"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

13 Nisan 2011 Çarşamba

KONUK YAZAR KÖŞESİ : Rıdvan Nicolas Erdem’den, “Fransa’da Futbol”

Bu hafta “Konuk Yazar” köşemizde, Fransa doğumlu Rıdvan Nicolas Erdem, bizi çok iyi bildiği bir konuda, “Fransa’da futbola nasıl bakıldığı” konusunda aydınlatıyor. Sevgili Kardeşimizin, “Sorularımıza – Cevap” şeklinde kaleme aldığı, yer yer de Fransa’daki futbol anlayışı ile ülkemizdeki futbol anlayışının karşılaştırmalarını yaptığı bu güzel yazısını, ilgi ve beğeni ile okuyacağınız inancındayız.

FRANSA’DA FUTBOL

SORU : Fransa Ligi’nde futbol nasıl oyananıyor ? Bizim ligimize göre en büyük fark nedir ?



RNE : Fransa ligini Türkiye liginden ayıran temel özelliklerden biri, “oyun hızı”dır. Özellikle son yıllarda, Fransa’da başarıya ulaşan takımların ortak özelliğinin topu ileriye hızlı taşımalarından geldiğini söyleyebilirim. Şampiyonluk mücadelesi veren takımların neredeyse tümünde bu tarz oyuncuların ön plana çıktığını görüyoruz.


Olympique Lyonnais, yani “Lyon” adıyla bildiğimiz kulüp, bu anlamda yıllarca kanatlarında topu taşıyan oyuncular olarak, Florent Malouda ve Sidney Govou’yu kullandı. Bu oyun anlayışı o kadar başarılıydı ki, “Alexvari” oynuyor diyebileceğimiz Juninho bu takımda yıllarca yer aldı. Tabiri caizse, oyun içerisinde hamallık görevini arkasında ve yanında oynayan oyuncular üstlendiği için, Juninho’nun oyunu hızlandıran, takımı birden ileriye doğru sürükleyen pasları ve oyun zekası, Olympique Lyon’u yenilmez armada haline getirdi Ligue 1’de.


Lyon’un rakipleri Olympique de Marseille, Paris Saint Germain ve Girondins de Bordeaux takımlarında da oyun mantalitesi global olarak yine çok farklı değil. Günümüzden örnek verelim bu sefer ; mesela Marseille : Yine kanatlarda topu ileriye hızlı taşıyan oyuncular görüyoruz. Mathieu Valbuena, Baky Koné gibi örneğin. Bordeaux’da Gouffran, Wendel, Trémoulinas aklıma gelen diğer örnekler. Kısacası, Fransa liginde başarılı olmak için gerekli olan temel malzemeler,  saha içinde “lider” özellikleri taşıyan bir oyun kurucu, onun yükünü hafifletecek “yardımcı erkek oyuncu” rolünde orta sahalar ve topla hızlı bir şekilde mesafe kat edebilen kanat oyuncuları. Yıllardır bu oyun tarzını milli takımlarına da yerleştirdiklerinden dolayı, alt yapılarından bu tarz oyuncular bulmakta çok zorlanmıyor Fransız Takımları. Zaten dikkatli bakarsak, saydığım oyuncuların çoğu fransız kökenli oyuncular.


SORU : Fransa Ligi'nin en önemli takımları Lyon, PSG, Marsille ve son senelerde de Lille olarak gözüküyor. Bu takımların istikrarlı başarısının arkasındaki şey nedir ? Yönetimler bizim büyük takımlarımıza göre daha mı profesyonel ?


RNE : Profesyonellik anlayışı konusunda gezegenler kadar fark var Türk kulüpleriyle Fransız kulüpleri arasında. Bunu sırf “bizim ülkemizde de top mu oynanıyor canım !?” ya da “bak gördün mü avrupalı nasıl da yönetiyor !” demek için söylemiyorum. Başarının sadece istikrarla geleceğini idrak etmiş durumda Fransız Takımları. Örneğin, 7 sene üst üste sampiyon olup ligin tozunu attıran Olympique Lyonnais, bu seriyi yakalamadan önceki 3 sezonda, önce iki kez üst üste 3 üncü, ardından bir kez 2 nci sırada tamamladı ligi. 3 yıl boyunca şampiyonluğa oynayıp sonunda hüsran yaşadılar, ama yılmadılar. Her sene üzerine koyup kararlı bir şekilde devam ettiler, bu da 7 yıllık muhteşem bir seri getirdi. İstikrar konusunda dile getirmek istediğim şey sadece teknik direktör değil. Yönetiliş biçiminde bir istikrar gösterdi kulüp. Hep aynı mantaliteyi koruyarak bugünlere geldiler. Aynı örnekler Bordeaux ve Marseille için de geçerli. Bordeaux’da 2007’de Laurent Blanc göreve geldi, 2008’de ligi ikinci bitirdiler, ertesi sezon şampiyon oldular. Marseille, 2007’de ve 2009’da gelen ikincilikler ve 2008’de gelen üçüncülüğün ardından, geçtiğimiz sezon 92 senesinden beri beklediği sampiyonluğa kavuştu. Bu sezon da Lille’le beraber şampiyonluğun en büyük favorilerinden biri. İstikrar sadece teknik direktör demek değildir. İstikrar, bir kulüpte uzun vadeli projeler yaratıp, yarı yolda sil baştan yapmadığınız zaman yakalayabileceğiniz bir şeydir. Maalesef Türkiye’de bunu yapabilecek büyük bir takım çıkmadı bugüne kadar. Düzensizliği düzen olarak seçtiğimiz için, bu ortam Milli Takımımız’a da olumsuz yansıyor. Bugüne kadar elde ettiğimiz başarıların neredeyse hiç biri organize olarak gelişmiş bir projenin ürünü değildir. Galatasaray’ın birinci Fatih Terim dönemindeki yükselişini ve 2002 Dünya Kupası’nda gelen 3. lüğü bunların dışında tutuyorum.


SORU :  Fenerbahçe, özellikle bu sene Fransa Ligi'nden oyuncular almaya karar verdi. Bunun en önemli nedenlerinden biri Aykut hocanın istediği tip hızlı ve çevik Afrikalı oyuncuların bu ligde bulunması. Öncelikle bunu doğru buluyor musun? Fransa'daki kulüplerin transfer politikaları nasıl işliyor ?


Hep istediğim bir şeydi Fenerbahçe’nin doğduğum ülke Fransa’da adını duyurması. Umarım yapılan bu transferler, “haydi gidelim Fransa’dan bir kaç kara çocuk getirelim, tazı gibi koşsunlar” mantığıyla değil de, bilinçli bir şekilde yapılmıştır. Mamadou Niang transferi, Türkiye’deki futbolseverlerin, Fransa futbolu ve özellikle Marseille hakkında fazla bilgi sahibi olmayan kesimin tahmin edemeyeceği kadar büyük bir yankı uyandırdı Fransa’da. Fenerbahçe Niang’i transfer ederek, tam manasıyla Marseille’in ciğerini söktü diyebiliriz. Teknik Direktör Dider Deschamps katıldığı bir futbol programında, bu transfer için düşünceleri sorulduğu zaman, gözleri dolu bir şekilde “O benim kaptanımdı…!” dedi. Taraftarlar Niang’ı, o çok sevdikleri kaptanlarını yuhalayarak uğurladılar. Forumlarda, gazetelerde, hep Mamadou Niang’ın bu transferi sadece para için kabul ettiği ön plandaydı. Zaten lig başladıktan sonra Niang gollerini atmaya başlayınca, her hafta sonu Fransa’nın 1 numarali tv kanalında yayınlanan futbol programında Fenerbahçe’den bahsedilir oldu.


Fransa’da transfer yapmak, futbol konusunda gelişmis olan diğer ülkelerden biraz daha zor. Adil Oyun (fair play) çerçevesinde yapılan düzenlemelerden dolayı, Fransız kulüpleri İngiliz, İspanyol ya da İtalyan rakipleri gibi fahiş fiyatlara oyuncular alamıyorlar. Son dönemlerde Ligue 1, üst düzey liglere transfer olmak için “tramplen” işlevi görmekte : Franck Ribéry, Florent Malouda, Karim Benzema, Mathieu Flamini akla gelen ilk isimler.


SORU : Fransa'da futbol kültürü nasıl bir şey ? Oradan gelmiş biri olarak insanların futbola bakışlarını nasıl buluyorsun? Bizimle kıyaslarsan ne daha iyi, ne daha kötü sence ?


RNE : Fransa’da futbolun çok önemli bir yeri olsa bile, okullarda istisnasız tüm sporları çocuklara deneme fırsatı veren bir sistem hakim. Yani Fransa’da bir çocuk, liseyi bitirdiğinde, Judo’dan tutun, güreş, yüzme, basketbol, atletizm, voleybol, hentbol, futbol, badmington’a kadar, bireysel ve kolektif anlamda neredeyse tüm sporları denemiş oluyor. Bu da ülkenin tüm olimpik branşlarda temsil edilmesini sağlıyor. Bizim ülkemizle kıyaslanacak bir durum yok maalesef. Yani ülkemizde durum sadece futbol değil, genel olarak spor konusunda oldukça vahim Fransa’ya oranla. Örnegin Fransa’nın “Clairefontaine” diye bir futbolcu darphanesi var. 1988’de Fransa Futbol Federasyonu tarafından kurulan bu yerde, futbolcular bu Ulusal Akademi’ye küçük yaşta girip, profesyonel eğitmenlerin elinde kendilerini geliştiriyorlar. Thierry Henry, Nicolas Anelka, Jerome Rothen, William Gallas ve Ben Arfa gibi milli oyuncular bu futbol okulunun ürünüdür. Türkiye’de, bildiğim kadarıyla, henüz böyle bir girişim yok. Olsa bile, eğitmenleri nereden bulacağımızı çok merak ediyorum doğrusu.
Fransa’da futbol sokakta başlar, akademide olgunlaşır ve eğer sahaya çıkacak kadar yetenekliysen, sahada devam edersin oynamaya…


En büyük avantajlarından biri de, eski sömürgelerinden gelme ailelerin çocukları sayesinde, Dünya Karması tadında bir milli takım kurabilme şanslarının olmasıdır benim gözümde.
Eski bir söz vardır, bilenler hak verecektir: “Tüm yollar Paris’e !”


Rıdvan Nicolas ERDEM

12’YE, 6 KALA




Bundan 8 ay önce çok bilinmeyenli bir denklem olarak başlayan Süper Lig, bitimine 6 maç kala artık 2 bilinmeyenli bir denkleme dönüştü.

Çok büyük sürprizler olmadığı taktirde, Konyaspor, Kasımpaşa ve Bucaspor gelecek sezon Bank Asya Liginde olacaklar. Sürpriz, olsa olsa Bucaspor ile Sivasspor’un yer değiştirmesi olabilir ama, uzak bir ihtimal görünüyor.

Şampiyon ise belli ki, Trabzonspor veya Fenerbahçe’den biri olacak bu sezon.

Trabzonspor 2 puan daha önde Fenerbahçe’den, onun için avantaj da onda. Kalan bütün maçlarını kazanırsa –ki kazanamaması için bir neden yok- şampiyon olacak.

Ama lig puan puana biterse, ikili averajda önde olduğu için Fenerbahçe şampiyon olacak.

İki takım arasında nefes kesen bir yarış sürüyor ; her an, her şey olabilir. Sahadaki futbol oyununda, sonsuz sayıda kombinasyon, sonsuz sayıda ihtimal var. Bundan sonra iki takımın oynayacağı maçlarında her an herşeyi değiştirebilecek o kadar çok ve çeşitli etken olabilir ki, bunları şimdiden tahmin dahi edebilmemiz olası değil.

Örneğin, o gün havanın yağışlı olması nedeniyle bir defans oyuncusunun kayarak düşmesi sonucu atılacak veya yenilecek bir gol ya da o andaki rüzgar etkisiyle topun, şutu atacak olan oyuncunun ayağına 3 derece sapma ile gelmesi nedeniyle kaçırılacak veya atılacak bir gol v.b. ki, milyon tane dış etken saymamız mümkündür ama, hiç akla hayale gelmeyecek milyon + 1 inci ihtimal de çok şeyi değiştirebilecektir.

Bunlara, hakemin bir pozisyonu iyi görememesi, yanlış değerlendirme sonucu yanlış bir karar vermesi, yahut bir oyuncunun sinirlerine hakim olamayarak veya hiç bir kötü niyeti olmasa da istemeyerek yaptığı bir hareket sonucu oyundan atılması ya da her zaman stadyumlarda nöbetçi bekleyen bir çürük elma taraftarın yapacağı bir münasebetsizlik sonucu sahanın kapatılması v.b gibi, insan kaynaklı ihtimalleri de ekleyebiliriz.

“Zurna’da peşrev olmaz !”mış, artık bu iki takımın taraftarlarının ne çıkarsa bahtlarınadır.

En güzeli, bu yarışın heyecanla sürüyor olması. Yapmamız gereken de, denklemin çözüleceği  an’a kadar bu yarışı tadına vararak keyifle izlemek bence. Sonra günlerce, aylarca, yıllarca konuşacağız o izlediklerimizi. Gelecekte, çocuklarımıza, torunlarımıza da anlatacağız büyük bir olasılıkla. Sonunda yapmamız gereken de, şayet taraftarı olduğumuz takım ipi şu veya bu nedenle göğüsleyemediyse, biraz burulmakla birlikte, şampiyonu alkışlamak olmalı.

Öyle ya, bize sonuna kadar bu keyfi ve heyecanı yaşatan, geleceğe taşıyacağımız anılara vesile olan  takımlardan biri bizim takımımız ama, öbürü de Şampiyon olmuş diğer takım işte.

Taraftarı olmasak da, o da en azından bir teşekkürü hakkediyor bizden herhalde, ne dersiniz !?

Formanda Ter Olmaya Gelirken….Beşiktaş Nereye Gidiyor?


Ülkemizdeki yabancı hayranlığının en net görüldüğü yerler yabancı bir lisandan esinlenerek açılmış garip (karizmatik) isimli gereksiz pahalı restoranlardır. Bu tür yerlere genelde sosyete prestij için gelir ve boy gösterisinde bulunmayı çok severler. Sosyete klasmanına giremeyenler ise yemekleri sevmeseler de aynı ortamın içinde olmak için maaşlarının çoğunu bir akşam yemeğine yatırırlar. Bu tür yerlere girdiğiniz anda müşteriler o kadar entel pisikolojisinde olur ki konuştukları Türkçe bile sanki yabancı bir ülkede doğup daha yeni Türkiye’ye gelen göçmenlere benzer. Atmosfer ve prestij dışında bu yerlerde inanılmaz abartılmış, ismini duyduğunuzda sanki Olimpos Dağı’nda Yunan Tanrılarının yediği bir yemekmiş gibi anlatılan ‘Carne Asada Ala Carte’ gibi adlandırılmış yemekler vardır. Bir posiyonu 1 yaşında daha dişleri çıkmamış bir bebeği bile doyuramayacak kadar küçük olan bu ‘Carne Asada Ala Carte’ aslında bizim bildiğimiz ızgara külbastıdan başka bir şey değildir ! Beklentisi ilk başta çok yüksek olan müşteriler restorandan çıkarken aslında ne kadar hayak kırıklığına uğradıklarının farkına varıp bir daha gelmemek üzere mekanı terk ederler. Bu sezon Beşiktaşlıların hissettiklerini böyle bir mekandan çıkan bilinçli müşterilere benzetiyorum.

Geçtiğimiz hafta dolu dolu Galatasaray’ı değerlendirdikten sonra bu hafta biraz Beşiktaş’tan konuşmak istiyorum. Şu anda Spor Toto Süper Lig’in ilk 5 sırasında, ülkemizin 2 büyük takımı yok. Beşiktaş her ne kadar Galatasaray kadar kötü gözükmese de, bana sorarsanız sezon başındaki transferlerden yaratılan beklentiden sonra aynı G.Saray kadar hayal kırıklığı yarattı diyebiliriz. Tam kabus niteliğinde bir sezon geçti Beşiktaş için. Kaptan İbrahim gitti, teknik direktör gönderildi, Avrupa’da hüsran yaşandı ve sadece geriye kupa kaldı. Bilgisayar oyunu oynarken mutlaka kendi takımıma transfer etmek istediğim oyuncuların bir çoğunu bu sene kadrosuna kattı Beşiktaş. Özellikle PES oynarken çok hızlı ve iyi şut çekebildiği için Quaresma’yı takımıma transfer ederdim. Fakat görünüşe göre sanal dünya her zaman gerçek dünyaya tekabül etmiyor.

Benim bildiğim ve çok sevdiğim Beşiktaş Süleyman Seba’nın Beşiktaşıydı. Rakipleri kadrolarını uçuk fiyatlara aldıkları yabancılarla doldururken, alt yapıdan ve Anadolu kulüplerinden aldığı gelecek vaadeden oyuncularla milli takımımızın en önemli oyuncularına ev sahipliği yapardı. En son oynadığımız Avusturya maçında tek Beşiktaşlı’nın Avusturya takımındaki Ekrem Dağ olması gerçekten düşündürücü bir durum. Blogda yeterince Schuster’i eleştirdim o yüzden kendimi tekrarlamamak için burda onun yaptığı inanılmaz yanlışlardan bahsetmeyeceğim. Fakat ne olursa olsun Beşiktaş’ın yaptığı transferlerde her hangi bir planlama ya da hedef görmüyorum. İlk yarının sonlarına doğru Schuster’in kadroya kazandırdığı Ali Kuçik, Ersan Gülüm, Necip Uysal v.b. oyuncular vardı ve en azından genç oyuncular ile deneyimli yabancıların var olduğu bir takımda umut görüyordum. Devre arasında tekrardan takıma ne katacakları belirsiz yabancıları alıp, gençlerin bir kısmını kiralayıp, bir kısmının önünü kesince hayal kırıklığı işte o zaman başladı.

Guti ve Simao gibi futbol hayatlarının sonlarına gelmiş, Fernandez ve Almeida gibi bir zamanlar gelecek vaadeden ama artık büyük takımların vazgeçtiği türde oyunculardan ancak 1-2 tanesine bir takım tahammül edebilir. Beşiktaş maalesef bu sene çok kırılgan ve düzensiz bir futbol oynadı. Kazandığı maçların hemen hepsinde oyuncularının bireysel becerileri ön plandaydı. Burada Almeida’ya ayrı bir parantez açmak istiyorum. Bana sorarsanız Beşiktaş gibi bir kulüpde en fazla yedek ya da ikinci bir forvet olur. Herkes Portekiz Milli Takımı’nın forveti diyerek onu övüyor. Fakat burada unutulan nokta Portekizliler’in hiç bir zaman çok iyi bir santrafor çıkartamadıklarıdır. Helder Postiga, Pauleta, Nuno Gomes ve şimdi Almeida gibi isimler hiç bir zaman Avrupa’da ortalama bir forvetin üstüne geçememişlerdir.

Sizinle son haftalarda Beşiktaş hakkında basında yer alan yazıların bir kısmını paylaşmak isterim:

________________________________________________
Ali Ece:

Beşiktaş, Türkiye Kupası’nı kazanacaksa Rüştü ile beraber kader adam olarak siyah-beyaz tarihe geçecek Simao da henüz 17′sinde Sporting’de yıldızını parlatarak 19 yaşındayken Barcelona’ya transfer olmuştu. Q7 ve Simao’nun yanı sıra C.Ronaldo ve Figo gibi dünya futbol tarihinin en yetenekli 5 açık oyuncusundan ikisini yetiştiren Sporting’in durumu da altyapıya sırtını döndüğü için şimdilerde Beşiktaş’tan iç açıcı değil. Ne de olsa başkan adayları, seçilebilmek için Almeida ve Bobo isimlerini koz olarak kullandı. Sahi Beşiktaş da bir zamanlar Türkiye’nin Sporting’iydi değil mi?
O 10 yılda 5 şampiyonluk + 3 ikincilik yaşanan altın yıllarda !

http://www.aksam.com.tr/siyah-beyaz-bir-hayal-mi-1822y.html

Sinan Engin

Beşiktaş takımı Q7 varken farklı, Q7 çıktıktan sonra farklı. Ayağına aldığı her top izleyen zevk veriyor, ama rakiplere eziyet veriyor. Müthiş slalomlar, çalımlar ve harika ortalar. Almeida’nın kafasına çarptırıyor, al da at diye! Almeida zorlanıyor, iki seferde ancak kaleye atabiliyor. Onun attığı goller normal bir santrforun atabileceği goller. Yani Q7 varsa santrfor mevkiinde kim varsa gol atabilir. Beşiktaş’ın hücum gücü bir tek Quaresma…

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/17524584.asp

Metin Tekin

1987 yılında Beşiktaş formasıyla Avrupa Kupaları’nda mücadele ediyorduk. Çeyrek finaldeki rakibimiz yine Dinamo Kiev’di… İlk maçı sahamızda 5-0′lık skorla farklı kaybetmiştik. Rövanş maçını kazanma ihtimalimiz yine mucizelerle ifade ediliyordu.
Kiev’deki ikinci maç öncesinde teknik direktörümüz Milos Militanovic, soyunma odasındaki maç konuşmasında şunları söylemişti: “Bugün turu geçmek için en ufak bir şansınız dahi yok. Size ‘tur mucizelere bağlı’ bile demiyorum. Ama sahaya çıkın ve bana nasıl futbol oynayabildiğinizi değil, kişiliğinizi gösterin bu maçta…”
O gün şunu anladım ki, kaybederken de kendinizi anlatabilirsiniz sahada.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/tekin/2011/02/25/gecmisten_bir_yaprak

Rıdvan Dilmen

Beşiktaş’ın kötü oynarken bile maçı kazandırabilecek futbolcuları var.
Ancak çok ofansif olmasına rağmen attığı gol sayısını çok az buluyorum. Bu önemli bir sıkıntı.

http://www.fotomac.com.tr/Yazarlar/ridvandilmen/2011/04/12/gelecek-yilin-takimi-yapilmali
__________________________________________________
Şu anda camiada herkes Tayfur Hoca’nın başarılı olmasını istiyor. Onu sanki Beşiktaş’ın Guardiola’sı gibi görüyorlar. Fakat Tayfur Hoca’nın kalıcı olması için mutlaka kupayı alması gerekiyor. Beşiktaş Türkiye’nin Los Galacticos’u olmak yerine kendi kimliğine dönüp, alt yapılara önem verirse başarılarda mutlaka beraberinde gelecektir. Bir sürü para verip Avrupa’da işi bitmiş oyuncuları transfer etmek başarı getirseydi Fenerbahçe ve Galatasaray çoktan çok daha fazla elde tutulabilecek başarılara imza atmışlardı. Aynı şekilde Manchester City PL’de rekor fiyatlara yaptığı transferlerden sonra şimdiye kadar çoktan bir kaç şampiyonluğu almış olması lazımdı. Türkiye’nin en renkli taraftar grubu olan Beşiktaşlılar’ın artık göz boyama amaçlı yapılan transferlere kanmayıp gerektiğinde ‘Yeter….’ protestolarını sonuna kadar devam ettireceklerini umuyorum.

CK

Okuyucu Sorusu: Sizce Beşiktaş’ın bu seneki başarısızlığındaki en büyük etken neydi? Yapılan transferler fazla mı abartıldı ? Quaresma’nın takıma yararı mı yoksa zararı mı daha fazla ? Bundan sonra ne yapılması gerekiyor ?

12 Nisan 2011 Salı

MAVİ




Diyelim ki en sevdiğiniz renk “mavi” ; ya peki evrende tek bir renk olsun ve o da “mavi” olsun ister miydiniz !?

Sizin yerinize ben cevap vereyim : “Hayır, asla !”

Neden mi !?

Çünkü o zaman “renk” diye bir kavram olmayacaktı evrende ; dolayısı ile “mavi” diye bir renk de ...

İşte “mavi”, “mavi” olabilmesini başka renklerin de olmasına borçlu ; tıpkı taraftarı olduğunuz takımınızın renkleri  gibi.

Bir büyük kulübümüzün bir sloganı var ; “Bir gün herkes bizim takımın taraftarı olacak” diye. Nükte olarak hoş ama, şayet bir gün gerçekten öyle olursa, işte o gün artık fubolun da, diğer yarışmalı sporların da sona erdiği gün olacaktır. Daha da ötesi, işte o gün o kulüp renklerini kaybetmiş, anlamını yitirmiş olacaktır.

Milyarlarca canlı insan bu dünyayı, milyonlarcamız ise ülkemizi paylaşıyoruz. Hepimiz evren denilen bir bütünün parçalarıyız. Aynı şekilde nefes alıyor, birbirimize çok benzer şekilde gülüyoruz ve gözyaşlarımızı birbirinden ayırtetmeye imkan yok. Hepimiz bir gün bu dünyadan çekip gideceğiz, bizden öncekilerin, onlardan öncekilerin, bizden sonrakilerin ve onlardan sonrakilerin olacağı gibi ; kimseye istisna tanınmış değil.

Çok benzer keyiflerimiz, çok benzer ilgi alanlarımız var : Örneğin “futbol”...

Ülkemizde milyonlarca insan futbolu seviyor. Ama kimi X takımının taraftarı, diğeri Y takımının, bir başkası ise Z takımının. Ancak hangi takımın taraftarı olursak olalım, hepimizi doğuran bir annemiz, doğumumuza vesile olmuş bir babamız, birbirlerine çok benzer ümitlerimiz, ümitsizliklerimiz, mutluluklarımız, hüzünlerimiz var. Başka takımlar olduğu için bizim takımız da var, başka takımların taraftarları olduğu için bizim taraftarlığımızın da bir anlamı var. Yani, yaşamın genelinde olduğu gibi, taraftarlar olarak futbolda da, bizler birbirimizin ayrılmaz parçalarıyız. Hep birlikte birbirimizi tamamlıyoruz.

Taraftarı olduğumuz takım başarılı olsun istiyoruz, şampiyon olsun istiyoruz. Ama takımlarımızın da iyi günleri var, kötü günleri var. Aynen bizler gibi. Hele şampiyon, her sezon sadece 1 takım olabiliyor. Bu demektir ki, her sezonun sonunda kimilerimiz sevinecek, kimilerimiz üzülecek. Ama sevinenlerimiz de, şayet üzülerimiz seviniyor olsa idi aynen onlar gibi sevinecek ; üzülenlerimiz de, şayet sevinenlerimiz üzülüyor olsa idi aynen onlar gibi üzülecek.

Hasılı, bir bütünün bir parçası sevinirken, öbür parçası üzülecek.

“Hep ve illa ki ben sevinmeliyim !” egoizminin ne kadar yanlış olduğunu görmüyor musunuz !? Bakın hele, mavi gökyüzünün altında “hava” hepimize eşit dağıtılıyor nefes alalım diye. Bütün havayı bir tek siz solursanız, başkaları olmayacak hayatta ve tek başınıza ne yapaksınız ki o zaman !?

“Hayatta mutluluklar kadar üzüntüler de gereklidir insanlara !” demiş Freud. Takmayın kafanıza takımınız şampiyon olamadı diye, düşünün ki, sizinle aynı gün doğmuş ve sizinle aynı isme sahip, aynen sizin gibi bir insan da o gün aynen sizin sevindiğiniz gibi seviniyor olacak takımı şampiyon oldu diye.

Ne var ki şu gökyüzünün altında paylaşamayacağımız  !? Yeter ki o, güzelim “mavi” rengini kaybetmesin ...

--------------------------------------------------------------------------------

(*) Bu yazı, “Bobby Joe Hill”lere ithaf edilmiştir.