"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

23 Ekim 2010 Cumartesi

"USUL" HAKKINDA : Konumuz "FUTBOL" -5



?

Neden liman deyince
Hatırıma direkler gelir
Ve açık deniz deyince yelken ?

Mart diyince kedi,
Hak diyince işçi
Ve neden ihtiyar değirmenci
Allaha inanır düşünmeden ?

Ve rüzgârlı havalarda
Yağmur eğri yağar ?

ORHAN VELİ KANIK

3. Ulusal Takımlar : “3 Büyükler”

Zaman bir çok şeyi değiştiriyor. Bugünkü Fenerbahçe Spor Klübünün amacı, elbet 1907 yılında ilk kuruluş tüzüğünde yazılı olduğu gibi “vatan gençlerini; vatanın korunmasına, zorluklara ve askeri seferberliklere alıştırmak” değil artık. Peki, ülkemizin her coğrafyasında taraftarları bulunan bu “3 büyük” takımımızın kimlik özellikleri nedir ? Taraftarları, takımlarının kimliklerini nasıl algılıyorlar ?

Yakın çevremdeki arkadaşlarımla bir küçük anket yaptım. “3 Büyükler” sizde nasıl bir kimlik çağrışımı yapıyor ?” diye sordum. Genelde benzer cevaplar verdiler. Beşiktaş için “halkın takımı”, Fenerbahçe için “burjuva takımı”, Galatasaray için de “aristokrat takımı” dediler.

Bu sıfatların tarihi ve bilimsel anlamlarını mıncıklamadan, “algı” bağlamında irdelersek, Galatasaray’ın “Mekteb-i Sultani”den soyutlanabilmesi elbet mümkün değildir. Resmi tarihçesinde belirtildiği gibi, Mekteb-i Sultani (bu günkü adıyla Galatasaray Lisesi) “Osmanlı'da Batılılaşma döneminin ve Tanzimat uygulamalarının bir sembolü olur. Çünkü bu kez de Osmanlı'da hukuksal, siyasal, ve sosyal alanda gerçekleştirilecek yenilikleri yaşama geçirecek aydın kadrolara ve bu kadroların yetiştirilmesi için, geleneksel eğitimin dışında batılı programları da bünyesinde barındıran bir eğitim kurumunua ihtiyaç vardır. Bu amaç doğrultusunda 1 Eylül 1868'de sultan Abdülaziz 'in katıldığı bir törenle Mekteb-i Sultani adıyla kurum yeniden faaliyete geçer. Dönemin Paris Büyükelçisi Cemil Paşa ile Hariciye Nazırı Fuad Paşa 'nın çabalarıyla kurum Fransa'daki lise eğitimine denk ve aynı kalitede öğrenci yetiştirir. Ve bu öğrencilerin arasında katolik, ortodoks ve musevi öğrenciler de vardır.”

Görüldüğü gibi “Galatasaraylılık”, gelenekselin dışında, hatta karşısında yer alan farklı bir eğitimin ve kültürün simgesi olmuştur. Bu yeni kültürün mensupları, “batılılaşma” sürecimiz içinde uzun süre, küçük bir azınlık, fakat kendi içinde dayanışması güçlü, devlet yönetiminde etkin, sosyal toplumun “elitleri”ni oluşturmuşlardır. Nitekim Galatasaray Spor Kulubü de, temel olarak, “Galatasaray Lisesi öğrencileri ile bu Tüzük hükümlerine göre üye kaydedilmiş bulunanların sportif gelişmelerini sağlamak, spor eğitimi ve ahlakını geliştirmek ve üyeleri arasında sevgi ve dayanışmayı artırmak amacı ile” kurulmuştur. Görüldüğü gibi, tüzüklerinde yapılan öncelikli vergu “Galatasaray Lisesi Öğrencileri” dir.

Sanıyorum, Galatasaray Spor Kulübü için toplumdaki “aristokrat kulübü” algısının nedeni budur.
Ancak, bir zamanlar salt farklı ve sınırlı bir kültür camiasına ait olan Galatasaray Spor Kulübü kazandığı başarılarla giderek, benzer kültürü taşımayan kitleler içinden de taraftar bulmaya ve benimsenmeye başlamıştır. Bu kitle yaygınlaşıp genişledikçe, Kulüp yönetiminde de “mektepli – alaylı” çekişmesi, kaçınılmaz olarak ortaya çıkmıştır.

Beşiktaş ise, kendilerine yukarıdan bakmaya çalışan rakiplerinin “arabacılar takımı” sıfatı ile küçük görmeye çalıştıkları, buna karşılık kendilerini “sarayla bağlantısı olan ve spor yapmaya fayton ile giden arabalılar takımı” olarak savunmakla birlikte, son tahlilde taraftarlarının kimlik algılarının ortak paydasını “halkın takımı” olmak teşkil eden spor kulübümüzdür.

Kulübe çok uzun yıllar boyunca büyük hizmetler yapmasına rağmen, her zaman mütevazi bir halk adamı hüviyetini muhafaza etmiş, gerçek bir beyefendi olan ve taraflı tarafsız herkesin saygısını ve sevgisini kazanmış efsane başkan Süleyman Seba, diğer takımlarınkilerden farklı ve ilginç bir taraftar grubu olan “Çarşı”, “Beşiktaşlılık duruşu” kavramı, bu kimliğin önemli sembolleridir.

İnternette tesadüfen rastladığım bir Beşiktaş taraftarının şu cümleleri, Beşiktaş kimliğini gayet güzel ifade ediyor : “Sevda çiçeklerini ekerken, hiç bir karşılık beklemedik. Hep şampiyon olalım falan hiç demedik. Herşey mertçe olsun, sahada olsun istedik birileri başkalarına iltimas geçmesin, ödül de ceza da hakça olsun, mücadeleler şerefli geçsin, hakkı olan kazansın istedik. Beşiktaş’ı sadece Beşiktaş olarak kalsın diye sevdik.İşte bu ahval ve şartlar içinde tertemiz bir şampiyonluk istedik ve bekledik sonuna kadar …. Özer Özçetin”

Fenerbahçe, kozmopolit ve fantastik bir kimlik algısına sahiptir.

Bunu en güzel “bir gün herkes Fenerbahçeli olacaktır” sloganı ifade etmektedir.

Yani “her ne olursan ol, gel !”

Eh, iki büyük rakibinden biri “aristokrat takımı”, “diğeri ise “halkın takımı” olunca, her coğrafyadan her cins taraftarı olan Fenerbahçe için de geriye “burjuva takımı” algısı kalıyor herhalde !

Fenerbahçe taraftarları, kulübünden hep sansasyonel eylemler bekler. Fenerbahçe, bir şekilde, hep gündemin en üst basamağında olmalıdır. Bu, şampiyonlok olmaz ise, heyecan verici bir transfer veya en başarısız olduğu dönemde en büyük rakibi Galatasaray’I farklı bir skorla yenmiş olmak ya da hiç beklenmedik bir an’da Avrupa’da alınan başarılı bir sonuç v.b. olabilir. Kuantum Fiziği’nin “kaos” teorisi gibi, Fenerbahçe’de her an her şey olabilir ; beklenenler gerçekleşmeyebilir ama, beklenmeyenler de gerçekleşebilir.

Fenerbahçeliler’e gore, belirli bir “anayasa”sı yoktur ama, Fenerbahçe bir “Cumhuriyet” tir ; ibadetinin belirli kuralları yoktur ama, stadyumu “mabed”dir.

Fenerbahçe, umulmadık bir şekilde şampiyon olabilir ama, en çok umulan şampiyonlukları da, mesela en son maçta, başkalarına benzemeyen en ekstrem biçimde rakiplerine hediye edebilir ki, bu durum dahi, Şampiyonluğu kazanan takımdan açık ara daha fazla şekilde, şampiyonluğu elinden kaçıran Fenerbahçe’nin gündemde daha fazla yer alması sonucunu doğurur.

Gazetelerin spor sayfalarında ve televizyonların spor programlarında –her şartta- en geniş kapsam bir biçimde Fenerbahçe’ye ayrıldığı sürece, Fenerbahçeliler için aşılamayacak bir sorun, bir sıkıntı yoktur. (Nitekim, öyle de olmaktadır). Fenerbahçe taraftarı, olumsuzlukları öyle pek fazla “kafaya takmaz”. Nasıl olsa, “bir şekilde” bu olumsuzlukların aşılacağına inanır. Nitekim, tribünleri en çok dolduran ve kulübüne en çok parayı kazandıran taraftar, Fenerbahçe taraftarıdır.

(Son Fenerbahçe – Beşiktaş maçı sonrasında, Beşiktaş ve Fenerbahçe kimliklerinden yola çıkarak keyifli bir maç analizi yapmış olan Marsyas üstadımızın bu blog’da yer alan “Batman Süpermen’e karşı” başlıklı yazısını okumanızı tavsiye ederim.)

Taraftarı olduğumuz spor kulüplerinin “aşık olduğumuz renklerinin” arkasındaki “hukuk”a ve temsil ettikleri kimliklere dair naçizane analizlerim burada sona eriyor.

Bütün bunları yazmaktan muradım ise, şayet “aşkımızın gözü kör” değil ise, “futbolun asla sadece futbol olmadığını” düşünüyorsak, takımımızın başarısılarını ve başarısızlıklarını sadece “skor ve klansman başarıları” olarak ölçmüyorsak, futbola sadece konjoktürel “ruh hallerimizin” tatmini, deşarj olmanın bir aracı yani “bir tüketim maddesi” gözü ile bakmıyorsak, hayatın ve sosyal toplumun diğer bütün alanlarında da olması gerektiği gibi, futbolda da, “sana görelerden, bana görelerden, bireysel ruh hallerimizden arınmış”, “sağlıklı bir ortak lisan” kurabilmek, bunun için de, “hakiki, doğru ve ortak değer mihenklerimizi (olması gereken ölçü taşlarımızı) / referans noktalarımızı” bulmak çabasıdır.

O iç irademle de yola çıkmış olsam, yazdıklarımın, değerlendirmelerimin, analizlerimin tamaının objektif ve doğru olduklarını elbet iddia edemem. Ama en azından, “hukuk ve kimlik”in, konsept olarak futbolu değerlendirken “ortak referanslarımız” olması gerektiğini kabul ediyorsak (ki bunlara başka ortak referans konseptleri de ilave edilebilir), bunlara dair farklı, ya da genişletici / daraltıcı veya düzeltici değerlendirme ve analizleri de ekleyerek, mutabakatlarımız kapsamında o sağlıklı ortak lisana kavuşabiliriz düşüncesindeyim.

İşte o zaman, mesela, çok iyi bir futbolcu olan İbrahim Yattara’nın, kaptanlığını da yaptığı Trabzonspor Kulübünün kimliği ile, Galatasaray'ın son yıllarda ortalama 5-6 ayda bir teknik direktör değiştirmesinin ve taraftarına haksız olarak “siz hırsızsınız” diye bağıran Hagi’yi kurtarıcı olarak görüp de takımının başına tekrar teknik direktör olarak getirmesinin Galatasaray Kulübünün kimliği ile, Pascal Nouma aşkının Beşiktaş Kimliği ile ne derece bağdaştığını ve “bir gün herkes Fenarbahçeli olacak” sloganlı Fenerbahçe’’nin, tersine neden her geçen gün Fenerbahçeliler dışında en sevilmeyen takım haline geldiğini daha doğru değerlendirebilir, bu tür değerlendirmeler arttıkça da, belki bir gün kulüplerimizin “olmaları gerektiği” yollara yönelmelerinde katkı sağlayabiliriz.

Ancak en azından, bireysel olarak, aşkımızın kör olan gözlerini açmayı başarabilmemiz dahi, hiç de küçümsenecek bir olgu değildir. Zira, aşkın en güzeli, anlamsız olanı değil, anlamlandırılabilinenidir.

(Bu serinin sonuncusu, “renksizleşme”, gelecek yazıda)

22 Ekim 2010 Cuma

"USUL" HAKKINDA : Konumuz "FUTBOL" -4



"BAŞKASI OLMA KENDİN OL, BÖYLE ÇOK DAHA GÜZELSİN !"


"Futbol, asla sadece futbol değildir" ise, takımların renklerinin temsil ettiği ya da etmeleri gereken bir takım anlamlar / değerler de var, ya da olması gerekir demektir.

1) Yerel Takımlar : “Ulusal” kategorideki üç büyükleri ayırtedersek, süper lig’de oynayan 15 takımdan 13’ü, bir şehrimizin ismini taşıyor. Demek ki, “yerel” takımlarımız, bulundukları yöreyi / şehri temsil ediyorlar. Yani bu takımlar, o şehirlerin bir parçası, simgesi. Daha doğrusu, öyle olmalılar.

Şehrimizin takımı, hele bir de şehrimizin ismini taşıyor ise, bizden soyut olmamalı, bizimle bütünleşmeli ; bizim, şehrimizin iyi özelliklerini taşımalı, dışa açılan bir imajı olarak, kimliğimizi, kültürümüzü, değerlerimizi “en iyi şekilde” temsil etmeli.

Bu bağlamda “en iyi şekilde temsil” beklentisi, asla bütün maçları kazanmak, şampiyon olmak değildir. Esasen, maddi imkanlar açısından bakıldığında, bu takımlarımızdan kiminin hedefi küme düşmemek, kiminin hedefi ligi ortalarda bitirebilmek, kiminin hedefi de en fazla ilk 5 arasında yer alabilmektir. Taraftarlarının da buna bir itirazı, bunun dışında bir beklentisi yoktur.

O halde, bizim “küme dahi düşse” şehrimizin takımı ile gurur duyabilmemiz için, diğer kategorilerde yer alan takımlara nazaran farklı başarı ölçütlerimiz, beklentilerimiz var demektir. Öyle değil mi ya, milyonlarca öğrencinin girdiği üniversite giriş sınavında –bütün iyiniyetli gayretlerine rağmen- çocuğumuz başarılı olamamışsa, artık onu sevmekten, ya da onunla gurur duymaktan vaz mı geçeceğiz !? Mühim olan, onun nasıl bir insan olduğu, emekleri, çabaları değil midir !?

Sonuç olarak, şehrimin takımı, şehrimin ve hemşehrilerimin kimlik ve kültür motiflerimizi ulusal boyuta ne kadar özel bir renk olarak taşıyabiliyorsa, beni o kadar mutlu edecektir. Yoksa, bir şehrin ismini taşıyan bir takımın, salt o ismi taşıması dışında, o şehrin kültürü ve kimliği ile bir bütünleşmesi, bir alakası ve diğer herhangi bir takımdan farkı yok ise, skor başarısı dışında, daha geniş yerel kitleler tarafından desteklenmesi için herhangi bir başka neden de yok demektir.

Acaba, futbolun çok sevildiği bir ülke olduğunun söylenmesine karşın, üstelik yapılan büyük tesislere ve yatırımlara rağmen, çok sayıdaki Anadolu Takımımızın çok az sayıda seyirci ile oldukça boş trübünlere maç oynuyor olmalarının nedenleri burada aranabilir mi ?

2) Bu bağlamda en ilgi çekici örnek “Trabzonspor”dur.

Trabzonspor 1967 yılında 4 yerel takımın (İdmanocağı, İdmangücü, Karadenizgücü ve Martıspor'un) birleşmesi ile kurulmuş ve “bir Karadeniz sinerjisi” ortaya çıkmıştır. Nitekim, bu birleşmenin sonucu, 1+1+1+1 = 4 değil, = 16 olmuştur. (1 ikinci lig, 6 süper lig, 8 Türkiye kupası, 1 süper kupa şampiyonluğu ki, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık Kupaları ile diğer başarıları da ilaveleridir).

1973/74 sezonunda ikinci lig şampiyonu olarak birinci lig’de oynamaya hak kazanan Trabzonspor futbol takımı, bir sezon sonra, futbolun tek hakimleri olan İstanbul Dükalığının 3 büyük takımını toz duman ederek Süper Lig’de ve Türkiye Kupalarında fırtına gibi esmeye başlamıştır. Kupaları peşpeşe bir bir toplayıp müzesine götürmesi ve diğer bütün takımların korkulu rüyası haline gelmesi ile, başarılarının konjoktürel ve tesadüfi olmadığı ortaya çıkan Trabzonspor, bir süre sonra ulusal olarak da taraftar bulmaya ve artık “dördüncü büyük” olarak isimlendirilmeye başlamıştır.
Maddi / Ekonomik imkanlar, lobby etkinlikleri, taraftar adedi, geçmiş ve tecrübe vesair akla gelebilecek bir paramatre mukayese edildiğinde, rakiplerinden üstün olmamasına, hatta başarının belirleyicisi olduğu düşünülen ezberler bağlamında “İstanbul Dükalığı”nın üç büyük takımının oldukça gerisinde bulunan “Trabzonspor”un –bu eğer bir mucize ise- bu “mucize”sinin arkasında ne vardı !?

Öte yandan, aynı soruyu tersine çevirerek, “peki sonra ne oldu da bu başarılar kesintiye uğradı !?” diye de sorabiliriz.

Şimdi size kısaca, 14. yüzyılda yaşamış ve doğu coğrafyasındaki tarihsel olayları toplumsal, etnik, kültürel, siyasal, ekonomik, hatta coğrafi ve biyolojik koşullarla bağlantıları içinde değerlendiren ilk düşünür olan, ünlü Tunus’lu arap, bu günkü anlamları ile özgün bir tarih kuramcısı, kültür, siyaset, felsefecisi ve toplumbilimci olan İbni Haldun’un bazı değerlendirmelerinden söz etmek istiyorum :

İbn-i Haldun’a göre, “göçebe-köy (yerel) toplumsal yaşam, yerleşik-kent toplumsal yaşamından önce başlamıştır. Köy halkı (yerel halk), kent halkından daha sağlam, mert, özgüveni daha fazla, özgür, köklü ve az bozulmuştur. Köy (yerel) aile yaşamı, kent aile yaşamından daha dengeli, daha sağlam ve daha huzurludur. Toplumsal bilinç ve duyarlılık, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma köy toplumsal yaşamında daha fazladır. Ayrıca yaşlılara ve kadınlara verilen saygı ve değer de çok daha fazladır. Uzak ve tenha yerlerde yaşadıklarından ve bundan dolayı diğer insanlarla ilişki olanağı zor olduğundan çekingen, kaba ve sert mizaçlı fakat kentlere oranla iyi ahlaklı kişilerdir. Temel ihtiyaçları hayatlarını sürdürecek basit bir barınağa, giyecek ve yiyeceğe dayanmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı bencil olmayıp kabilenin çıkarlarını kendi çıkarlarına üstün tutarlar. Bundan dolayı da cesaret ve kahramanlık başlıca değer yargılarını oluşturur. Bu topluluklar, ne kendini, ne de kabilesini güven içinde hissetmediğinden yabancılara karşı çekingen, ancak kendine güvenen savaşçı ve cesur kişiliktedirler. Hayat şartları; dayanıklı, kendine güvenen, cesur, birbirine bağlı fertlerin yetişmesini sağlar. Bu topluluklar, yerleşik hayatın rahatlığına dalmış devletler için daimi potansiyel bir tehlike oluştururlar. Yani; bu toplumlardaki vuruculuk-dövüşkenlik hem korunma hem de dayanışma içindir. ve sert olan, sosyal hayatı, yiğit ve dürüst bir hareket tarzını kaçınılmaz kılar.
İbn-i Haldun “Ashabiyyet” kavramını sosyal dinamiğin anahtarı kabul eder.

“Ashabiyyet, arapça “ashab” kökünden türemiştir. Bağlamak, kuşatmak, kucaklamak, çevrelemek,kapsamak, biraraya gelmek, toplanmak, çevresinde toplanmak (bir kişinin veya bir grubun da olabilir) gibi anlamlar taşır. Sosyolojik anlamda “ashabiyyet”, sosyal dayanışma, kabile dayanışması, aynı klandan olma bilinci, ata ailesinden gelen dayanışma olarak tarif edilir. Bu şekliyle ashabiyyet üç unsurdan oluşur. 1-Ekolojik 2-Biyolojik (ana baba tarafından gelme) 3-Etnik unsur (saygı,onur) .

Bir sosyal topluluk asabiyyete sahip değilse ne iktidarı ele geçirebilir ne de şehir kurabilir. Yani asabiyyet kavramı göçebelikle / yerellikle şehirlilik arasında yer alır. Dahası şehre geçişin ana noktası, yakıtıdır. İbn-i Haldun bu kavramı birden fazla anlamda kullanmıştır, fakat öncelikle sosyal dayanışma, birlik bilinci olarak kullanır. Bir kavmin yaşama gücü, bir devletin hayatiyetidir ashabiyet.
İbn-i Haldun’a göre, sosyalleşmenin en zor anı, prestij sahibi olan şefin (ya da bir grubun) sahip olduğu zümrenin başkanlığında bir çok ashabiyetin TEK BİR ASHABİYETE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ ANIDIR.

(Yeri gelmişken meraklısı için bir not iliştireyim ki, bir çok doğu imparatorluğu / devleti gibi, ‘Osmanlı İmparatorluğu’ nun kuruluşunda da ‘ashabiyyet’ temel unsurdur.)

İbn-i Haldun tüm krallıkların / devletlerin de -tıpkı canlı organizmalar gibi- doğum, gelişme, duraklama ve ölüm evreleri olduğunu; doğum ve gelişme gibi evrelerin yerel yaşam kültür ve ahlakının sonucu olduğunu, zamanla kent yaşamına alışan uygarlıklarınsa gerilemeye ve ölmeye başladıklarını (yokolmuş medeniyetleri ve yaşadığı dönemin olaylarını örnekleyerek) göstermiştir.

Şöyle ki, her zafer ve «şerefi kazanan, o şerefi kazanmak için ne kadar çok emekler sarfetmiş olduğunu bilir. Bu şerefi kazandıktan sonra da bu şerefi kazanmanın sebep ve vasıtası olan üstünlük ve özellikleri korumağa ve beka ve devamını sağlamağa çalışır». Bu kurucu kuşağı izleyen kuşak, şeref ve asalet hakkındaki rivayetlerin bilgisine sahiptir. Babanın kazandığı bu şeref ve asaleti korumağa ve yaşatmağa çalışır. Üçüncü kuşak kazanılmış olan şan, şeref ve asaleti atarlarını taklit yoluyla sürdürme çabasına düşer, yerleşik hayatın verdiği zenginlikten uyuştuğundan, devlet yönetim ve savunmasında başkalarına güvenmeğe başlar. Dördüncü kuşak ise atalarının bütün çabalarını küçümser, kendisini herkesten üstün tutar. Tebanın ve çevredekilerin itaatini yanlış yorumlayıp onları hor görmeğe başlayınca da halk ayaklanır, ya o soydan başka birini hükümdar yapar ya da sevilip sayılan başka bir soyun başa geçmesine çalışır. Böylece her asalet ve buna bağlı olarak da devlet «kurucu», «sürdürücü», «taklitçi» ve «yıkıcı» olmak üzere dört kuşaktan sonra yıkılır.

Özetlersek, “ashabiyyet”e sahip yerel/ yöresel bir sosyal topluluk, birlik ve dayanışma ruhu ile ön palana çıkar. Bir çok “ashabiyetin”, o güçlü “ashabiyet” odağında birleşerek “tek bir ashabiyet” haline gelmesinin yarattığı sinerji ile de önemli başarılar, önemli zaferler kazanmaya başlar. Ancak zamanla, doğuşlarına ve gelişmelerine sebep olan kimlik özelliklerini yitirmeye başladıklarında, diğer bir ifade ile, kendilerini var eden niteliklerinden uzaklaşarak, kendilerine ait olmayan farklı karakterlere / uslublara evrildiklerinde de, önce duraklama, sonra da gerileme ve yıkılma dönemlerine girmeleri kaçınılmaz olur.

İşte, Trabzonspor’un doğuşunun ve olağandışı başarılara imzalar atarak
gelişmesinin ve “dördüncü büyük” olarak kabul görülmesi “mucize”sinin
arkasında, bu “ashabiyyet” vardır.Trabzonsor’un renkleri bordo-mavi’dir. Gerçeği öyle olmasa bile, bu renklere yakıştırılan ve en çok benimsenen yakıştırma,
“Karadeniz’in simgesi hamsinin gümüş mavisi rengi ve gözlerinin bordosu” olduğudur.

Başkanları, hep "Trabzonlu" dur.

Stadı adını, Trabzon’un ilk beden eğitimi öğretmeni olan ve 1940-1944 yılları arasında Trabzon'da Bölge Müdürlüğü yapan, Trabzon doğumlu Hüseyin Avni Aker'den almıştır.

Trabzonspor, futbolda “Anadolu İhtilali” olarak nitelendirilen ve Süper Lig’de fırtına gibi eserek elde ettiği bütün büyük başarılarını, o zamanlar “İstanbul Dükalığı” klüp yöneticilerinin ve taraftarlarının isimlerini dahi duymamış olduğu, Trabzonlu teknik direktörlerin liderliğindeki, Trabzonlu futbolcularla kazanmışlardır.

Takım, kuruluş ve başarılarla yükseliş dönemlerinde, her yönü ile, genelde “Doğu Karadeniz”in, özelde de “Trabzon”un bütün yerel kimlik niteliklerini bünyesinde taşıması nedeniyle, “yöre” ile tam anlamda bütünleşmiştir. Artık “Trabzonlu”nun, hakiki temsilcisi olan “Trabzonspor”un dışında, ya da onun önünde veya arkasında, o zamana kadar iktidarı hep ellerinde tutan “üç büyükler”e dair taraftarlıkları sona ermiştir. Bu bütünlük ve dayananışma ile, “en uygar kent İstanbul” un “üç büyük” takımı statlarına seyirci bulamazken ve o günlerde kadınların ve küçük çocukların maçlara girmeleri son derece istisna iken, erkek – kadın – çocuk, her yaştan Trabzonlular, stadyumlarını tıka basa doldurarak büyük coşkularla takımlarını desteklemişlerdir.

İşte bu döneminde Trabzonspor, yerel kimliği ile “ulusal”a, oradan da “uluslararası”na giden yolda hızla ilerlemeye başlamıştır. Bu döneminin skor ve klansman başarısızlıklarını yaşadığı evrelerinde bile, Trabzonspor daima “ulusal”a, hatta “uluslararası”na renk ve lezzet katan, başka takımlar ve onların taraftarları tarafından çekinilen, korkulan, ama saygı ve sevgi duyulan “olmazsa olmaz” bir takım olmuştur.

Ancak bir süre sonra “İbn-i Haldun Kuralları” ne yazık ki işlemeye başlamıştır.

Bu döneminde Trabzonspor Kulübü, artık Trabzon’da ikamet etmeyen başkanlar tarafından yönetilmeye başlayacak, futbol takımına yörenin dışından yerli ve yabancı futbolcular ve teknik direktörler transfer edilecek ve Trabzonspor giderek özgün karakter ve kimliğinden uzaklaşmaya başlayarak, farklı bir karakter ve kimliğe doğru evrilecektir. Artık “Anadolu İhtilali”nin kahramanı, kendini var eden ashabiyyetini / sinerjisini kaybederek, aleyhine ihtilal yaptığı sistemin bir parçası olmaya başlayacak ve “dördüncü büyük” sıfatıyla, “İstanbul Dükalığı”nın, benzer bir üyesi hüviyetine bürünecektir. Bir başka ifade ile, “ihtilal, kendi kahramanını yok etmeye başlamıştır”. Bunun doğal sonucu olarak da, “birleşme, dayanışma”nın yerini, “guruplaşmalar, bölünmeler” alacaktır.

Oysa, “üç büyük” zaten mevcut. Onlar gibi olan bir “dördüncü”nün ne anlamı olabilir ki !? Esasen, her bakımdan ondan daha güçlü olan “üç büyükler” ile, onların modellerini uygulayarak onlara karşı başarı kazanabilmenin de mümkün olamayacağı apaçık ortada. Öte yandan, Trabzonspor’un başarısızlıklarının da, onun özgün kimliğinden uzaklaşması ile doğru orantılı olduğu da bir başka gerçek.

Gönül isterdi ki, Trabzonspor, kendini var eden özgün dinamikleri, onları fırtına gibi estiren özkaynak yakıtları ile eriştiği noktadan sonra, artık “üç büyüklere eklemlenen dördüncü bir büyük” olarak değil ama, skor ve klansman başarıları kazanamasa dahi, keşke her zaman kendi kimliğini taşıyarak ve bu kimlik özelliklerini yitirmek yerine, onların özünü koruyup daha da geliştiren “bir büyük” olarak yoluna devam edebilse ve o kimliğini çok daha üst boyutlara taşıyabilseydi.

Dileyelim ki, –İstanbul Dükalığının çok şükür ki devşiremediği ve saçına başına jöle bulamakla adam olunamayacağının bilincinde olan, Trabzon’un önemli özkaynaklarından- Şenol Güneş’in kazandırdığı ivme, skor ve klansman başarısı dışında da, uzun vadede Trabzonspor’un içinde bulunduğu kimlik bunalımını olumlu yönde atlatmasına yardımcı olsun…

('Üç Büyükler' gelecek yazıda ...)

21 Ekim 2010 Perşembe

"USUL" HAKKINDA : Konumuz "FUTBOL" -3



"BİZ KİMİZ, KİMLERDENİZ, NEREDEN GELMİŞİZ VE NEREYE GİTMEKTEYİZ !?"

- Alooo ! Ben Rıdvan / Hakan / Rıza !
- Hangi Rıdvan / Hakan / Rıza !?
- "FENERBAHÇELİ" Rıdvan / "GALATASARAYLI" Hakan / "BEŞİKTAŞLI" Rıza


Ben kimim ?

Herşeyden önce “insanım”, sonra “kadınım veya erkeğim”, daha sonra bir zincirin halkaları gibi sürdürebiliriz sıralarımızı “Türk’üm, Fransız’ım, Arab’ım, Çinli’yim .....”, “allah inancı olan ya da ateist biriyim”, “museviyim / hırıstiyanım / müslümanım veya dinsizim”, “Demokratım, Liberalim, Komünistim, Irkçıyım, Kapitalistim ...”, “Fenerbahçeliyim, Galatasaraylıyım, Beşiktaşlıyım, İnterliyim, Real Madritliyim, Liverpoolluyum .....veya takım tutmam” ...

Bu sıralamayı, kimlik özelliklerimize göre, nitelendirmelerin yerlerini değiştirerek, aralara veya ardına ilaveler veya çıkarmalar yaparak yeniden düzenleyebilir, uzatabiliriz.

İşte hayattaki duruşumuzu, yaşam tarzımızı, zevkerimizi, keyiflerimizi, üzüntülerimizi, beklentilerimizi, umutlarımızı, umutsuzluklarımızı v.b. bu kimlik özelliklerimiz belirler.

“Tutarlılık”ın ölçüsünün “mihenki / referans noktası” da, bu niteliklerin temel değerleridir. Bir başka ifade ile, farklılıkların, değerlendirmelerin, övgü ya da yergi eleştirilerinin tutarlılık “mihenkleri / referans noktaları” bu nitelikler olmalıdır.

Toptancı ve şablonlaştırıcı bakış açılarını “meclis dışı” tutarak birkaç örnek verirsek, “fırsatını buldukça başkalarının hakkını yiyen bir insanın inançlı bir müslüman olabilmesi, ya da başı sıkışınca iç dünyasında allaha sığınmaya çalışman birinin, ateist olduğunu iddia edebilmesi” inandırıcı ve tutarlı olabilir mi !? Keza, “demokrasi savunuculuğu yaptığını iddia edenlerin salt kendi doğruları kapsamında farklı görüş ve düşüncelere karşı şiddet uygulamaları, komünistim diyenlerin ırkçılık siyaseti yapmaları” haklı görülebilir mi !? İşte bu soruların cevaplarının mihenkleri / referans noktaları, belirtilen o kimlik niteliklerinin temel ve bağlayıcı değerleri, “olmazsa olmaz” prensipleridir. Yani verdiğimiz örneklere verilecek olumlu ya da olumsuz cevapların mihekleri / referansları, müslümanlığın, ateizmin, demokrasinin, komunizmin “olmazsa olmazları” veya “olursa olmazları”dır.

Günümüzde, özellikle de “kimlik” konusunda yaşanmakta olan bunalım ve “kavram kargaşası”, her alanda ortak ölçü taşlarına kolayca ulaşabilmemizi ne yazık ki mümkün kılmıyor. Bunun nedenlerine ve sonuçlarına değinmeyi gelecek yazılara bırakarak, biz “kimlik” bağlamında da gelelim “konumuz futbol”a :

Taraftarı olduğumuz kulüpleri genel olarak üç kategoride toplayabiliriz.

“Yerel olanlar, ulusal olanlar ve uluslararası olanlar”.

Bunlara bir de “ara yüz”ler ekleyebiliriz ki, onlar da, “yerelden ulusala, ulusaldan uluslararasına geçmeye çalışanlar”dır.

“Milli Takımlar ile, taraftarı olmayan istisnai takımlar (örneği İstanbul Büyükşehir Belediye Spor)” şimdilik konumuz dışında.

Yerel olanlar, ülkemizde “Anadolu takımları” olarak isimlendiriliyor. Karabükspor, Sivasspor, Gaziantepspor, Manisaspor, Eskişehirspor .... gibi şehir takımları. Bu takımların taraftarları, çok büyük çoğunlukla o şehrin insanları, ya da o şehir ile hemşehrilik bağları olanlar ki, o taraftarların çok büyük çoğunluğu da, birinci veya ikinci tercihleri olarak, ulusal kategorideki takımlardan birinin de taraftarı.

Ulusal takımlarımız ise “üç büyükler” olarak isimlendirilen “Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş”. Bu takımlarımız sadece belirli ve yerel bir taraftar kitlesine dayalı değil ; tüm ülke kapsamında, her coğrafyada taraftarları var.

Bu üç büyük takımımızdan, bir Real Madrit, bir Liverpool, bir Milan gibi, “uluslararası” kategoriye geçmiş olan var diyebilir miyiz ? "Endüstriyel Futbol"un spesifik başarı kriterinde bakarsak, uluslararası düzeyde Galatasaray’ın kazandığı bir UEFA Kupası ve bir Süper Kupa, Fenerbahçe’nin ise oynadığı bir Şampiyonlar Ligi çeyrek finali var. Ama genel performans ve süreklilik açısından baktığımızda, bu takımlarımızın henüz “uluslararası” kategoride bulunmadığını ama hiç değilse niyet olarak, bu geçişi hedeflediklerini söyleyebiliriz. Ancak, "uygarlık" kavramının, haklı olarak, artık salt "batı uygarlığı" kavramının dışında ve genel batı şablonlarından başka kriterlerle de değerlendirilmeye başlandığı günümüzde, "sade suya skor klasmanı" açısından değil ama, "futbol asla futbol değildir" değerlendirmesinin farklı penceresinden baktığımızda, önce bizim ulusal olarak -batı liglerinde sürekli skor ve klansman başarıları elde etmesek de- takımlarımızın hangi özgün kimlik özellikleri ile gurur duyduğumuzu ve bizlerin gurur duyduğumuz bu niteliklerin "uluslararası" platformlarda da neden değerli olarak kabul görmesi gerektiğini sorgulamamız gerekir. Bir başka ifade ile, biz "uluslararasına", insanlığın ortak değerleri açısından, topu üç direğin arasından geçirebilmek becerisi dışında, bu alanda hangi özgün değerlerimizle renk katabiliyoruz !? Örneğin, Moussambani'nin, gelmiş geçmiş tüm olimpiyatların en yavaş yüzen yüzücüsü olmasına karşın, sporun uluslararası en yüce platformu olan "olimpiyat"ın "gerçek ruhu"nun nasıl simgesi olabildiği gibi.
(Olimpiyatlardan 2 ay önce yüzme öğrenen ve ülkesinde ancak lüks otellerde bulunan havuzlara da alınmadığı için antremanlarını içinde timsahların da yaşadığı nehirlerde yapmak zorunda kalan Eric Moussambani, kontenjandan 2000 Sidney olimpiyatlarına katılır. Doğru düzgün bir mayosu olmadan ülkesi Ekvatoral Gine adına elemelerde yarışır. Kendisi gibi acemi olan iki yüzücünün havuza erken atlaması sonucu tek başına yüzer. Olimpiyatlarda en yavaş yüzen ve boğulma tehlikesi geçiren ilk yüzücü olur belki ama gülüşmelerle başlayan yolculuğu ayakta alkışlanarak biter. O zamanın en iyisi Ian Thorpe bile bu kadar destek alamamıştır. Moussambani'nin dünya çapında milyonlarca hayranı vardır.)

“Yerellikten ulusala geçiş” yolunda en uzun mesafeyi katetmiş olan takımımız, hiç şüphesiz ki “Trabzonspor”. “Bursaspor”, Eskişehirspor, Gaziantepspor, Sivasspor gibi erken havlu atmazsa, henüz başında bulunduğu bu ara basamaklarını çıkmayı sürdürmeye aday olan takımımız.
“Ulusal – Uluslararası” irdelemesinde yazdıklarım –Moussambani kriteri- “Yerel ve Yerellikten Ulusala geçiş” kategorileri için de aynen geçerlidir.

Elbet her kategorinin basamakları var ki, kimi takımımız bu basamakların altlarında, kimileri ise ortalarında veya üstlerinde ...

“Blog’da seninkiler gibi uzun yazılar okunmaz, insanı gözlüğünden bezdiriyorsun” gibi hain eleştiriler aldığım için, burada –ister istemez- bir çay molası veriyorum. Ben yine yazacağımı yazmaya devam edeceğim ama, yazıyı böyle “pehlivan tefrikası” gibi böle böle yayınlarsam, bu son derece zeki (!) buluşum sayesinde belki o eleştirilerden kendimi sıyırtabilirim. Blogumuzun zeki, çevik ve ahlaklı patronu şayet bu manevramı yutmayıp da, “yettin gayri !” diye, taze başlamış blog yazarlığıma son vermez ise, gelecek yazılarımda işte bu kategorileri “kimlik” bağlamında –yine uzun kaçarsa (ki, eminim öyle olacaktır), yine böyle bölük pörçük- irdelemeye devam edeceğim.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Anakin PESwalker’dan Darth PES’e geçiş ve İmparator Fifa’nın İntikamı

Her iyi şeyin bir sonu vardır kelimesi akıllarda klişeleşmiş bir laftır. Tabii ki doğal hayatta elimizde olmayan nedenlerden dolayı bazı güzel şeyleri kaybederiz, fakat bazı şeyleride kendi yanlış seçimlerimiz nedeniyle kaybederiz. Sinema tarihinin en önemli bilim kurgu hikayelerinden biri olan Yıldız Savaşları (Star Wars) filminin en çarpıcı hikayesi Anakin Skywalker karakterinin iyilerin kahramanıyken kötülerin oyununa kanıp galaxynin en korkulan karakterine dönüşmesidir. Günümüzde bizi televizyon ekranlarına bağlayan ve malum senaryolarıyla uçsuz bucaksız adrenalin ve heyecan salgılamaya çalışan dizilerde sürekli iyi karakterler kötü tarafa, kötü karakterler iyi taraflara geçerler. Medya dünyasında şahit olduğumuz hikayelerde iyilik ve kötülüğün hepimizin için de olduğunu ve hangi tarafa geçeceğimizin kendimize ait olduğunu görürüz. Bu seçim iş hayatımız ve kamuya sunduğumuz hizmetler için de geçerlidir.

Senelik hasılatı bir milyar doları geçen bilgisayar oyunu sektörünün ülkemiz için en önemli ve en popüler ürünü hiç şüpesiz Electronic Arts’ın sunduğu Fifa ve Konami’nin sunduğu PES (Pro-Evolution Soccer) oyunlarıdır. Futbol’u sanal ortama taşıyan, profesyonel düzeyde oynayamamış olmamıza rağmen bilgisayar ve televizyon ekranlarında rüyalarımızı gerçekleştirmeye bir araç olan bu oyunlar her zaman büyük bir rekabet içinde devam etmiştir. Fifa oyunlarını üretmeye 1993 yılında başlayan EA uzun bir süre sanal futbol piyasasının açık ara lideri olmuştur. EA, çizgi film karakterlerini andıran ve sadece iki tuşa basarak oynanan futbol oyunlarından, pas, orta, şut, ve defans yapabilme olanaklarını sunan bir devrim yapmıştır. İlk çıkan basit oyunlarda belirli noktalardan ne olursa olsun şut çekildiğinde gol atılırken, Fifa oyunları yapay zeka ve grafik tasarımlarıyla gittikçe daha fazla gerçeği andıran oyunlara imza atmıştır. 2001 yılına kadar imparatorluğunu sürdüren Fifa, Konami’nin Kasım ayında çıkardığı Pro-Evolution Soccer isimli futbol oyunuyla dünya çapında liderliğini açık ara kaptırmıştır. PES, Fifa’da olmayan bir çok özelliğe sahiptir. Hem daha gerçekçi, hem daha zevk verici olan PES rekor seviyede arkasına büyük bir oyuncu kitlesi kazanmıştır. Top oyuncudayken daha rahat top kontrolü, yapılan ortalarda daha fazla seçenek ve defansta baskı kurup kayarak top çalabilme özelliklerinden bir kaçıdır. Konami’nin bir çok takım ve liglerin lisanslarını alamadığı için sahte isimler kullanması bile uzun süre oyuncuların PES’i tercih etmelerinde bir engel oluşturmamıştır.

Sanal futbol dünyasının yeni kralı PES, 10 sene boyunca açık ara lider olup tartışılmaz üstünlüğüyle oyuncuların kalplerinde taht kurmuştur. 2011 senesi itibariyle Konami’nin yanlış ve kapitalist sistemin gerektirdiği daha fazla kar arayışlarından dolayı aramızdan ayrılıp yerini Fifa’ya kaptırmıştır. Matematik ile ilgilenenlerin araştırdığı en popüler konulardan biri oyun teorisidir. Oyun teorisi her zaman optimum noktayı bulmaya çalışır. Örneğin A ve B şehirleri arasında bir bakkal dükkanı açmak isteniyorsa optimum kar için bu şehirlerin en orta noktasında açılması gerekir. Konami 10 senedir domine ettiği futbol piyasasının 70% yerine 100%’e ulaşmaya çalışarak Fifa ve PES oyunlarının orta (optimum) noktasına doğru yönelmiştir. EA’da bu durumda boş durmayıp Fifa oyununa PES’in özelliklerini ekleyip seneler geçtikçe oyununu bir adım daha orta noktaya çekmiştir. Kısacası son 3 senelik zaman akışında Fifa’laşmaya çalışan bir PES ve PES’leşmeye çalışan bir Fifa mevcuttur. Bu geçiş dönemini 2011 senesinde Fifa’nın PES’den çok daha iyi yaptığını görüyoruz.

Her nesilin benimsediği bir James Bond karakteri vardır. 30 yaş ve üstü olanlar Sean Connery, 30 yaş ve altı olanlar Pierce Brosnan’ı en iyi James Bond aktörü olarak kabul ederler. Son senelerde James Bond filmlerinde daha farklı bir James Bond karakteri yaratmaya ve Hollywood’un yeni nesil filmlerini yönlendirdiği az diyalog çok özel efektlere doğru bir eğilim mevcuttur. Nitekim bu eğilimden dolayı yeni nesil James Bond filmleri artık James Bond filmlerinden çıkıp her hangi bir aksiyon filmlerine dönüşmüştür. PES'de aynı anlamda bir Fifa kopyası futbol oyununa dönüşmüştür. PES'de 10 senedir asla olmayan ve Fifa’ya özgün özelliklerin hemen hemen hepsini artık PES 2011 oyununda bulmak mevcut. Pas atarken bir güç çizgisinin çıkması, oynanabilirliğin yavaşlaması, top kontolünün daha tutuk olması, uzaktan şutların kısıtlanması bu özelliklerden bir kaçı. Kendi kimliğini kaybedip bir Fifa kopyası olan PES belkide oyun teorisini haklı çıkartıp Fifa’nın bir kısım oyuncu kitlesini çalacaktır, fakat artık eski kimliğini kaybetmiş, kapitalist sistemin karanlık sularına kendini kaptırmış bir Fifa klonundan başkası değildir. Bir yıldız geçti aramızdan, elveda PES seni hep bize yaşattığın eski günlerle anacağız ve yeni bir kahramanın çıkma umuduyla yaşiyacağız. Her zamanki gibi Gladyatör filminden bir sözle bitirelim yazıyı, “Şimdi özgürüz, seni tekrar göreceğim dostum….ama daha değil….daha değil!”.

18 Ekim 2010 Pazartesi

"Devrim, olgunlaşmasını bitirince yere düşen bir elma değildir" - Che


Devrim kelimesinin sözcük anlamı, belli bir alanda hızlı, köklü bir değişiklik olarak geçer. Dünya tarihinde örnek alınan ve günümüzün gençlerinde eksik olan ideoloji savaşlarının önde gelen bir çok isim vardır. Lenin, Che Guevera, Gandhi, Mustafa Kemal Atatürk, Deniz Gezmiş, Spartacus, Martin Luther King tarih derslerinde sayfalarca anlatılan isimlerdir. Bu insanlar gösterdikleri cesaret ve vizyonlarıyla her zaman ezilen insanların haklarını ariyacak güçlerinin olduğunu göstermişlerdir. Hepsi bulundukları ortamda hızlı, köklü değişikliklere sebep olup hayatlarının sonuna kadar devrimleri için savaştılar. Futbol tarihinde de örnek alabileceğimiz önemli devrimciler vardır. Malcolm Allison, Manchester City'ye 1965-1973 senelerinde kulübün en başarılı senelerini yaşatarak alınmadık kupa bırakmamıştı. Malcolm Allison fötur şapkası ve purosuyla zamanın en yaratıcı antreman ve kondisyon taktikleriyle en güçlü futbolculara sahip olmuştu. Allison 40 sene önce ilk defa egzersiz bisikleti, ağırlık çalışması, sabah-öğlen olmak üzere günde iki defa antreman ve rugby oyuncularıyla beraber futbolcularını çalıştıran ilk teknik direktör oldu. 1976-1977 sezonunda Manchester City'de bir efsane olup görevini bitirdikten sonra ülkemize yeni bir macera için Galatasaray'ın başına gelmistir, fakat futbol tarihimizde süren sabırsızlık ve yönetim sıkıntıları nedeniyle bir sezon şans verilip efsane teknik adam ülkemizden gönderildi. 1968 senesinde ilk lig şampiyonluğundan sonra Euro Cup'ta (o zamanların Şampiyonlar Ligi) Avrupa'yı fet ediceklerini söylemiştir fakat elemelerdeki ilk rakipleri Fenerbahçe 2-1'lik bir skorla Allison'ın ilk Avrupa deneyimini suya dökmüştür.

Malcolm Allison kadar olmasa bile Aykut Kocaman'ın ağır eleştirilere rağmen, transfer ettiği futbolcuların form tutmasıyla birlikte istediği devrimin ilk adımlarını görüyoruz. Fenerbahçe Alex'in ilk takıma transfer olduğu birinci Daum döneminden beri çok fazla Alex'e bağlı olan ve koşmayan bir takım olarak eleştirildi. Yaklaşık 6 senedir Brazilya ekolünün verimini Zico döneminde Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oyniyarak görmüş oldu. Fakat Zico dışında disiplin ustası Alman ve İspanyol hocalarla çalışmaya kalkışınca hiç biri Brazilya'lıların kahramanı olan Zico kadar başarılı olamadı. (Brazilya'lılara karakter olarak çok benzediğimiz için yabancı antrenörlerin neden ülkemizde zorluk çektiğini anlayabilmemiz lazım.) Aykut hoca başa geldiğinde futbolcunun yeteniğinden ziyade daha çok sahada sarfettiği efora ve çalışkanlığa bakacağını açıklamıştı. Senelerce yavaş oynayıp Alex'in yeteneklerinden faydalanan Fenerbahçe yerine Avrupa standartlarına uygun, kanatlardan saldıran, koşan ve pres yapan bir takım yaratma peşindeydi. Sezonun başında Avrupa kupalarından yeni oyuncuların formsuzluğu ve takımın kimyasının tam oturmamasından dolayı elenmişti. Arada kadroya hiç yedek defans almayarak maç kayıplarına yol açan hatalarda yaptı, fakat Aykut hoca özellikle Spor Toto Süper Lig'de her geçen maç üstüne koyarak en başta istediği devrimi gerçekleştirmek için doğru yolda gibi gözüküyor.

Pazartesi oynanan Konyaspor-Fenerbahçe maçında aylardır ilk defa Aykut hoca istediği on bir ile çıktı sahaya. Takım aynı zamanda Alex'in muhtemelen ayrılıcağı gelicek sezonun bir provasını yapmış oldu. Takımda hiç bir Brazilya'lının olmaması ve oynanan futbol devrimin ilk adımlarını göstermiş oldu. Brazilya'lılara karşı nankörlük yapmamak lazım fakat Arsene Wenger'in meşhur sözü gibi "bir Brazilya'lı takıma yarar, ikincisi zarar verir". Fenerbahçe'nin 103 senelik tarihinde her iki kanattan saldırabildiğini, oyunu iki yönlü oynayabilen bir orta sahaya sahip olan, ileride pres yapıp top çaldığını görebilmek için Fenerli bir Fatma Nine bulmak gerekir. Anti-futbolun liderlerinden biri olan Ziya Doğan hocanın çalıştırdığı takımlara karşı üç büyükler her zaman gol atmakta zorlanmıştır. Hızlı kontra ataklara çıkıp geri kalan zamanda rakibi bozmaya yönelik bir futbol oynatılmasına izin veren yönetimler suçlanmalı. Konyaspor'un bu karşılaştırmadan önce rakiplerine en az pozisyon veren ve yedikleri gollerin 90%'ınını duran toptan yemiş olması ne kadar sert ve etkili bir defans yaptıklarının göstergesidir. Fakat artık klişeleşmiş bir söz olsa dahi kapalı defansları kırmanın tek yolu iki kanattanda bindirme yapmaktır. Fenerbahçe duran toplar dışında çok az sayılı gol yiyen bir takım karşında attığı 4 golün, üçünü kanatlardan ve ortadan delerek atması forvet hattının ne kadar etkili olduğunun bir göstergesidir. Formda oldukları taktirde Fenerbahçe'nin bu sezonki kanat ve forvet oyuncuları tarihinin en yetenekli ve etkili oyuncuları olma yolunda ilerliyor. Fenerbahçe 11 puan kazanarak Trabzonspor ile birlikte haftanın en karlı takımı olup derbiye büyük bir moral ile çıkacaktır. Gelicek maçlarda aynı formu Fenerbahçe koruyabilirse devrimin meyvalarının olgunlaşmaya başladığına emin olabiliriz.

Maçın Kulak Puanı: İnsan Kulak Puanı 3.5 / 5 (Fenerbahçe'nin senelerdir mahrum kaldığı kanat ataklarının işlemesi) Eşek Kulak Puanı 1.5 / 5 (Ziya Doğan hocanın anti-futbol mantelitesinin genç bir futbolcunun ağır sakatlanmasına neden oluşu)