"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

15 Şubat 2011 Salı

KALİTE TOTALDİR AMA, KALİTESİZLİK DE ÖYLE !



1) Beşiktaş’ın emektar kaptanı, Beşiktaş’tan kovuldu !

2) Kovulan Kaptan'ın basın toplantısına katılmayı kendinde hak gören Başkan, İbrahim Üzülmez'e obstrüksiyon yaparak bilgiç ve sarkastik mütebessim sevimli (!) tavırları ile mümkün olduğunca onu konuşturmamaya çalışarak, "Kaptan'ı kovmaktan büyük üzüntü duyduklarını, ama Beşiktaş Kaptanına yakışmayan davranış nedeniyle buna mecbur kaldıklarını, bir dünya kulübü olma yolundaki yeni misyon ve vizyonlarının bunu gerektirdiğini, ancak Beşiktaş'ın kapılarının Kaptan'a daima açık olduğunu, her kademede görev alabileceğini, dilerse alt yapıda gençlerin başına getirebileceklerini..." söyledi.

Sınav Sorusu : Bu olgulardaki yanlışları gösteriniz.

Benim cevabım : Hangi biri doğru ki !? Al birini, vur öbürüne ! Sevsinler sizin yeni misyon ve vizyonlarınızı ! Kaptan şayet Beşiktaş'ın değerlerine ihanet eden davranışından dolayı kovuldu ise, bu perhizin üstüne onu alt yapının başına getirip gençlere örnek yapmak nasıl bir lahana turşusu ola ki !? Üç beş yıldız futbolcu transferi ile dünya takımı olunabiliyor ise,  kulübün de dünya kulübü olabilmesi için acilen yurt dışından yıldız başkan ve yönetici transferi şart  görünüyor.

(Yolun açık olsun emektar Deli İbrahim kaptan ! “Futbol kamuoyu”, senin hakkında kovma kararı alanları ve basın toplantına dahi müdahale eden “demokratik (!)” başkan ve yöneticileri tez vakitte unutup gidecektir ama, seni  “son kartal” niteliklerinle her zaman hatırlayacaktır hiç şüphesiz…)

                   TENEKEDEN ALTIN OLMAZ


ÜLKEMİZDE "BURJUVA"NIN GENEL DURUMU

Burjuva, köylü, işçi ya da soylu sınıfına dahil olmayıp, sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden, işveren konumundan ve zenginliğinden alan kentli kişidir. Bu kimselerin oluşturduğu sosyal sınıfa burjuvazi denir. Bu kavram Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından yazılan Komünist Manifesto'da "kapitalist orta sınıf" anlamında kullanılmıştır. Burjuva sınıfı sosyo-ekonomik ve sosyo-politik değişimlerin sonucu olarak Avrupa’da doğmuş ve toplumun hakim sınıfı haline gelmiştir. Kendi içinde küçük burjuva, orta burjuva ve büyük burjuva kategorilerine ayrışır.

Avrupa burjuvazisi bir ekonomik sınıf olarak, kendi kültürünü üretmiştir.

Ülkemizde ise, Avrupa’nın sosyo-ekonomik ve politik süreçlerinden geçilmeden, benzer sınıf çatışmaları yaşanmadan batı dünyasının mevcut düzeni model olarak alınıp, oradaki toplum düzeni  ithalat yolu ile bizde de yapılandırılmaya çalışıldığından, Avrupa anlamında toplumsal bir burjuva sınıfı halen oluşturulabilmiş değildir.

Ülkemizdeki üretme burjuvazi, liyakatına bakılmaksızın şu veya bu şekilde devlet erkini eline geçirmeyi başarmış ve kamu adına karar verme yetkisini tekel olarak elinde bulundurduğuna inanan bürokratlar ve çoğunluğu devlet bürokrasisi ile iyi geçinme imkanlarını bularak, devlet desteği ile zenginleşmiş, sermaye sahibi olmuş kişilerden oluşmaktadır. Ancak bunlar, batı anlamında aşağıdan yukarıya bir sosyal değişimin doğal sonucu olarak sahneye çıkmış olmayıp, tam tersine, toplum mühendisliği ile yukarıdan aşağıya doğru yapılandırılmaya çalışılan bir sürecin yapay ürünleri olarak üretildiklerinden, hakiki bir sınıfın kültürüne sahip değildirler. Bir diğer ifade ile, devlet gücüne yaslanmak ve ekonomik üstünlük anlamında burjuva statüsünde bir hakim sınıf üretilmesine karşın, kültürel olarak bir burjuva sınıfından bahsedebilmek mümkün değildir. Bu kültüre sahip olabilmiş az sayıdaki kişinin ise ellerinde devlet gücü ya da ekonomik zenginlik bulunmamakla, hakim bir toplumsal statüsü bulunmamaktadır.

Daha da kötüsü, bu üretme sınıf, burjuva kültürüne sahip olmamaları bir yana, içinden geldikleri özgün toplumsal kültürlerine de yabancılaşmış, batının değerleri ile, kendi öz değerlerinin arasında iki arada bir derede kalmış, eklektik / lümpen / arabesk kültür (!) karmaşası içine girmişlerdir. İfade ettikleri kulaktan dolma batı kavramları ve değerleri, asla bir batılı burjuvanın ifade edeceği aynı kavram ve değerlerle içerik anlamları itibariyla örtüşmediği gibi, bırakın kendi toplumunu, kendilerine bile gerçek bir kavram ve değer olarak herhangi bir hakiki algı ve anlam ifade etmemektedir. Bunlar, herhangi bir hakiki kültüre sahip olmadıklarından, sosyal statülerini ve güçlerini sadece ve sadece ellerinde bulundukları devletin gücünden veya maddi servetlerinin, paralarının gücünden almaktadırlar. İşte bu gücün kültürü (!) de, “altını olan kuralı koyar” kültürü, kaba kuvvet, kaba-dayılık kültürüdür.

Ülkemizde bir değişim süreci başlamış olmakla birlikte halen çoğunlukla, hakiki kültür sahibi olmayı başarabilmiş olan değerliler parasız ve önemsiz, ama makam gücü ya da paraya sahip olmuş fakat yeterince kültür sahibi olamamış değersizler önemli konumdadırlar.

İşte futbolumuzun genel yönetiminde de bu toplumsal fotoğrafımız aynen görüntülenmektedir. (Gerçekten liyakat sahibi az sayıdaki düzgün lider ve yöneticileri elbet bu manzaradan tenzih ettiğimi belirteyim).

MARSYAS'IN UMUTSUZ DAVETİ

Midaskral blog’un sevgili patronu Marsyas’ın son yazısını keyifle okudum. Marsyas, “kalite total”dir fikrine katıldığını ifade ederek, bütün iyiniyeti ile, futbol yöneticilerini, temsil ettikleri kurumların kalitesine uygun beyanatlar vermeye davet ediyor. İyiniyetine saygım sonsuz ama Marsyas’ın ıskaladığı husus şu ki, “kalite gibi, kalitesizlik de totaldir”. “Kalite” kavramı, kendi içinde düşük, orta, yüksek gibi seviyeleri ifade ettiği gibi, mukayeseli olarak da farklı değerlendirmelere konu olabilir. Örneğin tenekenin de altının da düşük, orta ve yüksek kaliteye sahip olanları vardır ama, “tenekenin en yüksek kalitelisinden bile altın olmaz” sevgili Marsyas.

Marsyas’ın iyiniyetli yazısından sonra kaba-dayılar arasındaki karşılıklı sallamalara bir yenisi daha eklendi. Televizyon kameralarının karşısında verilen bu beyanatların uslubu olsun, içeriği olsun, işte bu beyanatları verenlerin hangi metalin, hangi kalitesine uygun olduğunu kendiliğinden ortaya koyuyor.

“Hak arama ya da doğruluğa, dürüstlüğe, iyiliğe davet etme” adı altında dahi olsa, bu beyanlarda bulunurken her şeyden önce, havanızın “ağır abi” tavrında olması, sabrınızın sonuna geldiğinizi ve her an Roma’yı yakıp, Ninova’yı yerle bir etmenize ramak kaldığını ifade ederken de uslubunuz ile yüz ve beden dilinizin, şımarık devlet düşmanına bir sahne sonra dalmaya hazırlanan Polat Alemdar ve Memati tarzında  olması sanki FİFA kuralları gereği. Yani, kendinizi haklılığın tek merkezine koyup, onun dışında her kim ve ne var ise hepsine had bildirmeniz ama buna rağmen hadlerini bilmeyecek olanlara da dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceğinizi sağlam bir kaba-dayı olarak bildirmeniz olmazsa olmaz en birinci, hatta tek şart. Bunun için, şimdiye kadar hiç söylenmemiş çok özel ve özgün seçme sözlerle söylenen (!) “kimse bize had bildiremez, ama biz herkese haddini bildirmeyi biliriz”, “bir yer basılacaksa biz daha iyi basarız, kimsenin şüphesi olmasın”, “sabrımızı taşırmayın, tepemizi attırmayın” v.b gibi özlü ve arif olanın anlayacağı gayet yaratıcı ince ifadeler (!) son derece uygun olmaktadır.

Dayılığınızın kabalığını yeterince ortaya koyabiliyorsanız, konuşma hazırlama ve sunma yeterliliğinizin ve yeteneğinizin ne olup olmadığı hiç önemli değil. Bir şekilde bir yönetim erkini ele geçirebilmişseniz bu yeter de artar bile. Hele bir de yönetiminde bulunduğunuz kuruma kişisel borç filan vermiş iseniz, konuşma özürlü de olsanız, kurmaya çalıştığınız cümlelerin başı, ortası ve sonu ayrı makamlardan ayrı tellerde de çalıyor olsa hiç mühim değil ; çıkıp aslanlar gibi homurdanma hakkına sahipsiniz demektir.

BOŞ LAFLAR

Yönetim makamı yükseldikçe, “ben seni kültürümle de döverim” ilavesi de şart oluyor tabii ! Ülkemizin eski liderlerinin, “yürümekle yollar aşınmaz, asmayalım da besleyelim mi !” gibi hiç unutulmayacak özlü sözleriyle (!) anıldıkları gibi,
malum bir çok mühim lider, tarihe altın harflerle yazılmış mühim sözleri ile kendilerini ölümsüzleştirmişlerdir.  İşte bunun gibi “bu işyerinde demokrasi yoktur kurallar vardır !”, “o halde sen bir faşistsin, diktatörsün !” gibi üst düzey kültürlerin birikimlerini ortaya koyan bu özlü sözlerin de, söyleyenlerini tarihin en mutena sayfalarına geçirmemesi için herhangi bir engel bulunmamaktadır.

Hele dün güzide bir kulübün zarif başkanı öyle bir kelam kesti ki, müthiş yani (!) Hazret aynen şöyle dedi : “Türkiye'nin ve dünyanın takımını yarattık. Futbol kamuoyu bu yıldızların altında eziliyor, bizleri kıskanıyorlar. Bizler çıtamızı yükselttik. Türk futbol kamuoyuna diyoruz ki, siz de çıtanızı yükseltin ya da bizleri rahat bırakın yolumuza devam edelim" dedi.

Allah allah ! Saygın bir kulübün değerli bir başkanı böyle söylediğine göre, acaba ben mi yanlış biliyorum diye Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğüne baktım. Orada “Kamuoyu” şöyle anlatılıyor : “Bir konuyla ilgili halkın genel düşüncesi, halkoyu, amme efkârı, efkârıumumiye. Toplumsal yaşamın olay ve olguları konusunda toplumsal kümelerin ya da toplumun ortaklaşa yargısını yansıtan düşünce ve kavramların toplamı.”

Şimdi bu durumda o kulübün taraftarları da futbolun kamuoyunun içinde, benim taraftarı olduğum takım başka bir takım olsa da, bir futbolsever olarak ben de o kamuoyunun içindeyim. Bu durumda Sayın Başkan futbol kamuoyu içinde yer alan kendi taraftarları içinde de ezilenler olduğunu kasdetmemiştir herhalde ama, şu soruların cevabını verse de bizleri aydınlatsa : 

1) Ben niye ezilmekteymişim ki !?

2) Bu günkü puan cetveline göre sayayım, Trabzonsporlular, Bursasporlular, Fenerbahçeliler, Kayserisporlular, Gaziantepsporlular ve diğer kulüplerin taraftarları neden eziliyorlarmış  acaba !? 

doğrusu hiç anlayamadım. 

Sayın Başkan elindeki hangi anket bilgilerine dayanarak bunu söylüyor acaba !? Ama genel uslubuna ve tavırlarına bakarak “ben ne söylüyorsam gerçek o’dur, kimse bana aksini anlatmasın yoksa fena yaparım …!” kültürünün (!) bu söylemde de pırıl pırıl pırıldadığı anlaşılıyor. Öte yandan, allah yolunu açık ama sonunu hayır etsin de, kulübünün mali tablolarına ve lig tabelasına bakılınca, sanki futbol kamuoyu değil, bu başkan o yıldızların altında her geçen gün daha fazla eziliyormuş gibi geliyor bana.

"NORMAL DEĞİL İSE, KES SESİNİ DE OTUR YERİNE O ZAMAN !"

Kültürü ve zekası ile ünlü bir muhalefet milletvekili bu kaba-dayıya başını çevirip, sakin sakin “eh, senin böyle bağırıp çağırman gayet doğaldır !” diyince de, kaba-dayı bu sefer ona dönerek “niye doğal olsun ulan !” diye salllamaya başlayınca, cevap şöyle gelmiş : “Doğal değil ise, kes sesini de otur yerine o zaman !”

Bu manzara bana Türkiye Büyük Millet Meclisinde eski tarihlerde yaşanmış bir diyalogu hatırlattı. Kaba saba bir milletvekili bir meclis oturumunda ayağa fırlayarak küfür kafir avaz avaz bağırarak muhalefete sallamaya başlar. Kültürü ve zekası ile ünlü bir muhalefet milletvekili bu kaba-dayıya sakin sakin başını çevirir ve aralarındaki diyalog şöyle geçer:

Muhalefet Milletvekili : Eh, senin böyle bağırıp çağırman gayet normal !
Kaba-Dayı : Niye normal olsun ulan !
Muhalefet Milletvekili : Normal değil ise, kes sesini de otur yerine o zaman !

İşte böyle Sevgili Marsyas, ümidini kırmak istemem ama, tenekeden altın olamayacağı bir yana, tenekenin yüksek kalitelisine bile razıyım ben.

Böyle konuşanlar ile, onları coşkuyla alkışlayanlar ve onlara “ağzına sağlık” diyenler halen bulundukları yerlerde bulunmaya devam ettikleri sürece, kalitenin değil ama, kalitesizliğin total olduğunu daha çok göreceğiz bence…








11 Şubat 2011 Cuma

Marsyas’ın Not Defteri 11.02.2011

Tekrardan Merhaba!

Uzun bir aradan sonra tekrardan beraberiz. Yaklaşık 2 aylık ara sırasında Sky Turk Blog Spor Programına konuk olmakla birlikte askerlik görevimide tamamladım. Anlatıcak bir çok hikaye, bir çok anı var elbette. Fakat biz en iyisi hayatı futbolun üzerinden anlatmaya devam edelim. Verdiğimiz ara sırasında bizi yanlız bırakmayan okurlarımıza çok teşekkür ederiz!

Milli Takım, Hiddink ve Emre:

Ara transfer dönemi geldi geçti, bir çok yıldız ülkemize geldi. Fakat görünen o ki bazı şeyler ne yaparsanız yapın değişmiyor. Milli takımımızın başına Hiddink geldiğinde beklentimiz çok büyük olduğu için başarısızlığa karşı tepkimizde çok fazla oluyor. Azerbaycan mağlubiyetinden sonra takım nasıl olsa yenilenecek ve en sonunda Hiddink bize bir ekol getirecek diyorduk. 2011’in ilk milli maçında Güney Kore’ye karşı oynadığımız maçta bırakın yeni ekolü sahada futbolun oynandığına dair hiç bir şey yoktu. Teker teker kadro seçimindeki yanlışları konuşmayacağım. Kadro seçiminde takımında formda olan oyuncular yerine belirlenen sisteme göre futbolcu alınması taraftarıyım. Fakat belirlenen bir sistemin olmadığını Kazım’ın tek başına santrafor olarak kalması ve Sabri’nin seneler sonra orta sahanın ortasında yer almasından görüyoruz. Oyuncuları garip yerlerde oynatarak yanlış tercih yaptığı için Hagi’yi eleştirenlerin Hiddink’i aynı şekilde, hatta daha sert bir dille eleştirmelerini bekliyorum.

Elbette maçın en çok konuşulan isimi dostluk maçında gördüğü kırmızı karttan sonra Emre Belezoğlu’ydu. Sevdiğimiz insanları kendi kafamızdaki “başarılı”  ideolojilerine uydurmayı çok isteriz. Lafı getirmek istediğim yer yurt dışında başarılı olan nadir futbolcularımızdan olduğu için Emre’yi her zaman olduğundan çok daha iyimiş gibi davrandık. Emre bizim gözümüzde orta sahada Türk Gerrard’ımız, İniesta’mız ve centilmen kaptanımızdı. Halbuki Emre hiç bir zaman bu konjektüre uymadı. Emre’nin en benzediği futbolcu belki Edgar Davids olabilir. Bu seneki bir rapörtajında “sinirimi kontrol ettiğimde takıma yeterli verimi veremiyorum demişti” Emre her zaman vargücüyle topa hamle yapan, rakiple didişen ve ayağını tekmeye sokan bir futbolcu olmuştur. Geçen sene bu zamanlarda ligde en çok faul yapılan isimlerde birinci sıradaydı. Sinirli bir Emre adeta bir Hulk olarak takımına gereken katkıyı verebiliyor. Fakat sinirsiz ve sakin bir Emre Hulk’un insan hali Bruce Banner gibi güçşsüz kalabiliyor. Artık bizimde Emre’yi olduğu gibi kabul etmemizin zamanı geldi ve geçiyor bile.

Alex ile 2 sene daha?

Aykut hoca takıma hiç bir şey katmadıysa Alex’in Türkiye’ye geldiğinden beri en iyi performansını sergilemesinde payı vardır diye düşünüyorum. 5 senedir Alex’siz Fener tartışması yapıyoruz. Bu tartışmaların 2 sene daha uzayacağı kesin. Alex Fenerbahçe’deyken her zaman bir tartışma konusu olacaktır ve Alex’siz bir Fenerbahçe’nin nasıl oynayacağını anca 2 sene sonra görebiliriz. Geldiğinden beri sezon başına takımın attığı 40 golde direk payı olan bir futbolcudan bahsediyoruz. Fakat sadece bir oyuncunun, her ne kadar yetenekli olursa olsun, büyük bir takımda bu kadar dominant olması doğru mu? Bunu da yöneticiler biraz düşünmeli…

Yaktın bizi hakem!!!

Geçtiğmiz hafta sonu inanılmaz hakem hatalarıyla dolu bir Beşiktaş – Karabükspor maçı oynandı. Hakemin yanlışları iki takım içinde skoru etkileyecek türdendi ve maçtan sonra bu hakeme sezon sonuna kadar Süper Lig karşılaşması verilmeyeceğine dair bir karar alındı. Burada esas tartışılması gereken konu hakem hatalarından etkilenen takımların reaksiyonlarıdır. Karabükspor futbolcuları ve yöneticileri maçtan sonra verdikleri demeçlerde beklenen düzeyde hakemin ciddi anlamda hata yaptığına dair açıklamalarda bulundular ve sonra konu kapanmış gibi hayatlarına devam ettiler. Fakat Beşiktaş camiası öyle bir tepki verdi ki sanki futbolcuları kaçırılmıştı ve fidye isteniyordu. Son 8 senedir Beşiktaş yöneticilerini tanıyamaz oldum. Programlara çıkıp Schuster’in akreditasyon kartını takmamasını savunan ve “ne olucak futbolcular da takmıyor” diyen yöneticiler çıkıyor medyada. Aynı şekilde bir maçda yaşanan şanssızlıkları farklı amaçlar için kullanıp Fenerbahçe ve Galatasaray maçlarında hakemlerin daha hoşgörülü davrandığına kadar gitti açıklamalar. Büyük üstadımın dediği gibi kalite totaldir. Büyük takımlar herşeyi ile büyüklüklerini göstermeleri gerekir, özellikle verdikleri tepkilerde.

Haftanın Sorusu:

Mahmut Özgener: “Futbolda demokrasi yoktur, kurallar vardır”
Marsyas: O zaman demokraside kurallar yokmudur sayın başkan?

PERŞEMBE’NİN GELİŞİ - 2



Fatih Terim’in ayrılmasından sonra boşalan Milli Takımlar teknik direktörlüğü görevine, o dönem futbolcular, medyanın spor yazarları / yorumcuları, futbolseverler arasında yapılan anketlerde bu görev için büyük çoğunlukla yerli teknik direktör getirilmesi için tercih kullanılmasına karşın, Futbol Federasyonu yoğun uğraşılar sonucu Guus Hiddink’i bu göreve getirdi. Hem de öyle bir üst düzey anlaşma ile ki, Hiddink’in koydurduğu gizlilik şartı nedeniyle, anlaşma Türk halkına açıklanamıyor. Yani Türk Milleti adına kendini karar vermeye yetkili görerek anlaşmayı imzalayanların dışında, Türk Milleti kendi milli takımlarının başına getirilen zatın, o makama hangi şartlarla getirildiği konusunda bilgi sahibi olma, tabii dolayısıyla da söz söyleyebilme hakkına sahip değil. Acaba bu elit yöneticiler, örneğin Hikmet Karaman ile böyle bir anlaşma yapmayı düşünselerdi de, Hikmet Hoca da “ancak ben sözleşmede gizlilik şartı isterim” deseydi tavır ve tepkileri ne olurdu bunu okurların takdirine bırakıyorum. (Elbet yerli bir hocanın böyle bir talepte bulunabileceğini düşünebilmek dahi mümkün olamaz).

İşte bu tam da yazımın birinci bölümünde anlatmaya çalıştığım bürokrat tutumun yansımasıdır. Bu düzeyde resmi bir erki kullananların bu tutumunun iki sebebi olabilir. Bunlardan birincisi, samimi olarak jakoben-bürokrat anlayışa sahip olmaları, kendi insanına güvenmemeleri, devlet eliti olarak değişimin ancak kendileri tarafından gerçekleştirilebileceği düşüncesinde olmaları, ya da ikinci olarak, bu alışılmış ve genel anlayışın dışında hareket ettikleri taktirde, üzerlerine risk ve başlarına dert alabilecekleri korkusudur. (Ki, Federasyon Başkanının bu gün televizyon kanallarında yayınlanan bazı kulüplere fırça çekme konuşmasında, ne amaçla söylediği pek anlaşılmayan “futbolda demokrasi yoktur, kurallar vardır” söylemi, birinci sebebe gayet uygun düşmektedir. Başkanın söylemi kapsamında, kurallar olduğu zaman demokrasi de olamayacağına göre, demek ki demokraside kurallar yoktur (!!!).)

Sebep hangisi olursa olsun iki kapı da sonuçta aynı koridora açılmaktadır. Bu anlayış, “biz kendi içimizde düzgün bir şey yapamayız, bu işleri en iyi yapan Batı olduğuna göre, onların en iyilerinden birini parası neyse bastırıp alırız, o her şeyi düzeltir” anlayışıdır. Öte yandan küçük hesap bakımından da, “böyle bir adamı getirdiğimizde kimsenin gıkı çıkamaz” bu bir, oldu da adam başarısız oldu, o zaman da “yahu daha ne yapalım, dünyada en iyilerinden birini bulup getirdik ama olmadıysa bizim günahımız ne !? dersek, bize hesap kesilmez” bu da iki. “Ama yerli bir teknik direktör getirirsek, hem daha baştan bir takım muhalif seslerin çıkması kaçınılmazdır, hem de adam başarısız olduğu taktirde, bizi de beraber götürür” bu da üç. Bunun için adamın ayağına da gidilir, peşinden de koşulur, yerlinin çok üstünde ücret ve imkanlarla anlaşma da yapılır, anlaşmaya gizlilik şartı konulması da kabul edilir elbet. Sonra sen sağ, ben selamet, it ürür ama kervan yürür.

Oysa Milli Takımlarımız en önemli başarılarını hep Mustafa Denizli, Fatih Terim, Şenol Güneş gibi yerli teknik direktörler yönetimlerindeyken elde etti.

Guus Hiddink’in kariyerine baktığımızda, bir çok gelmiş geçmiş teknik direktörün olduğu gibi başarıları da var, başarısızlıkları da. Bu biraz da nereden baktığınıza bağlı. Ülkesi Hollanda liginde PSV’nin başındayken başarılı, Fenerbahçe’de son derece başarısız, Valencia’da sıradan, Hollanda Milli Takımının başında en büyük başarıları, Avrupa’da çeyrek finale, Dünya Kupasında yarı finale ulaşabilmek. Real Madrit’te işine son verilmiş, Real Betis’te tutturamamış, Chelsea’da sadece 4 ay görev yapmış. En sevildiği ülke Güney Kore ; futbol yoksunu Korelilere futbol oynamasını öğretmiş. Diğer önemli kariyerleri Avusturalya ve Rusya. Son dünya Kupasında teklif aldığı ülke ise Fildişi Sahilleri. Hiddink hiç şüphesiz futbolu bilen mühim bir isim. Ama kariyeri boyunca bu kadar kapı kapı dolaşmış olması da işin bir başka düşündürücü yanı. Bize sunulduğu kadar müthiş bir futbol adamı ise neden bir Alex Ferguson gibi, bir Arsene Wenger gibi önemli bir takımın başında uzun yıllar bulunmadığını da sorgulamadan edemiyor insan. Öte yandan, bizim ligimizin hedefleri de, Dünya ve Avrupa 3.lüklerini elde etmiş Milli takımımızın hedefleri de, ne Avustralya, ne Güney Kore, ne Fildişi Sahilleri, ne de Rusya ile kıyaslanamaz. Hollanda Milli Takımı ise, Hiddink yönetiminde olmadığı dönemlerde de her zaman Avrupa ve Dünya Şampiyonalarında ses getiren bir takım olmuştur. Son Dünya Kupasında da final oynadıkları malum.

Burada mühim olan, Guus Hiddink’in Milli Takımlarımıza, Türk Futboluna neler vereceği elbet. Bu güne kadar hiç bir şey, daha da önemlisi geleceğe yönelik herhangi bir ümit dahi vermediği. Kalkık egosu, yukarıdan bakan havalı tavırları, hiç te sevimli ve sıcak gelmeyen soğuk konuşmalarının dışında ne yaptığı, ne ettiği belli değil. Sözleşmesi gibi, geleceğe yönelik plan ve projeleri (tabii varsa elbet) hakkında hiç bir bilgimiz yok. Başına geldiğinden beri Milli Takım Ziraat Türkiye Kupasında oynar gibi oynuyor, kimseye keyif ve ümit verdiği yok. Yardımcısı, dil bilme avantajı dışında, liglerimizde teknik direktör olarak talebi bulunmayan biri. Bir önceki teknik yönetim başarısız idi ise, o yönetimde yer alanların hala aynı görevi sürdürmeleri de anlaşılır bir şey değil.

Bana öyle geliyor ki, futbolcu olsun, teknik direktör olsun, Türkiye’den gelmiş geçmiş bir çok benzerleri gibi, Türk Milli Takımı da Guus Hiddink için kariyerinin sonunda bulunmaz bir emeklilik ikramiyesi. Gizli sözleşmesinin maddi manevi her türlü isteğini fazlasıyla karşıladığına eminim. Eh, o da elbet bu güne kadar olan birikimlerini Milli Takımımıza yansıtmaya çalışacaktır. Ama olursa olur, olmazsa olmaz. Zaten artık yolun sonunda, sırtında yumurta küfesi ve bundan sonra da futbol dünyasında yapacağı başka bir şey yok ki ! Türkiye’de başarısız olmuş, ne beis, Hiddink’e ne yazar ! Tavırları da “benim kariyerim ortada, bundan sonra kimseye kariyerimi ispat etme derdim yok !” havasında. Sonunda emeklilik ikramiyesi olarak alır çuvalla parayı, istediği yere gidip çıtır çıtır yer ama olan da bizim Milli Takımlarımıza olur.

17 yaş altı Milli Takımımızı başarıdan başarıya koşturup Avrupa Şampiyonu ve Dünya 4. sü yapan yapan bir Abdullah Avcı, gittiği her takımda başarılı olup, Bursasporu Şampiyon yapan bir Ertuğrul Sağlam, bir Hikmet Karaman, bir Tolunay Kafkas, showman’lik kısmını bir tarafa bırakırsak bir Yılmaz Vural futbolu Guus Hiddink’ten daha mı az biliyorlar sizce !? Bu sorunun cevabı bana göre hayır ama, cevap evet dahi olsa, hiç şüphesiz ki bizim yerli malı teknik direktörlerimizin ülke futbolu, ülke futbolcusu ve Milli Takımlarımızın özlenen seviyelere nasıl getirilebileceğine dair bilgilerinin, fikirlerinin ve görev aldıkları taktirde çalışma hırs ve azimlerinin Guus Hiddink’ten misli ile fazla olduğu tartışma götürmez. Milli Takımımızın başarıları ve başarısızlıkları Guus Hiddink’i ne kadar etkiler, ne kadar umurunda olur, ama bir Abdullah Avcı’yı, bir Eruğrul Sağlamı v.b. ne kadar etkiler, ne kadar umurlarında olur, bir düşünün !

Ülkenizde işi bilen, yetişmiş, başarılı insanlarınız yok ise, ya da dışarıda onlardan çok daha iyi, çok daha üstünleri varsa, ırkçılık yapacak halimiz yok, elbet getirip onları görevlendirelim. Ama ülkenizde çok daha yararlı olabilecek, yetişmiş ve başarılı insanlar varken, onlarla çalışmak, onların önünü açmak yerine, arızalı bir zihniyetle kariyerini tamamlamış bir ithal malına teslim olursanız Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olur işte !

Bu zihniyet ne bir devrimi, ne de bir değişimi gerçekleştirebilmeye şimdiye kadar mukterdir olamadığı gibi, bundan sonra da muktedir olabilmesi hiç mümkün değildir.

PERŞEMBE’NİN GELİŞİ - 1



Benim de aralarında bulunduğum bir çok nesil devletin resmi siyasi ideolojisinin boyunduruğunda aşağılık duygusu enjekte edilerek yetiştirildik. Kendimize özgüvenimiz ve içinde yaşadığımız sivil topluma güvenimiz yoktu. Önümüze hep öcüler, korkular konuldu. Etrafımızda ve içimizde her an bizi mahvetmeye hazır dış ve iç güçlerin olduğu söylendi. Hiç dikkate almamamız gereken hatta utançlarla dolu bir geçmiş tarihimiz olduğu, halkın her an kötülüklerle kandırılmaya amade, nereye çekilirse oraya sürüklenecek, cahil, akıl yoksunu bir “sürü” olduğu fikri işlendi. O anlayışa göre biz kendi kendimize doğruyu bulamaz, hiç bir şeyi beceremezdik. Tek çaremiz, tek kurtuluşumuz ise ancak ve yalnız devlet erkini elinde bulunduran büyüklerimizin sözünü dinlemek, sadece onların gösterdiği yollardan itirazsız gitmekten ibaretti. Devlet doğruyu tek bilen babamızdı. Bizi kötülüklerden koruyacak bir tek o olabilirdi. Neyin iyi, neyin kötü olduğunu da bir tek o tayin edebilir, evlatlarını icabında sever icabında döver, fazla ileri gidenleri ise yok eder, bitirirdi. Ama bunları hep bizim iyiliğimiz için yapardı. Ancak ve sadece devlet tarafından gerçekleştirilen ya da gerçekleştirmeye çalışılan değişimler meşru sayılırdı. Bu nedenle, her türlü farklılık ve sivil toplumun aşağıdan yukarıya doğru ürettiği -modernleşme dahil- her türlü değişim devletin gözünde şüphe ve endişe kaynağı idi. Örnek alınması gereken ise çağdaş batı uygarlığı idi. Bizde olmayan her iyi şey orada mevcuttu. Bizler de her şeyin en iyisini, en doğrusunu bilen devlet babanın sözünü dinler ve uslu çocuklar olarak sadece onun gösterdiği yoldan gidersek, biz de bir süre sonra onların sahip olduklarına sahip olabilirdik.

İçine kapalı bir toplumduk. Bir kaç sinema ve az sayıda son kullanma tarihi geçmiş ve devlet sansüründe kırpılmış Hollywood filmi dışında, ne turizm vardı, ne doğru dürüst bir telefon, ne televizyon, ne de bilgisayar. Beyinlerimize öyle bir batı algısı işlenmişti ki, şehirlerin, evlerin en mükemmelleri, yeme içmenin en iyisi, erkeklerin en yakışıklıları, kadınların en güzelleri, seksin en yüksek dorukları, konforun en alası, sanat ve edebiyatın, kültürün, ahlakın, sporun en yücesi hasılı hayatta özlemi duyulabilecek her şey onlardaydı. Herşeyin en iyisini en güzelini onlar üretebilir, hayatta başarılabilecek her ne var ise ancak onlar başarabilirdi. Onlar refah ve mutluk içinde gül gibi hayatın bilcümle keyiflerini sürerken, bizler ise yokluk ve yoksulluk içinde çabalayarak yaşam mücadelesi veren gariban bir sürüden ibarettik.

Sonra gün oldu devran ve konjoktür değişmeye başladı. Savaş ve sonrasında Kore’ye asker sevkiyatı, ardından önce Almanya’ya ardından diğer Avrupa ülkelerine yoğun işçi göçleri, çeşitli nedenlerle akademisyen ve bilim insanlarının yurt dışına açılmaları, lisans ve lisansüstü eğitimleri için giderek artan oranlarda yabancı üniversitelere öğrenci gidişleri, ardından hızla gelişen iç ve dış turizm gezileri, televizyon, bilgisayar, sanayi ve ticaretin globalleşmeye başlaması derken, Türkler hızla ve cesaretle sınırlarımızın dışına açılmaya başladılar.

Biliyorum burası yeri değil, onun için burada bu konuda ideolojik, sosyo-politik ve sosyo-ekonomik analizlere girecek değilim, ama sonunda Türk insanı yavaş yavaş kendine yutturulan dolmaları anlamaya, gözü açılmaya başladı. Hissedilmeye ve görülmeye başlandı ki, iyilik, güzellik, hoşluk adına dünyanın her neresinde her ne var ise, ülkemizde hepsi var ; hatta çok daha fazlasıyla var. Görkemli tarihimiz, muhteşem coğrafyamız, üstün insani değerlerimiz yeniden keşfedilmeye başlanıldı. Yine görmeye başladık ki, dünyanın her neresinde her kim hangi alanda her ne yapabiliyor ise, bizim de onları, hatta çok daha iyilerini yapabilme, başarabilme, becerebilme konusunda hiç bir yetenek ve yeterlilik eksikliğimiz yok.

Artık eski günlerin o aşağılık komplekslerinden, özgüven ve güven duygusu eksikliklerinden hızla kurtulmaya başlayarak, ivmesi giderek artan şekilde görünmeye başladığımız dünya sahnesinde, hem ulusal sınırlarımızın içinde, hem dışında her alandaki rekabetin en üst sıralarında yer alma yolunda son derece başarılı örnekler vermeye başladık.

Şimdi, bizim adımıza karar verme yetkisine sahip olan, devlet ve yönetim erklerini elinde bulunduranların yeterliliklerinin ve liyakatlarının tartışılmaya başlanıldığı bir döneme girdik.

Ancak bütün bunlar ülkemizde bu gün bu jakoben bürokratik devlet anlayışının artık tamamen kırıldığı, değiştiği anlamına da gelmiyor elbet. Özellikle de günümüzde en yoğun siyasi tartışmalar da işte tam bu odakta yoğunlaşıyor.

“Peki ama, konusu futbol olan bir blog’da bu yazdıklarının ne işi var !?” diye sorarsanız, hemen belirteyim ki, buradan geleceğim konu dün Güney Kore ile hazırlık maçını seyrettiğim Milli Takımızın başına Guus Hidding’in getirilmiş olmasıdır. İşte bu teknik direktör seçimi ve ataması, tam da yukarıda bahsettiğim, henüz maalesef tamamen kurtulamadığımız o jakoben bürokratik devlet anlayışının son örneklerinden biri olup, perşembenin gelişi de çarşambadan belli olmuştur. Bu konunun açılımını yazımın ikinci bölümünde yapacağım. (“Buraya biraz uzun geldin !” derseniz de cevabım, “midaskral.blogspot.com, futbolun hem sadece futbol olmadığını, ama aynı zamada hayatın da sadece futbol olmadığını düşünenlerin sitesidir” olacaktır.)

9 Şubat 2011 Çarşamba

ABARTI !



Bu futbol sezonu sona erdiğinde şampiyon takım ve sıralama her ne olursa olsun, futbol kamuoyunda bir anket yapılıp da “önümüzdeki sezon ligde ilk 4 sırayı hangi takımlar paylaşır ?” diye sorulsa verilecek cevap çok büyük bir çoğunlukla, Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe, Trabzonspor” olacaktır. Daha düşük bir oranda da bunların  veya ilk 6’nın arasına, konjoktürel olarak, Bursaspor, Kayserispor gibi takımlar katılabilecektir. Geçmiş sezonlar başlamadan önce de aynı anket sorusuna ilk 4 için verilen cevaplar hep böyle olmuştur. Bu son derece doğru ve gerçekçi bir bakış açısıdır. Zira bu kulüplerimiz, tarihi geçmişleri, başarıları, maddi imkanları, taraftar sayıları, lobileri ve hedefleri ile, diğer kulüplerimizin –hatta haksız rekabet boyutunda- çok önünde bulunmaktadırlar. Bir başka takımın lig sıralamasında bu 4 büyük  takımdan herhangi birinin üzerinde yer alması, onun başarısından daha fazla, üzerinde yer aldığı takımda ciddi sıkıntıların bulunduğunun göstergesidir.

Şimdi burada bir ara verip,  ligin ikinci yarısındaki ilk 3 maçında 7 puan toplayarak halen lider Trabzonsporla birlikte zirveyi paylaşan, geçmiş sezonun şampiyonu Bursaspor’un teknik direktörü Ertuğrul Sağlam’ın Sivasspor galibiyetinin ardından söylediği sözlere kulak verelim : 

“Size fikrimi söyleyeyim, bence de şampiyonluktaki en büyük favoriler Trabzonspor ve Fenerbahçe. Biz öyle çok mükemmel bir takım değiliz. Bu açık ve net. Şampiyonluktan sonra daha iyi olmaya çalışıyoruz ama eksiklerimiz var. Şampiyon olduktan sonra kimse bize üst düzey takım muamelesi yapmasın. Eksiklerimizi biliyoruz ve bunları gidermeye çalışıyoruz. Eksiklerimize rağmen lider olduysak bu önemli bir durum. Geçen sezon kadro değeri ve kalitesi olarak bizden çok daha iyi olan 10 tane takım sayabilirim ama takım oyunu oynayarak başarıyı üst düzeye çıkardık. Bir iki maç dışında oyun disiplininden uzaklaşmadık. Dolayısıyla bunları iyi yaptığımız için geçtiğimiz sezon şampiyonluğa ulaştık. Bizim takımda tek başına oyunun skorunu değiştirecek, tek başına 5 kişiyi çalımlayıp gol atacak oyuncu yok. Öyle bir takım değiliz, öyle bir oyuncumuz da yok. Biz, yardımlaşıp, takım oyunu oynayarak bir yere varabiliriz. Oyun disiplininden uzaklaşıp bireysel oynayınca bu takım başarılı olmuyor. Bizi biz yapan değerleri koruyup, daha üst düzeyde oynamak zorundayız.''

Ertuğrul Sağlam bunları söylerken 4 büyüklerin havasından geçilmiyor. Yaptığı ara transferlerle neredeyse Türkiye’nin Barcelona’sı ilan edilen ve 17’de 17 yapacağı ileri sürülen Beşiktaş 3 maçta 1 galibiyet, 1 yenilgi ve 1 beraberlikle 4 puan alabildi, 5 puan kaybetti. Yenebildiği takım ise, ligin 17. sırasında bulunan Bucaspor. Gelecek sezon Avrupa’da oynayabilmesinin en büyük ümidi olan Türkiye Kupasında ise, 7 as oyuncusunu oynatmayan Trabzonspor karşısında biraz futbol şansı olmasaydı, elenmesi işten bile değildi.

Yine ikinci yarıya yeni transferleri ve görkemli yeni stadı ile giren Galatasaray, ligin 15. sırasındaki Sivasspor’u kendi stadında güç bela 1-0 yendikten sonra, Bursaspor’a 2-0 yenildi. Son maçında yine kendi sahasında ve seyircisinin büyük desteğini arkasına aldığı maçta 45 dakikalık hırslı oyunu ile 3-0 öne geçtiği Eskişehirspor karşısında, ikinci yarıda 3-3’e gelmesi hiç de sürpriz olmayacak maçı 4-2 kazandı.

İkinci yarının sonuçlar itibariyla en başarılı takımı 3 maçında 3 galibiyet alan Fenerbahçe görünüyor. Ama yakından bakılınca, Gökhan Gönül’ün büyük bir şans eseri önünde kalan topu olağandışı bir vuruşla gol yapma becerisi olmasa, bu maçın berabere bitmesi kimseyi şaşırtmayacaktı. Öte yandan son Manisaspor maçında daha 7. dakikada Volkan’la karşı karşıya kalan Yiğit İsmail Gökoğlan daha zor olanı yapıp topu auta atmasa, maçın seyri ne olurdu bilinmez. 2-0 kazandığı Trabzonspor maçında Fenerbahçe’nin her zamankinden farklı oynadığı söylenebilir. Ama öte yandan, karşısında da her zamanki Trabzonspor’un olmadığının altını çizmek lazım.

İkinci yarıya yeni takviyelerle giren lider Trabzonspor ise, 3 maçta 7 puan kaybetmiş durumda. Üstelik, 4. büyük ünvanına yakışmayacak bir anlayışla, lig uğruna kupa maçına 7 eksikle çıkıp Türkiye Kupasından elenmiş olması da cabası. Aynı zamanda hem lig, hem Türkiye Kupasında ilerleyebileceğine inanmayan bir takımla “büyüklük” sıfatı nasıl bağdaşabilir ?

Dediklerim yanlış anlaşılmasın, elbet her taraftar kendi takımı ile gurur duymalı, başarılarına sevinmeli, geleceğe ümitle bakabilmelidir. Ancak, 4 büyükler öyle bir pazarlanıyor ki, sanırsınız ki sanki müthiş işler yapmaktalar. Beşiktaş öyle bir takım olmuşmuş ki, seyredenlerin zevkten nefesi kesiliyormuş. Galatasaray öyle bir oynamış, öyle bir kazanmış ki, daha alası Şam’da kayısı imiş. Fenerbahçe daha şimdiden şampiyon ilan edildi bile. Trabzonspor’un teknik direktörü Şenol Güneş hilelerden bahsediyor, kendilerinin hilesiz hurdasız şampiyon olmaya çalıştıklarından bahsediyor.

Bu kadar imkan, bu kadar transfer, bu kadar para, bu kadar taraftar ama karşılığında verilen ne !? 4 büyüklerin yöneticileri, teknik direktörleri, birbirlerine, Federasyona, hakemlere sallayıp duruyorlar. Boş bir gürültü bir patırdı arasında, gariban taraftarlar, herhalde daha fazlasından ümidi kesmiş olmalılar ki, hakkettiklerinin onda birini bulduklarında bile onunla mutlu olmaya çalışıyorlar. Oysa 4 büyüklerin bugün taraftarlarına verebildikleri, vermeleri gerekenin çok ama çok gerisinde.

Sonuç olarak, bir daha şampiyonluğun yüzünü hiç görmeyecek olsa dahi, helal olsun Ertuğrul Sağlam’a ve Bursaspor’a. Kendilerini biliyorlar ve kimseyi kandırmadan verebileceklerinin en iyisini, en fazlasını taraftarlarına ve Türk Futbolu’na veriyorlar. Darısı kendilerini dev aynasında gören kuru gürültücülerin başına…