişti. Buna karşılık Arjantinliler ve Portekizliler, İngilizler hakkında Dünya’yı ele geçiriceklerini iddia eden komplo teorileri öne sürdüler. 1982 turnuvasında oynanan Polonya – Sovyetler Birliği karşılaşmasında Sovyetler Birliği üyesi olan Polonya taraftarları, 6 ay öncesinde ülkenin komünist liderlerinin yasakladığı ticaret sendikası hakkında politik mesajlar içeren “Solidarnosc” pankartlarıyla maça çıktılar. İronik bir şekilde maçı berabere bitirmeyi ve gruplardan çıkma hakkını elde etmişlerdi. Hollanda’nın eski teknik direktörlerinden Rinus Michels’ın söylediği idda edilen söz gibi (gerçekte söylemesede), “Futbol Savaşdır.”

Güney Afrika’da görüldüğü gibi bu söz artık gerçek değil. Turnuvaya çok az yabancı taraftar katıldı ve gelenler de futbolun yeni öne çıkmaya başladığı ülkelerden geldiği için eski düşmanlıklardan yoksun bir turnuva oldu. Karşı takımların taraftarları vuvuzelalarını çalarak ve kaşkollarını değişerek maçları barış içinde izlediler. Kameralar onları çekmeye başladığında ise sanki NBA’de oynanan All Star maçlarındaki taraftarlar gibi mutlu bir şekilde ellerini sallamaya başladılar.

Dünya Kupası milliyetçilik dolu bir turnuva iken evrensel bir festivale dönüştü. Turnuvanın en çok farklı kültürlerden gelen oyuncularına sahip Almanya’dan artık hiç kimse nefret etmiyor. Sömürgeci ve sömürülmekte olan ülkeler arasında hiç bir maç yoktu (Amerika – Afganistan maçı çok ilginç olabilirdi fakat Afganistan hiç bir Dünya Kupası’na katılamayan ülkeler arasında olduğu için bu imkansızdı). Bir tek aşırı milliyetçilik mesajları içeren ülke Kuzey Kore idi. Söylentilere göre Pyongyang bir çok Çin’li taraftarı Kuzey Kore takımına destek olmaları için Güney Afrika’ya gönderdi. Fakat bu söylenti dışında, özellikle Portekiz karşısında alınan 7-0’lık mağlubiyet sonrasında Kuzey Kore’den çıt çıkmadı. Sonuçta hiç bir ülke Dünya Kupası’ndan komplo teorileri haykırarak ayrılmadı.

Politik mesajların Dünya Kupası’ndan ayrılmasının en büyük nedeni dünya politikalarının değişmesidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan kalan diktatörlük, aşırı milliyetçilik ve ülkeler arası savaşların devri artık geçti. Günümüzde yaşanan savaşların çoğu iç savaşlar oluyor.

Aynı şekilde futbol da değişmekte. Dünya Kupası bir çok ülkenin kendilerine has stillerinin birbirleriyle karşılaştığı bir arenaydı. ollandalılar saldırır, İtalyanlar savunur, Almanlar kötü oynayıp kazanır, Güney Amerikalılar top sürer ve İngilizler çok koşup kaybederlerdi. Herkes kendi stilini över, başkalarınkini kötü ve sinsice bulurdu.

Günümüzde oynanan milliyetçilik sonrası Dünya Kupası, küreselleşme ile birlikte futbol stillerinin birbirlerine benzemeye başladığının bir göstergesi olmakta. Herkes birbirine benzer bir futbol oynamakta (İngiliz’ler hala çok koşup kaybetmekte, onda bir değişiklik yok elbette.) ABD, Paraguay ve Japonya gibi ülkelerin sıkıcı, atletik ve iyi organize olmuş Batı Avrupa ülkelerine göre kendilerini çok daha fazla geliştirdiklerini görüyoruz. Güney Afrika da, Hollandalılar savunma yaptı, Almanlar iyi oynayıp kaybettiler ve Güney Amerika’lılar çoğunlukla top sürmeyi bıraktılar. Modern futbolda başarının sırrı, ülkene has futbol stilini yok etme yönünde gibi gözüküyor. Örneğin kupayı kazanan İspanya’nın, uzun süredir Barselona’ya gelen Hollandalı futbolcuların ve teknik direktörlerin beraberlerinde getirdikleri çok paslı oynanan futbol stilini benimsediğini görüyoruz. Buna karşılık kendi ülkelerinin stilinde oynamaya çalışan Arjantin ve İngiltere’nin turnuvaya erken veda ettiğini gördük. Bazı karşılaşmalarda milliyetçilik duyguları ön plana çıksada, kazanmak kendi ırkının üstünlüğünü ispatlamak yerine sokaklarda dans etmek için bir bahane oluyordu.

Turnuvadaki tek istisna Güney Afrika milli takımı idi. Kupaya ev sahipliği yapan ülkelerin kendilerini yeniden keşfetmeleri artık bir gelenek haline geldi. Örneğin 2006 yılında oynanan Dünya Kupası’nda, Almanya kendileri dahil hiç kimseyi korkutmadan meydanlarda “Almanya!” diye bağırılabilen “festival milliyetçiliğini” tanıtmış oldu.

Güney Afrika’da 2010 Dünya Kupası’na ev sahipliğini en iyi şekilde yapabilmek için her ırkın birleşip ortak bir hedef üzerine çalıştıkları konuşuldu. Bu kesinlikle bir abartılma değildi. Benim annem ve babam Johannesburg’lüdür ve geleneklerine bağlı 70 yaşlarında olan teyzem şehir içinde Güney Afrika bayrağı ile arabada giderken yoldan geçen siyahların “Gogo, gogo!” (“Anane, anane!”) diye bağırdıklarını anlattı. Tarih boyunca ilk defa neredeyse bütün Güney Afrikalılar paylaşılmakta olan tek bir ülke için el ele vermişlerdi……

……Görünüldüğü gibi eski Dünya Kupalarında görülen politik mesajlar ve rekabetler artık sadece turnuvaya ev sahipliği yapıcak ülke’yi seçerken yaşanıyor. Oynanan futbol sadece zevk almak için oynanıyor (gerçeği söylemek gerekirse bir çok maç yeterli zevki vermedi). Dünya Kupası eskisi gibi milli bir mesele değil artık. Ve bu rahatlatan bir değişim.


Kaynak: http://www.foreignpolicy.com/articles/2010/07/21/soccer_explains_nothing?page=0,0
Çeviri: Cem Kırgız