Spor olarak nitelendirdiğimiz aktivitelerin kültürümüzde çok önemli yerleri vardır. Bir takıma karşı duyulan tutku kültürümüzde insanların kimliklerinin önemli bir parçası olmakla beraber insanlar arasında bir paylaşım noktasıdır. Ülkemizde bulunan "beyaz Türk" entellerimiz her ne kadar futbolu bir beyin yıkama ve zaman kaybı olarak görselerde, biraz gözlerini açıp genel topluma baktıkları vakit bunun ne kadar doğru olmadığını görebilirler. Futbol, her saniye değişen gündemimizden ve günlük yaşantılarımızda yaşanan zorluklardan bir kaçamaktır bizim için. Tuttuğumuz takımın en ufak başarısı bize en kolay mutlulukları yaşatmakla beraber, olağan bir başarısızlıkta bizi yerin dibine sokabilir. Bahsedilen bu özellikler bir milli kavramla birleşip, Dünya sahnesinde sergilernirse etkileri uzun süre hissedilebilir. Ukrayna'da düzenlenicek 2012 Avrupa Kupası elemelerinde Almanya'ya oynadığımız maç yukarıda bahsedilen nedenlerden dolayı bizim için çok önemli bir futbol müsabakasıydı. Milli maçlar artık kulüp takımlarının maçları kadar ilgi görmüyor ve vatandaşlar izlemiyor diyenleri bir milli maç galibiyeti sonrasında borsada ve tüketimde kırılan rekorlara bir göz atmalarını tavsiye ederim. Eleme maçlarının etkisi bir turnuva maçları kadar olmasa bile etkilerini korumaktadır. Ekonomik etkiler zaman zaman Avrupa'da da görünse bile, ülkemizde bir galibiyet bütün dertlerimizi unutturabiliyor.
Maçın analizine geçmeden önce gerektiğinden fazla konuşulan Mesut Özil konusuna değinmek istiyorum. Öncelikle yazıya ne ekersen onu biçersin demekle başlamak en doğrusu olur. Burada ekilen şey milli takım seçimi yerine maçtan önce Mesut'un yaptığı belirli hataları öne çıkarmak istiyorum. Tartışmaların başladığı nokta hafta başı Mesut'un Hürriyet gazetesine verdiği rapörtaj ile başladı. Burada Mesut'un "Gol atarsam beni vatan haini ilan ederler" cümlesi ekilen şey oldu. İnsan pisikolojisine göz atarsak birine "abi yandaki kızı görsen düşüp bayılırsın ama sakın bakma sevgilisi var!" dersek yapıcağı ilk iş ne pahasına olursa olsun yandaki kıza bakıp kendini Mortal Kombat dövüşüne hazırlamak olur. Mesut'un bu cümlesinden öncesine bakarsak hiç bir yerde vatan hainliği, yada gol atarsa ne olucak soruları yazmıyordu. Mesut böyle bir cümle sarf ettikten sonra insanlar "Mesut" ve "vatan hainliği" kelimelerini bağdaşlaştırmaya başladılar. Sonuç olarak gurur duymamız gerektiği yerde 60 dakika Türk kökenli bir futbolcu ıslıklanmış oldu. Buna benzer bir tabloyla 2008 Avrupa Kupası grup maçlarında İsviçre'yle oynadığımız maçta karşılaşmıştık. Kadrosunda 3 tane Türk asıllı futbolcu bulunduran İsviçre milli takımında Hakan Yakın gol atmıştı ve sevinmemişti, kimsede ne maçtan önce nede sonra bir tepki koymamıştı. Tabiili iki maçın sonuçları ve ortamı çok farklıydı, fakat millet olarak bu tür şeylere alışık olduğumuzu ve Mesut'un kendisi maçtan önce bu cümleyi sarf etmeseydi tepkilerin daha az olucağından yanayım. Mesut'u eleştireceğimiz yerine neden kendi Mesut'larımızı yetiştiremediğimizi ve belkide daha bile önemli olan Özil ailesini baştan nasıl kaybettiğimizi sorgularsak esas sorunları çözmeye başlayabiliriz. Mesut'un bir cümlesinde "futbol basit bir oyundur, taraftarlar buna bir oyun olarak bakmalılar" demiş. Her ne kadar Mesut bu sözleri iyi niyetle söylesede kendisine Simon Kuper'in ağızından "Futbol asla sadece futbol değildir" demek isterim, hele Türkiye'de asla sadece bir oyun değildir ve olamaz.
Gittikçe sanatın bir barınağı olmaktan çıkan ve bir kapitalist para makinesi olmaya başlayan Hollywood'un en gözde ürünlerinden biri Amerikan Futbolu filmleridir. İri yarı obeziteyle boğuşan adamların tayt giyip bir birlerinin üstüne atladığı bu "spor" olarak nitelendirilen aktiviteden Hollywood bir çok uyduruk senaryo çıkarmıştır. Bu senaryolardan bir tanesinin ismi "The Replacements" adlı bir filim oldu. Filimde yönetim ile sıkıntılarından dolayı takımın profösyonel oyuncuları takımı bırakır ve greve başlarlar. Bunun üzerine yöneticiler ne kadar dışlanmış, yedek kalmış, küçükken bir yeri kırılıpta takıma girememiş, yetenekli olup fırsat bulamayan adam varsa toplarlar ve bu takımla (her zaman ki gibi) mucizeler yaratıp şampiyon olurlar. Guus Hiddink'in kadro seçimi bu filmin senaryosunu aratmiycak bir seçim oldu. Teknik direktör seçimlerine her zaman saygı gösterilmesi gerekir, her teknik adam hata yapar ve bir maçta kesinlikle yerden yere vurulmaması lazımdır. Fakat her şeyde olduğu gibi futbolda da belirli temel kurallar vardır. Bir milli takıma çağırılan oyuncular kulüp takımlarında en az ilk 18de olup maçların çoğunda oynamaları gerekir. Milli takımın bir rehabilitasyon merkezi yerine, bir ülkenin mevcut en iyi oyuncularının ülkeyi temsilen bir araya gelmesinden oluşması gerekir. Oyuncuları kazanmak kulüp takımlarının görevidir ve asla milli takımın görevi olmaması gerekir. Örneğin Alman mili takımına bakarsak takımları çok başarılı olmasa bile hepsi aktif ve fiziksel özellikleri yüksek oyunculardan kuruludur. Fakat bizim sahaya sürdüğümüz ilk on bire bakarsak tam tersine bazı maçlarda kendi takımlarında 18 kişilik kadroya bile alınamiyan oyuncular görmemiz mümkündür. Bizim kalitemiz böyle, kim geçerse takımın başına en fazla iki üç kişi değiştirir diyen zihniyetlere üç büyüklerin oynadığı maçların dışında ki maçları izlemelerini tavsiye ederim. Şu anda fiziksel olarak hazır ve bir Almanya'ya karşı çok iyi mücadele verebilecek 11 futbolcu çıkar ligimizden (Necip,Volkan Şen, Turgay, Ali Tandoğan, Mustafa Yumlu,Hasan Ali Kaldırım, Özgür Çek, Hakan Özmert, Mehmet Topal). Bir ligin son şampiyonundan sadece iki kişi çağırılıp biri ilk on birde oynuyorsa sorunun temeli burdadır zaten. Nuri Şahini defansın orta sahasında oynatan zihniyette oyuncusunu tanımıyordur yada verim almak istemiyordur.
Hiddink'in söylediklerine bakılırsa Mart ayına kadar yeni bir takım kurulucak ve esas devrim o zaman görülecekmiş. Devrimin illa uzun bir sürede yapılmak zorunluluğu yoktur. Bunu ispatlamak için Afrika'da düzenlenen Dünya Kupasın'dan sonra Fransa milli takımının devrimini ve arkasından yakaladıkları başarıları ortaya koymak isterim. Fransa izliyenlerin bildiği gibi Kupada Dünya'ya rezil olduktan sonra teknik direktörleri Domenech'in yerine Laurent Blanc'ı getirip kadrolarında bulunan oyuncuların hemen hemen hepsinin yerine genç oyuncuları getirdiler. Sonuçta Fransa şu ana kadar kolay olmayan Bosna ve Romanya maçlarını başarıyla kazanmış durumda. Hiddink'ten aslında bu tür bir devrim beklerken yerine Fatih Terim zamanından kalma mantaliteyle maçlara çıkıyoruz ve istediklerimizi yapamıyoruz. Hiddink'in bu korku dolu günü kurtarma üzerine kurulu yaklaşımının sorumluları 2012'ye ne olursa olsun götür gerisini boşver mantalitesiyle yaklaşan Federasyon'dan başkası değildir. Korkunun ecele faydasının olmadığını Alman'ların üstüne gidip biraz pres yaptığımızda gördük. Maç hakkında son söz olarak tabiiki bir Dünya Üçüncüsü takıma karşı oynadık ve yenilmemiz doğal, fakat sormak istediğim şey Almanya bir Dünya Üçüncüsü olarak oynadı mı? Löw'ün maçtan önce demeçlerinden ve maç esnasında ki heyecanlı görümününden her zaman olduğu gibi yabancıların bizi bizden daha güçlü gördüklerini görebiliyoruz. Cevapları dışarılarda aramak yerine kendi içimize baktığımız günler ve kendi güzelliklerimizi bir durupta anladığımız günler (koro halinde) Ah Nerede Vah Nerede?
Zincirlerin en zayıf halkalarını görüp isyan etmek isteyen herkesi "Krallığımıza" bekliyoruz!
"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon
11 Ekim 2010 Pazartesi
7 Ekim 2010 Perşembe
Florya Testere Katliamı
Korku filmleri izleyiciyinin adrenalini arttırır ve vücüdun aşırı gerilimden kasılmasını sağlar. Bu tür filmleri sevenler genelde heyecanı ve gerilimi seven insanlardır, anlatılan hikayedeki ana karakter ile empati kurup kendilerini aynı korkunç durumlarda hayal ederler (tabii her ne kadar korkmayı sevmesede her erkeğin evinde belirli nedenlerden dolayı en korkunçundan bir korku filmi mevcuttur). Bu tarz filmlerin hikaye formatında belirli uygulanan bir akışı vardır. Zaten en çok korktuğumuz, en çok gerildiğimiz filmlerden etkilenmemizin nedeni bu formatın başarıyla uygalanmasıdır. En başta hormonları kontrelden çıkmış, Bebek parkından geçen mini etekleri izleyen gençlerden bile papaz çıkartabilecek genç bir grup vardır. Her zaman bu genç grupların 20-30 yaş gruplarında olmalarıda hem korku filmlerini izleyen hedef kitlenin bu yaş grubunun olması, hem de bu yaş gruplarının daha kolay empati kurabilmeleri içindir. Sonuçta mutasyona uğramış sapık saldırganlara karşı Arnold ve Steven Seagal olsa, korku filminden gelmiş geçmiş en çılgın komedi filmine dönüşürdü (Steven Seagal abimizin zombileri teker teker saç tokasıyla öldürdüğünü ve Arnold amcanında sert bakışlarıyla zombilere harakiri yaptırdığını düşünün). Korku filmlerinde bulunan gençlik gruplarında öldürülme sırasıyla 5 farklı karakter vardır:
1) Esmer pazılı grup lideri: her zaman en iyisini yapar ve her türlü zombi,vampir,öcü,yaratık,deliye karşı gelebilecek güçtedir. Bu özellikleri yüzünden ilk öldürülen kişi bu karakter olur (İlginç olan bu karakterin en basit şekilde öldürülmesidir).
2) Sarışın mavi gözlü kız: Dünya'dan haberi olmayan hatta Dünya'nın bile bir saç spreyi markası olduğunu zanneden, bikini giyen bir kızı bile kapalı gösteren giyimlere sahiptir. Güzel ve çekici olduğu için sonlara doğru öldürülür, bir ayıdan daha güçlü ve bir çitadan daha hızlı olan korkunç karakterler nedense bu narin kızımızı asla yakalayamazlar. Filmin sonuna doğru yakalanıp öldürüldüğünde seyirciler zevkten çıldırırlar.
3) Sarışın mavı gözlü kızın erkek versiyonu sevgilisi.
4)Esmer kıza kesik ezik şişman: Her zaman yüzünde sivilceler olur. Hikaye akışında ne olursa olsun şaşkınlıkla ve korku içinde tepkiler verir. Filmden çok gerilen izleyicilere ara vermek amaçlı yaratılmıştır ve hayatta kalma mücadelesinde hiç bir katkısı olmamakla beraber kendisi yüzünden en az iki kişi ölmüştür. Esmer kıza kesiktir fakat kendi ezikliğine ve Where is Waldo gözlüklerinin arkasına saklanarak filmin sonuna doğru sevdiği kız için kendini feda eder. Bu karakter öldüğünde seyirci önce bir üzülür, sonra bu saçma karakterden kurtuldukları için kendinden geçer.
5) Esmer pazılı erkeğin kız versiyonu sevgilisi: Hollywood filmi ise sonunda bütün kötüleri öldürüp kucağında kurtardığı bebekle kanlar içinde kaçar, Rus filmi ise kurtuluşun olamayacağını anlayıp kapının arkasındaki yaratık içeriye girmeden hazin sonuna kendini hazırlar, Fransız filmi ise filimde ne kadar pisikopat, deli, öcü, hortlak, büyücü, zombi, vampir, manyak, Nuri Alço, mutant varsa sevişir.
Bu kadar derin korku filimleri analizine girmemin sebebi aynı hikaye formatını bu sene Galatasaray'da görüyorum. Rijkaard tartışmaları ve hayretler edici iki sene üst üste aynı hataların yapıldığı plansızlıklardan bahsetmek istemiyorum. Bunun yerine Galatasaray'daki mevcut durumun tam bir Florya testere katliamını andırdığı hakkında yazıcam. Yukarıda bahsedilen hikaye daha korkunç olsun diye öldürülen ve asla yerini alabilecek birinin olmaması sarı kırmızılı ekipde Arda sakatlandıktan sonra başladı. Her takımın bir yıldızı ve en fazla sorumluluğun düştüğü bir futbolcu vardır, fakat bu futbolcu sakatlandıktan sonra bu kadar atak yollarında ve duran top kullanımlarında (Sabri'nin tek kişilik baraja topu nişanlaması) bu kadar zorlanmamalı. Galatasaray ligin 7inci haftası itibariyle en çok korner kullanan takim, fakat Arda sakatlandıktan sonra kornerlerden hiç bir gol kaydedemediğini görüyoruz. Arda'nın görevini üstlenicek kimsenin olmaması ve onun yerini doldurması için alınan futbolcuların formsuz ve isteksiz oluşlarında teknik kadronun büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. Takım içinde en önemli unsur sorumluluk alan futbolcuların sorumluluk almaktan korkan futbolculardan daha fazlası olmasıdır. Fenerbahçe'nin Alex oyundan çıktıktan sonra geriye çekilip ileri alanda top tutamamasının nedeni ileride top tutup sorumluluk alıcak istikrarlı futbolcularının olmamasındandır. Beşiktaş bu sene Guti, Quaresma ve Schusterin son senelerde Türkiye'ye gelen yabancı teknik direktörlerin arasında en çabuk uyum sağlayıp takımın kimyasını geliştiren performansıyla beraber sorumluluk alan futbolcularıda arttırdı. Beşiktaş Sergen'in emekliliğinden beri doğru bir 10 numara bulamadıkları için istikrarlı bir sorumluluk alan futbolcuları bu seneye kadar hemen hemen hiç olmadı. 2003 - 2008 seneleri arasında yakaladıkları iki şampiyonluğun arasındaki 4 senelik zamanda ligde birinci sırada yer almalarının seyrek olmasının nedenlerinden en önemli unsur budur.
Arda'dan sonra Milan Baros'da sakatlıklığa kurban düştükten sonra geçen senede görüldüğü gibi takımda çok ciddi gol sıkıntıları yaşanmaya başlandı. Geçen sezon taraftar korkusundan yarım sezonda takımın en fazla gol atan oyuncusu Shabani Nonda'yı gönderip artık dörtüncü baharını yaşamakta olan Kewell'a güvenmenin etkileri hala hissedilmekte. Transfer döneminde daha önce hiç süper lig maçı oynamamış Mehmet Badtal'ı tek forvet Milan Baros'un yedeği olarak alınması ve Baros gibi sık sakatlanan bir futbolcuya bu kadar güvenilmesi bir faciya niteliğinde. Bir sigorta şirketi sezon öncesinde Galtasaray'ı değerlendirse işin içinden çıkamazdı. Misimovic, Pino ve İnsua transferleri isim olarak belirli takımlara katkı sağlıyabilirler, fakat Galatasaray'da sırf günü kurtarma ve taraftar tepkisini azaltma amaçlı transfer edildikleri için bu futbolculardan bir katkı beklemek gerçekçi olmaz. Takımın içinde çok az bulunan güçlü ve sorumluluk alan futbolcular teker teker sakatlık katiline kurban düştükçe takımdaki gerilim oldukça artmakta, fakat sonunda küçük bebeği kurtarıcak cesur bir kahramanın çıkacağına inanmak çok zor.
(Rijkaard konusunda tek bir cümle daha yazmak istiyorum. Hollanda'nın hırçın çocuğu (1990 Dünya Kupasın'da Hollanda - Almanya maçında Rudi Völler'in suratına tükürdükten sonra bu lakabı almıştı) Galatarasay'a geldiğinden beri hiç bir futbolcu performansını geliştirememekle beraber bir çok futbolcuda gerileme olduğunu görüyoruz.)
1) Esmer pazılı grup lideri: her zaman en iyisini yapar ve her türlü zombi,vampir,öcü,yaratık,deliye karşı gelebilecek güçtedir. Bu özellikleri yüzünden ilk öldürülen kişi bu karakter olur (İlginç olan bu karakterin en basit şekilde öldürülmesidir).
2) Sarışın mavi gözlü kız: Dünya'dan haberi olmayan hatta Dünya'nın bile bir saç spreyi markası olduğunu zanneden, bikini giyen bir kızı bile kapalı gösteren giyimlere sahiptir. Güzel ve çekici olduğu için sonlara doğru öldürülür, bir ayıdan daha güçlü ve bir çitadan daha hızlı olan korkunç karakterler nedense bu narin kızımızı asla yakalayamazlar. Filmin sonuna doğru yakalanıp öldürüldüğünde seyirciler zevkten çıldırırlar.
3) Sarışın mavı gözlü kızın erkek versiyonu sevgilisi.
4)Esmer kıza kesik ezik şişman: Her zaman yüzünde sivilceler olur. Hikaye akışında ne olursa olsun şaşkınlıkla ve korku içinde tepkiler verir. Filmden çok gerilen izleyicilere ara vermek amaçlı yaratılmıştır ve hayatta kalma mücadelesinde hiç bir katkısı olmamakla beraber kendisi yüzünden en az iki kişi ölmüştür. Esmer kıza kesiktir fakat kendi ezikliğine ve Where is Waldo gözlüklerinin arkasına saklanarak filmin sonuna doğru sevdiği kız için kendini feda eder. Bu karakter öldüğünde seyirci önce bir üzülür, sonra bu saçma karakterden kurtuldukları için kendinden geçer.
5) Esmer pazılı erkeğin kız versiyonu sevgilisi: Hollywood filmi ise sonunda bütün kötüleri öldürüp kucağında kurtardığı bebekle kanlar içinde kaçar, Rus filmi ise kurtuluşun olamayacağını anlayıp kapının arkasındaki yaratık içeriye girmeden hazin sonuna kendini hazırlar, Fransız filmi ise filimde ne kadar pisikopat, deli, öcü, hortlak, büyücü, zombi, vampir, manyak, Nuri Alço, mutant varsa sevişir.
Bu kadar derin korku filimleri analizine girmemin sebebi aynı hikaye formatını bu sene Galatasaray'da görüyorum. Rijkaard tartışmaları ve hayretler edici iki sene üst üste aynı hataların yapıldığı plansızlıklardan bahsetmek istemiyorum. Bunun yerine Galatasaray'daki mevcut durumun tam bir Florya testere katliamını andırdığı hakkında yazıcam. Yukarıda bahsedilen hikaye daha korkunç olsun diye öldürülen ve asla yerini alabilecek birinin olmaması sarı kırmızılı ekipde Arda sakatlandıktan sonra başladı. Her takımın bir yıldızı ve en fazla sorumluluğun düştüğü bir futbolcu vardır, fakat bu futbolcu sakatlandıktan sonra bu kadar atak yollarında ve duran top kullanımlarında (Sabri'nin tek kişilik baraja topu nişanlaması) bu kadar zorlanmamalı. Galatasaray ligin 7inci haftası itibariyle en çok korner kullanan takim, fakat Arda sakatlandıktan sonra kornerlerden hiç bir gol kaydedemediğini görüyoruz. Arda'nın görevini üstlenicek kimsenin olmaması ve onun yerini doldurması için alınan futbolcuların formsuz ve isteksiz oluşlarında teknik kadronun büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. Takım içinde en önemli unsur sorumluluk alan futbolcuların sorumluluk almaktan korkan futbolculardan daha fazlası olmasıdır. Fenerbahçe'nin Alex oyundan çıktıktan sonra geriye çekilip ileri alanda top tutamamasının nedeni ileride top tutup sorumluluk alıcak istikrarlı futbolcularının olmamasındandır. Beşiktaş bu sene Guti, Quaresma ve Schusterin son senelerde Türkiye'ye gelen yabancı teknik direktörlerin arasında en çabuk uyum sağlayıp takımın kimyasını geliştiren performansıyla beraber sorumluluk alan futbolcularıda arttırdı. Beşiktaş Sergen'in emekliliğinden beri doğru bir 10 numara bulamadıkları için istikrarlı bir sorumluluk alan futbolcuları bu seneye kadar hemen hemen hiç olmadı. 2003 - 2008 seneleri arasında yakaladıkları iki şampiyonluğun arasındaki 4 senelik zamanda ligde birinci sırada yer almalarının seyrek olmasının nedenlerinden en önemli unsur budur.
Arda'dan sonra Milan Baros'da sakatlıklığa kurban düştükten sonra geçen senede görüldüğü gibi takımda çok ciddi gol sıkıntıları yaşanmaya başlandı. Geçen sezon taraftar korkusundan yarım sezonda takımın en fazla gol atan oyuncusu Shabani Nonda'yı gönderip artık dörtüncü baharını yaşamakta olan Kewell'a güvenmenin etkileri hala hissedilmekte. Transfer döneminde daha önce hiç süper lig maçı oynamamış Mehmet Badtal'ı tek forvet Milan Baros'un yedeği olarak alınması ve Baros gibi sık sakatlanan bir futbolcuya bu kadar güvenilmesi bir faciya niteliğinde. Bir sigorta şirketi sezon öncesinde Galtasaray'ı değerlendirse işin içinden çıkamazdı. Misimovic, Pino ve İnsua transferleri isim olarak belirli takımlara katkı sağlıyabilirler, fakat Galatasaray'da sırf günü kurtarma ve taraftar tepkisini azaltma amaçlı transfer edildikleri için bu futbolculardan bir katkı beklemek gerçekçi olmaz. Takımın içinde çok az bulunan güçlü ve sorumluluk alan futbolcular teker teker sakatlık katiline kurban düştükçe takımdaki gerilim oldukça artmakta, fakat sonunda küçük bebeği kurtarıcak cesur bir kahramanın çıkacağına inanmak çok zor.
(Rijkaard konusunda tek bir cümle daha yazmak istiyorum. Hollanda'nın hırçın çocuğu (1990 Dünya Kupasın'da Hollanda - Almanya maçında Rudi Völler'in suratına tükürdükten sonra bu lakabı almıştı) Galatarasay'a geldiğinden beri hiç bir futbolcu performansını geliştirememekle beraber bir çok futbolcuda gerileme olduğunu görüyoruz.)
6 Ekim 2010 Çarşamba
Matam Prensi
Doğu Avrupa ve İspanya sahillerinden gelen öldürücü mikroplar yüzünden uzun süredir gol yollarında iltihap bulunan Fenerbahçe Fransa'nın lider ilaç firmasının, Senegal'in Matam kasabasında bulunan özel Niang bitkisinden yaptığı antibiotik ilacı ile sağlığına kavuşmayı başardı. Matam Senegal'in Senegal nehirinin kıyısında bulunan, pek çok kum fırtınalarına marus kalan 200,000 kişilik küçük bir kasaba. Matam kasabasının sokaklarından İstanbul'un en büyük stadlarında top koşturan Mamadou Niang Fenerbahçe'nin adeta ilacı olmuş durumda. Galatasary gibi Fenerbahçe'nin de uzun süredir forvet sıkıntısı çektiği bir gerçek. Herşeye rağmen Fenerbahçe'ye gelen yabancı teknik direktörlerin ne olursa olsun Semih'i tercih etmemelerinin nedenini sadece yabancı hayranlığına bırakmamak gerektiğini düşünüyorum.Bu kadar beceriksiz ve kötü formda santraforlar varken yinede hiç bir teknik adamın Semih'i tercih etmemesinin nedeni aynı zamanda oyuncunun antrenmanlardaki performansı ve hocalara verdiği güven olabilir.
Gündeme bakarsak genelde seyirciye yönelik bir oyun sergilediği için Quaresma ligimizde en çok bahsedilen futbolcu diyebiliriz. Fakat rakamlara bakarsak aslında Niang'ın takımına Q7den daha fazla katkıda bulunduğu gerçeğinide görmüş oluruz. Niang oynadığı 7 maçda (6sı ilk onbir olmak üzere) tam 7 gol atıp şu anda gol kralığında bulunmakta, Q7 ise oynadığı 14 resmi maçta 4 gol atmış bulunuyor. Mamadou aynı zamanda kariyerinin en uzun dönemini Fransa'da geçirirmekle beraber, önceleri sağ kanatta görev alıp sonradan santrafor mevkisine geçen bir futbolcu. Bu kadar kısa dönemde gollerini atmaya başlaması alışma döneminin doğru bir kafa yapısıyla ne kadar az olabileceğininde bir göstergesidir. Alex bir takımda varken 90 yaşındaki dedem bile sokağın köşesindeki bakkala gidermiş gibi yapıp bir Ümit Karan Süpermen uçuş kafasıyla gol atabilir diye düşünüyorum. Fenerbahçe'liler uzun süre peşinden koşulup gelmiyen Asamoah Gyan'ın Sunderland'deki gol kaçırma şovlarını gördükten sonra uzun bir "Oh" çekebilirler.
Son iki senedir İngiltere ve diğer önde gelen Avrupa liglerinde uygulamaya konulan kontratlı futbolcu sınırlamasından sonra ligimizde daha önce görmediğimiz fazlalıkta Avrupa'dan futolcular görmeye başladık. Geçtiğimiz iki senede Giovanni Dos Santos, Lucas Neil, Harry Kewell, Daniel Guiza, Quaresma, Yobo, Misimovic, Stoch, Dia, Guti ve Niang gibi futbolcuların hepsi Avrupa'nın önde gelen kulüplerinden geldiler. Eskiden en fazla ikinci sınıf Doğu Avrupalı futbolcuları getirebilirken artık Avrupa gol kralları ve kupalar kaldırmış futbolcular gelmekte liglerimize. Bir de liglerinde ilk on birde oyniyan ve aktif olan futbolcuların transferlerini arttırabilirsek kalitemizi ikiye katlarız Çoğu konuda olduğu gibi bir adım geri atıp ülkemizdeki futbolun geldiği konuma bakarsak ne kadar ilerlediğimizi görebiliriz.
Gündeme bakarsak genelde seyirciye yönelik bir oyun sergilediği için Quaresma ligimizde en çok bahsedilen futbolcu diyebiliriz. Fakat rakamlara bakarsak aslında Niang'ın takımına Q7den daha fazla katkıda bulunduğu gerçeğinide görmüş oluruz. Niang oynadığı 7 maçda (6sı ilk onbir olmak üzere) tam 7 gol atıp şu anda gol kralığında bulunmakta, Q7 ise oynadığı 14 resmi maçta 4 gol atmış bulunuyor. Mamadou aynı zamanda kariyerinin en uzun dönemini Fransa'da geçirirmekle beraber, önceleri sağ kanatta görev alıp sonradan santrafor mevkisine geçen bir futbolcu. Bu kadar kısa dönemde gollerini atmaya başlaması alışma döneminin doğru bir kafa yapısıyla ne kadar az olabileceğininde bir göstergesidir. Alex bir takımda varken 90 yaşındaki dedem bile sokağın köşesindeki bakkala gidermiş gibi yapıp bir Ümit Karan Süpermen uçuş kafasıyla gol atabilir diye düşünüyorum. Fenerbahçe'liler uzun süre peşinden koşulup gelmiyen Asamoah Gyan'ın Sunderland'deki gol kaçırma şovlarını gördükten sonra uzun bir "Oh" çekebilirler.
Son iki senedir İngiltere ve diğer önde gelen Avrupa liglerinde uygulamaya konulan kontratlı futbolcu sınırlamasından sonra ligimizde daha önce görmediğimiz fazlalıkta Avrupa'dan futolcular görmeye başladık. Geçtiğimiz iki senede Giovanni Dos Santos, Lucas Neil, Harry Kewell, Daniel Guiza, Quaresma, Yobo, Misimovic, Stoch, Dia, Guti ve Niang gibi futbolcuların hepsi Avrupa'nın önde gelen kulüplerinden geldiler. Eskiden en fazla ikinci sınıf Doğu Avrupalı futbolcuları getirebilirken artık Avrupa gol kralları ve kupalar kaldırmış futbolcular gelmekte liglerimize. Bir de liglerinde ilk on birde oyniyan ve aktif olan futbolcuların transferlerini arttırabilirsek kalitemizi ikiye katlarız Çoğu konuda olduğu gibi bir adım geri atıp ülkemizdeki futbolun geldiği konuma bakarsak ne kadar ilerlediğimizi görebiliriz.
2 Ekim 2010 Cumartesi
Kocaman bir I am Legend
Matematik ve rakamlar istek de istemesek de hayatımızın en önemli parçaların dan biridir. Farklı kültürler de bu rakamların uğurlu ya da uğursuz oldukları kan davasına kadar gidebilir. Örneğin sekiz numarası Çin kültürün de şans ve uğuru temsil eder. Çin'lilerin inanışlarına göre sekiz rakamını ikiye bölürseniz iki eşit daire ye bölünürerek eşitliği ve denge yi gösterir. Ayrıca sekiz rakamı Çın'ce de "Ba" olarak telaffuz edilir ve aynı lisan da zenginlik olarak anlaşılan "Fa" kelimesine çok benzer. İş yerleri adreslerini ve telefon numaraların da sekiz rakamı olması için ciddi yatırımlar yaparlar. Aynı zaman da bireysel olarak son dört rakamı sekiz le biten bir telefon numarası geçen sene 2,000 Euro'ya satılmıştı. Bu düşünce yapısında Fa notasının fazla bulunduğu melodilerinde tercih edilmesi de çokda şaşırtmamalı. Günümüze gelirsek Fenerbahçe için uğurlu rakamın altı rakamı olduğuda Kasımpaşa maçında kanıtlanmıştır. Takım özellikle Avupa'da aldığı kötü sonuçlardan sonra karamsar bir tablo çizmeye başlamışken Fenerbahçe'nin ruhunu yine en kötü zamanda GS ruhunun bulunduğu Ali Samiyen uyandırmıştır.
Fenerbahçe'nin almış olduğu farklı galibiyetler elbette güzel, fakat takımın kimyasında ve yardımlaşmada bazı sorunları da görmemek mümkün değil. Futbolcuların maç sırasında ve gol sonralarındaki davranışlarından takım içerisinde küçük gurupların olduğunu bir gerçek. Amerikan gençlik filmlerindeki liselerde de görebildiğimiz bu guruplaşmaların benzerlerini Fenerbahçe'de görüyoruz. Örneğin lise ortamında hep hocanın beğenisini kazanmaya çalışan, kendi notunu kurtarıp hep ön sırada oturan öğrenciler olur. Bu hoca yağcısı öğrenciler arasında her ortamda görülen, şişmanın yanında daha güzel gözükmek istiyen anti-şişman bir kız bulabiliriz (Burada nasıl Guti,Alex ve Yattara gibi isimler adeta bir sanatçı gibi futbol oynuyorsa, Ankara'lı Turgut'un hit bestesi olan I am sorry şarkısını söylermişcesine sahada oyniyan anti-sanatçı futbolcular bulmakda mümkün). Sınıfın arka sıradaki abisi genelde en az iki sene sınıfta kalmış, son yazmaya çalıştığı kız mesajına cevap vermediği için sinirini çıkarıcak yer arıyan, en son bir hafta önce traş olmuş ve bu pis sakallarıyla bütün okula arka sıralardan dehşet saçan, sınıfın kendi kendini reisi ilan etmis öğrencisidir. Bu tür kabadayı ve sınıfın ağır ağabeyleri konumundakiler minibüslerin abisi konumundadırlar ve sırf kendi egolarını tatmin etmek için kendinden güçsüz gördüğü okula yeni gelmiş öğrencilere terör estirirler. Bunların hepsinin arasında bütün guruplara kendini kabul ettirmek isteyen fakat kendi ezikliğine çoktan yenilmiş ana baba hatırına okula alınmış sempatik karakterlerde yok değil. Bu öğrenciler nerede kendiyle alakasız bir gol sevinci, bir foul itirazı, bir duran topta esanında çakma Cristiano Ronaldo duruşu varsa yapıp ortadan kaybolurlar. Genelde okul bittikten sonra yıllıklara bakıldığında bütün fotoğraflarda arka plandadırlar, fakat kimse bu esrarengiz ve bütün sene boyunca hiç bir şey yapmamış çocuğu tanıyamaz.
Gelelim sınıfın hocası Aykut hocaya. Kenardaki yüz ifadesinden takımı sekizinci golü atsa bile hiç bir şekilde taviz vermeyen Aykut hocanın Kel Mahmut'u bile çırak çıkarıcak bir hali oluyor. Bir kaç sene önce sinemalarda oyniyan Will Smith'in baş rol oynadığı I am Legend filminde ana karakterimiz New York'ta tek başına yaşamaktadır. Geceleri mutasyona uğramış şehir sakinleri ortaya çıkıp kendisini super seçim bir hamburger menüsüne çevirmek istedikleri için eve kapanır ve sadece gündüzleri köpeğini gezdirir. Filmin bir sahnesinde hayatta kalmayı başaran bir çocuk ve kadınla tanıştığında insanlarla ilişki kurmayı o kadar unutmuşturki hangi reaksiyonları ne zaman vericeğini bilemeyen bir hal almıştır. Aykut hoca bana bu durumdaki bir adamı anlatıyor. Sanki kenarda Albert Camus'un yabancısını ya da Castaway filminde en iyi arkadaşı voleybol topu olan Wilson'la ıssız bir ada da kalmış Tom Hanks'i oynarmışcasına reaksiyonlarını anlamak mümkün değil...
Fenerbahçe'nin almış olduğu farklı galibiyetler elbette güzel, fakat takımın kimyasında ve yardımlaşmada bazı sorunları da görmemek mümkün değil. Futbolcuların maç sırasında ve gol sonralarındaki davranışlarından takım içerisinde küçük gurupların olduğunu bir gerçek. Amerikan gençlik filmlerindeki liselerde de görebildiğimiz bu guruplaşmaların benzerlerini Fenerbahçe'de görüyoruz. Örneğin lise ortamında hep hocanın beğenisini kazanmaya çalışan, kendi notunu kurtarıp hep ön sırada oturan öğrenciler olur. Bu hoca yağcısı öğrenciler arasında her ortamda görülen, şişmanın yanında daha güzel gözükmek istiyen anti-şişman bir kız bulabiliriz (Burada nasıl Guti,Alex ve Yattara gibi isimler adeta bir sanatçı gibi futbol oynuyorsa, Ankara'lı Turgut'un hit bestesi olan I am sorry şarkısını söylermişcesine sahada oyniyan anti-sanatçı futbolcular bulmakda mümkün). Sınıfın arka sıradaki abisi genelde en az iki sene sınıfta kalmış, son yazmaya çalıştığı kız mesajına cevap vermediği için sinirini çıkarıcak yer arıyan, en son bir hafta önce traş olmuş ve bu pis sakallarıyla bütün okula arka sıralardan dehşet saçan, sınıfın kendi kendini reisi ilan etmis öğrencisidir. Bu tür kabadayı ve sınıfın ağır ağabeyleri konumundakiler minibüslerin abisi konumundadırlar ve sırf kendi egolarını tatmin etmek için kendinden güçsüz gördüğü okula yeni gelmiş öğrencilere terör estirirler. Bunların hepsinin arasında bütün guruplara kendini kabul ettirmek isteyen fakat kendi ezikliğine çoktan yenilmiş ana baba hatırına okula alınmış sempatik karakterlerde yok değil. Bu öğrenciler nerede kendiyle alakasız bir gol sevinci, bir foul itirazı, bir duran topta esanında çakma Cristiano Ronaldo duruşu varsa yapıp ortadan kaybolurlar. Genelde okul bittikten sonra yıllıklara bakıldığında bütün fotoğraflarda arka plandadırlar, fakat kimse bu esrarengiz ve bütün sene boyunca hiç bir şey yapmamış çocuğu tanıyamaz.
Gelelim sınıfın hocası Aykut hocaya. Kenardaki yüz ifadesinden takımı sekizinci golü atsa bile hiç bir şekilde taviz vermeyen Aykut hocanın Kel Mahmut'u bile çırak çıkarıcak bir hali oluyor. Bir kaç sene önce sinemalarda oyniyan Will Smith'in baş rol oynadığı I am Legend filminde ana karakterimiz New York'ta tek başına yaşamaktadır. Geceleri mutasyona uğramış şehir sakinleri ortaya çıkıp kendisini super seçim bir hamburger menüsüne çevirmek istedikleri için eve kapanır ve sadece gündüzleri köpeğini gezdirir. Filmin bir sahnesinde hayatta kalmayı başaran bir çocuk ve kadınla tanıştığında insanlarla ilişki kurmayı o kadar unutmuşturki hangi reaksiyonları ne zaman vericeğini bilemeyen bir hal almıştır. Aykut hoca bana bu durumdaki bir adamı anlatıyor. Sanki kenarda Albert Camus'un yabancısını ya da Castaway filminde en iyi arkadaşı voleybol topu olan Wilson'la ıssız bir ada da kalmış Tom Hanks'i oynarmışcasına reaksiyonlarını anlamak mümkün değil...
21 Eylül 2010 Salı
Batman Süpermene Karşı
Derbi aynı şehirdeki iki takımın karşı karşıya gelişi anlamına gelir. Fakat bu terim seneler geçtikçe aynı şehirden çok aynı güçlük seviyesin de olan iki takımın oynadığı maçlara tekabül etmeye başladı. Çizgi roman aleminin de derbi niteliğindeki iki ismi kesinlikle Batman ve Süpermen karakterleridir. Bu iki karakter kendi kişilikleri ve Dünya’ya bakış açıların dan dolayı Pazar günü oynanan Beşiktaş – Fenerbahçe takımlarını andırır bana. Konuya derin girmeden önce de milletimiz için derbi maçlarının neden bu kadar önemli olduğuna dair bir kaç tespitimi paylaşmak isterim. Avrupa’daki bir çok derbi niteliğindeki maçlar da herşeyden önce taraftarların aklın da 6 puanlık bir avantaj yakalamak ve şampiyonluk yarışın da öne geçmek vardır. Batı ülkelerindeki hedefe kilitlenmenin getirdiği kültürsel bir düşünce yapısına sahip olunduğu için çoğu taraftar bizim gibi duygusal bakmazlar. Aynı şekil de, Batı ülkelerin de mahalle kavramı bizimki kadar geniş ve kolektif bir yapıya sahip değildir. Bir derbi maçını tuttuğunuz takım kazandıktan sonraki günün sabahı mahalle de bir tur atıp mahallenin berberin de güç gösterisi yapıp bedava sakal traşın dan sonra, bakkal da salam tezgahının camına yapışıp jambonların üstün de tepinirmişcesine hava atmak gibisi yoktur (salam kesen bakkalın sinir yapısına ve insan dan inegöl köftesi yapma eğilimine göre bu zafer kutlamasının seviyesi değişir tabii). Şimdi bu cümleler den sonra tabiiki bu güç gösterileri 300 filmindeki Leonidas gibi “Kardeşlerim! Bu sabah kahvaltınızı iyi yapın çünkü akşam üstü cehennem de yemekyicez!” dercesine güç gösterisin den bahsetmiyorum. Ayrıca ısrarla yemek yemeyen bir çocuğa, bir anne bunu derse acaba çocukta annesine bakıp “ya anne daha yeni Friday’s de Jack Daniels soslu biftek yemiştik!” cevabını verir mi diye düşünme den duramıyor insan. Konuyu çok sapma dan özetleyim en iyisi, bizim kültür yapımız dan dolayı ve hayatın bir çok parçasını Batı ülkelerine nazaran daha dışa vurarak yaşadığımız için farklı bir duygusallıkla bakarız derbi maçlarına. Bu yüz den Bursaspor ya da Trabzonspor maçları, bu takımlar ne kadar güçlü olsa da hiç bir zaman kafalar da derbi olarak hatırlanmaz. Bunun en iyi örneğini Galatasaray – Bursaspor maçın da izledik, maç da hiç bir şekil de bir derbi havası yoktu. Fakat Avrupa liglerin de daha yeni şampiyon olmuş bir takıma karşı oynamak çoğu zaman bir derbi maçı kadar önem taşır.
Şimdi gelelim süper kahramanlara. Beşiktaş her zaman halkın takımı olarak anımsatılmıştır. Batman gibi halk dışın da bulunan özel güçlere sahip değildir ve hep kendi imkanlarıyla gücünü kazanmıştır. Aynı zaman da karanlıklar prensi gibi hırçındır, asabidir ve komplekslidir (Recep İvedık oldu ama kesinlıkle istek dışı) Kendini halktan ayrı bir yere koymaz ve yarışma da hepimiz varız der. Duygusaldır ve en ufak bir gerginlik de adamın azını burnunu soru sorma dan dağıtır. Fenerbahçeye gelirsek her zaman kendini diğer büyükler den ayrı görmüstür. Taraftar için bile derbi galibiyetleri Anadolu takımlarına alınan sonuçlar dan çok daha önemlidir. Süpermen gibi rakiplerine yukar dan bakmayı sever ve hep ben ve “diğerleri” vardır aklın da. Halkın takımı olarak gösterilmez çünkü parasal olarak, tesis olarak ve ailevi güçlerin den dolayı imkanları rakiplerine göre daha fazladır. Dünya da onunla kafa tutucak bir rakip yoktur çünkü o superdir ve yenilmezdir, fakat her zaman unuttuğu şey zayıf noktasının krypton isimli ufak bir yeşil kaya parçası olduğudur. Pazar akşamı bu iki süper kahramanın kavgasına şahit olduk. Tam tatmin edici olmasa da üst düzey mücadele iceren şık bir futbol izledik.
Aykut hocaya ne kadar destek olmak istesem de yaptığı değişiklikleri anliyamıyorum. 4-3-3 sistemini getiricem dedi ve bu düşünceye göre “koşmiyan” Alex’i saha dışına alıyor. Buraya kadar kabul, fakat sonra sistem de hiç bir değişikliye gitme den sanki daha iyi bir Alex varmış da onu sahaya alıyormuşcasına bir düşünce var kafasın da. Fenerbahçe gerçekten 5-6 net pozisyon kaçırdı demekki Kezman’nın laneti gol krallarını etkilemeye devam ediyor (Kezman diyorum çünkü 2006-2007 sezonun daki bir maç esnasın da dizlerine çöküp kutsal ruhu çağırırmışcasına “Help me!” diye haykırırken büyü yaptığı kanaatin deyim) Fenerbahçe klasik bir şekil de atamiyana atarlar tuzağına düştü (ya da kazamayana atarlar) fakat ikinci yarı boyunca Beşiktaş’ın ataklarına cevap veremeyen, Christian’dan sanki Hulk’a dönüşüp adeta etten duvar örmesini beklemek takıntımıdır yoksa tecrübesizlik mi?
Beşiktaş’a gelirsek gerçekten son sezonlar ciddi yönetim hatalarıyla çalkalanan, iki sene önce kazandığı şampiyonluğu bile gönüller de soru işaretleriyle kutluyan takım bir den bire Avrupa’da ses getirebilecek bir seviyeye geldi. Aslın da büyük bir kumar oynayıp istediği kartları aldı diye biliriz. Sezon başın da Real Madrid’in iki tane göz bebeğini alan iki takım dan biri Schalke ve Beşiktaş’tı. Schalke, Raul’u alarak Beşiktaş’ın Guti’sin den daha ön plan daydı dersek çok da yalan söylemiş olmayız umarım. Fakat gelin görünki şu an itibariyle Raul’lu Schalke Bundesliga’da oynadığı 4 maçın hepsini kaybedip sıfır puanla son sıra da yer alırken, Beşiktaş istikrarlı bir futbol sergilemekte. Fakat tabiiki Beşiktaş’ın sorunları da yok değil. Quaresma çok iyi işler yapıyor ve Guti’de sonun da aranan 10 numara olduğunu fazlasıyla gösterdi. Fakat bu iki oyuncuya bu kadar bağlı olmak ileri de sorunlar yaratabilir. Ayrıca bu ikiliye destek ve oyun stillerine uyum açısın dan takım arkadaşlarının şimdilik yeterli olmadığı bir gerçek. Beşiktaş maç boyunca üstünlük kurmasına rağmen bu kadar az pozisyon bulması hem Fenerbahçe’nin geçen sene den kalma savunma daki başarısı hem de bu iki oyuncuya yeterli desteğin gelmemesin den yanadır. Schuster’i eleştireceğim en büyük konu (Hakan Arıkan’la başlamak ve Necip’i oynatmamak dışın da) defansına ısrarla ofsayt taktiği uygalamasıdır. Defanstaki oyuncuları özellikle Ferrari varken oyunu bu kadar iler de tutmaya yönelik özelliklere sahip değiller. Özellikle Dia ve Niang gibi hızlı forvetler den oluşan bir forvet hattına çok fazla gol pozisyonu vermelerinin sebebi de bu neden dendir.
Batman ve Süpermen bize sonuçta mücadele seviyesi yüksek ve iki kahramana yakışır bir derbi maçı izlettiler. Batman başta yaralanıp yenilicek gibi dursa da, pes etme den ikinci devre yırtık maskesini çıkarma dan Süpermen’i yavaşlatıcak saldırıyı gerçekleştirdi ve Krypton’dan kaçabilmeyi başardı. Süpermen ise kendı gezegenin deki her zaman üstünlüğünü koymayı başardı fakat en büyük zaafı olan Krypton taşına (Guiza’nın gol kaçırma laneti) yenik düşerek ezeli düsmanı Batman’nin kaçmasına izin verdi.
Bir diğer derbi ve süper kahramanlar kiyaslamasın da birlikte olma dilekleriyle,
Marsyas
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

