"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

31 Ekim 2010 Pazar

Yapı Meselesi

“Sevdalı yüreklerde beyaz sürgünler
Halayla,türkülerle sevdi bu kalpler
Yıldızlarlar tutuştu siyah beyazla
Marşlarımız ağlasın kartal aşkıyla
Beşiktaş seninle ölmeye geldik...Beşiktaş
Gücüne güç katmaya geldik
Formanda ter olmaya geldik
Beşiktaş seninle ölmeye geldik... Beşiktaş”

Besiktas’in yaraticiligi ile bilinen Carsi grubunun yeni bestesi, her taraftarin soylemek isteyecegi, Besiktas sevgisine yakisan bir tezahurat. Ancak ne yazik ki, Besiktas takim olarak cok uzun bir zamandir taraftarin yaraticiligina ve ozverisine yanit veremiyor.

Gecen sezon topu ayaginda tutmasina ragmen; etkisiz, ciliz ve basarisiz ataklardan dolayi bir turlu taraftarin hayali bol gollu maclari sergileyemen Besiktas, bu sene Schuster ile birlikte bu goruntusunden uzak olacaginin sinyallerini veriyordu. 7 kisi ile defans yapan takim, bu huyundan vazgececek ve tam tersine surekli atak oynayacakti. Herkesin basta soyledigi, durumun Galatasaray’a benzeme olasiligi idi. Korkulananin aksine, Besiktas cok zayif rakiplere karsi “inanilmaz” basariliydi.

Ancak o zayif takimlara bile cok fazla pozisyon veriyor, agir haraket eden defans bir turlu istenen ofsayt taktigini uygulayamiyordu. Gorunen o ki, maclar kazanildigi icin Schuster bunu cok onemsemedi. Tabii ki, takimin atak yonunu sirtlanan oyuncular basta Q7, sonrada Guti sakatlaninca, oyunu ileriye yikma felsefesinin gecen seneden kalan oyuncularla olmayacagini anlamak Schuster ve BJK’ye 5 maca mal oldu. Bu iki yeni transferi cikarirsan, Besiktas gecen seneki Besiktas. Herkes ileriye ciksin, ve orta sahaya yakin duran defans ofsayt taktigi uygulasin demek icin birbiri ile cok uyumlu, hizli ve birazda olsa zeki insan topluluguna ihtiyac var. Bunlarin hic biri bjk defansinda yokken, Hakan ve Rustu’nun inanilmaz hatalari bu yenilgi serisinin tuzu biberi oldu. Q7siz takim hucum da yapamamaya baslayinca, sanki hersey bitmis gibi forvetler de topa duzgun vuramayaya basladi. Mersin Idmanyurdu’nu bile %80 topla oynama oranina ragmen normal sure icerisinde yenemeyen, sutlari cok etkisiz Besiktas’in sakatlar geldikten sonra bile ben cok duzelecegini sanmiyorum. Ilk defa geldigi bir ulkede ki futbolu bilmedigi halde kendini yenilemeyen, Tayfur’u kendinden uzak tutarak ogrenmeyi reddeden bir teknik direktorun takiminin uzun soluklu basariyi gostermesini beklemek yanlis olur.

Guti’nin paslarini anlayacak, Q7’nin yaraticiligina destek verecek adam olmadiktan sonra hucum futbolu ile biraz zor takimlara karsi 3-4 yiyerek yenilirsin. Schuster’in yanlislarina takimdaki rekabetin neden oldugu bencillikte eklendi. Holosko’nun, “gol atmam lazim” dusuncesi yuzunden kacirdigi gollerin haddi hesabi yok.

Cok klasik olacak ama, butun bunlarin cozumu Schuster’de. Turkiye’de futbolun cok defansif oldugunu, cogu takimin kontra-atagi benimsedigini ve itis kakisa dayali oldugunu gorup, rakibine gore taktik vermesi gerekiyor. Herhalde 3-4 mac sonra taraftar destegini cekince yapilmasi sapkalar one koyulacaktir.

30 Ekim 2010 Cumartesi

GENÇ FUTBOLCUNUN, "BİR YILDIZ ADAYI OLARAK" PORTRESİ :*



Bir kaç yıl önce ilk izlediğim maçında oyuna ikinci yarının ortalarında alınmıştı. “Yakın geleceğin en önemli yıldız adayı” olarak nitelendirildiği için, özellikle ona odaklandım. Oyuna girişi ile gerçekten takımına ciddi bir ivme kazandırmıştı. Henüz rakip takım tarafından çok fazla ciddiye alınmadığından, rahatça boş alan bulabiliyor, aniden hızlanabilme yeteneği, sürati ve kıvraklığı ile üst üste gol pozisyonlarına giriyordu. Maçın sonlarına doğru, yine girdiği bir gol pozisyonunda takımına penaltı kazandırdı. Maç bittiğinde, “inşallah tez vakitte taraftarı olduğum takıma transfer olur” diye dilekte bulunmuştum. Maçtan sonra televizyonda futbol programları başladı. “Geriye al, ileri git, tam orada dur”larla maçın önemli anları peşpeşe yorumlanırken açıkça ortaya çıktı ki, penaltı kararının “penaltı” ile uzak yakın ilgisi yok. Meğer “yıldız adayı” genç futbolcu kendini öylesine ustalıkla yere atmış ki, hakeme de izleyicilere de yutturmuş. Doğrusu, o maçta “normal düşünceli” herkes bu sahtekarlığı yutardı. Çünkü, herşeyden önce, pozisyon “yetenekli” bir futbolcunun penaltı kazanmayı düşünmesine gerek olmadan golü atabilmesine son derece müsait bir pozisyondu. Öte yandan, bu “genç yıldız adayı”, futbol camiasında, henüz “hakemi aldatmaktan sabıkalı” ve "sahtekarlığa eğilimli" olarak mimlenmiş değildi. Bunların yanı sıra, benim gibi bir gurup futbolseverin düşüncesine göre de “geleceği parlak genç bir yıldız adayının” en az futbol yeteği kadar, ahlaki kimliğinin de bu adaylığa uygun olması gerekirdi. O halde, futbol yetenekleri ile o golü atabilmesi mümkün olan geleceği parlak ve herkesin gözünün üzerinde olduğu bu genç futbolcu, mücadelesini sürdürüp yeteneğini göstererek golü atıp da aday gösterildiği “yıldız”lığa bir adım daha yaklaşacağı yerde, nasıl olsa bir kaç dakika veya bir kaç saat sonra ağır çekimlerde ortaya çıkmaması mümkün olmayacak şekilde sahtekarlık yapıp kendini yere atsın ki !? İşte bu düşüncelerle herkes o pozisyonun penaltı olduğuna inanmıştı. Ama dediğim gibi, meğer kazın ayağı öyle değilmiş !

“Endüstriyel Futbol”un cari değerlerine göre İngiliz futbolcuların kendilerini yere atmayı uzun süre reddedişi hayranlık duyulacak bir kültürel norm gibi görünebilir ama, Kıta Avrupası’ndan nasıl tuhaf şekillerde penaltı kazanılacağını öğrenmiş olsalardı daha çok maç kazanabilirlerdi !”** diyenler beni ilgilendirmiyor. (Şüphesiz ki, ben de onları ilgilendirmiyorumdur.) Ben “Bu kulübe haram kupa sokmam !”*** diyenlere saygı duyanlardanım. Maçın sonunucunu hatırlamıyorum ama, “keşke taraftarı olduğum takımda oynasa !” diye düşündüğüm “genç yıldız adayı”nın ruhumda yarattığı burukluğu hiç unutmadım ve o gün takımına kaç puan kazandırdı ise, benden o puanın misli ile ilk Midas Kulaklarını kazanmıştı.

Hadise sadece bundan ibaret kalsa, bu satırlarımın “ayıp etmek”ten başka bir anlamı olmazdı. Zira o genç bir insan, bir hata yapmış olabilir. Üstelik herkes hata yapabilir. “Mükemmeliyet Allah’a mahsustur” denilir. Mühim olan “hatalardan ders almak” değil mi !? “Bir hatasını yakalayıp da, genç bir futbolcuyu silkelemeye çalışmak” hangi ahlaka uyar !? Üstelik bu futbolcu yetenekli ve ülkemizde yıldız futbolcu da kolay kolay yetişmiyor. Öte yandan, bu futbolcunun, hem futbol oynadığı dönemde, hem de sonrasında, böyle ucuzluklara hiç uygun olmayan kimliği ile, son derece düzgün, moda tabirle “adam gibi adam” bir teknik direktörü vardı (ki, hala var). “En azından onun elinde düzgün yoğurulur” düşüncesi ile, umudumu yitirmedim ve “yıldız adayı genç yeteneği” izlemeye devam ettim.

Ama, “genç yetenek”, Milli Takıma kadar da yükselmesine karşın, kendini daha fazla geliştirmek bir yana, maalesef bu güne kadar “sürdürebilir bir başarı”da yakalayamadı. Artık kendi takımında 90 dakika boyunca yer bulamadığı gibi, Milli Takım’ın kadrosunda da yer almıyor. Bunlar da her futbolcunun kariyeri boyunca başına gelebilecek olağan hadiseler elbet ! Her futbolcunun sakatlıktan çıkma dönemleri, şu veya bu nedenle formsuz olduğu süreçler olabilir. Kaldı ki, her yetenekli futbolcu illa ki “yıldız” olmak zorunda da değildir. “İşini iyi yapan, iyi yapmaya çalışan, iyi bir futbolcu olmak” başlıbaşına önemli bir niteliktir.

Ancak, bu “yıldız adayı” futbolcunun, futbolunu daha üst boyutlara taşıyamamasına paralel olarak (belki de bunun bir sonucu olarak), oyun içindeki sahte davranışlarını giderek artırdığını üzülerek görüyorum. Neredeyse beceriksiz olduğu her pozisyonda, kaptırdığı her top’ta kendini yerlere atıp duruyor. Hatta, oyunun durduğu zamanlarda rakip futbolcu ile dalaştığı anlarda, rakip futbolcudan herhangi bir darbe almamasına rağmen, sırf onu oyundan attırmak için, sanki bedenine kurşun yemiş gibi, orasını burasını tutarak, yüzünde ızdıraplı ifadelerle kendini yere bırakıp kıvranmaya başlıyor.

“Akıl okumak” yanlışına düşmek istemiyorum ama, yüzüne gittikçe daha fazla yerleşen “sarkastik” tebessümlü ifade bana son derece tanıdık geliyor. Sanki kafasının arkasında hep başka bir düşünce varmış gibi. Hatta, girdiği çok net pozisyonları gole çevirememesinin nedeninin, belki de “acaba golü mü atmaya çalışsam, yoksa kendimi yere atıp da penaltı yutturmacası mı yapsam” ikircikliğinden kaynaklanmakta olabileceğini dahi düşünmekteyim.

Diliyorum ki bu “genç yetenek”, bu günleri geride bırakabilir ve gelecekte, hem futbolu ile, hem de insan kimliği ile gerçek bir “yıldız” olmayı başarabilir ; biz de onu yürekten alkışlayabiliriz o zaman.

Ama bir gerçek var ki, kısa bir zaman süreci öncesinde onu heyecanla takımlarında görmek isteyen diğer büyük takımların taraftarlarının önemli bir kısmı, artık bu heyecanlarını kaybetmiş ve bu isteklerinden vazgeçmiş durumdalar…


*(James Joyce'un 'Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi' kitabının adından -haddim olmayarak- mülhem).

**(Simon Kuper – Stefan Szymanski : Futbolun Şifreleri kitabından).

***(Süleyman Seba – Beşiktaş Jimnastik Kulübünün onursal başkanı).

29 Ekim 2010 Cuma

ARTIK UYANDIK !


Bir zamanlar Türkiye, “son kullanma tarihleri” geçmekte olan batı üretimi mallar için bulunmaz bir "cennet”ti. Yabancı vizyon filmlerini bile en iyi ihtimalle ancak bir kaç yıl sonra izleyebilmek bahtiyarlığına kavuşurduk. O da tamamı için geçerli mümkün değildi tabii. Bu sayede, “batı”nın bit pazarına nurlar yağdıran bir takım uyanık “girişimci” tüccarlarımız da, kolay para ile keselerini keyifle doldururlardı. “Bu ne biçim iştir ki, halkı onun bunun çöplüğü ile soyulmaktadır, bunlar işbirlikçidir, bu düzen değişmelidir ...” filan diye öfkelenenler ise, öfkelerini dışa vurma şekillerine göre, en az 7,5 yıl kodes cezasından başlamak üzere, zengin ceza yelpazesinde “eylemlerine uyan” sağlam cezalar ile sürüm sürüm süründürülürlerdi.

Neyse ki artık “Serbest Pazar Ekonomisi”ne geçtik de, artık o eski tarz soyulmuyoruz. Pazarda yabancı ve yerli mal “çeşit çeşit” bollaştı. Baktın “tarla domatesi” almış başını gidiyor, sera domatesi “yettim gaari !” diyene hemen yetişiyor imdadımıza. “Sera mera”, o da domates işte ; kırmızı mı kırmızı, yuvarlak hatlı mı, yuvarlak hatlı, varsın tadı saman-kabak kırması gibi bir şey olsun, üç beş liraya tarlayı yiyecek halimiz yok ya, üstelik ilacı-hormonu filan da hediyesi ! Yabancı pazarlarla da sağlam rekabet halindeyiz. Hani acık borcumuz-harcımız, dış ticaret açığımız filan varsa da, bizim kara kaşımıza, kara gözümüze, kara kafalarımıza aşık bir çok yabancı dostlarımız, el arabaları ile getirdiklerini daha sonra tırları ile götürseler de –eh ! o kadarcık kusur kadı kızında da olur ki, bu da esasen “En Serbest Pazar ekonomisinin kuralıdır- oramıza buramıza ve borsamıza bir güzel kodukları dumanı tüten taze paraları ve üzerimize yaptıkları pek güzel yatırımları ile, gül gibi geçinip gitmemize yardımcı oluyorlar. İleri geri çatlak sesler çıkatan bir takım münafıklar ise, “gül’ü sevenin, dikenine katlanması gerektiği”ni hala anlayamamış olan münasebetsiz bozguncu takımıdır elbet !

Bu gelişmemiz, elbet kaçınılmaz bir şekilde “spor” pazarımızı da etkiledi. Futbol pazarımıza verilen büyük önem, ikisi de futbol hayatlarında hiç beklemedikleri şekilde Fenerbahçe’de bir de süper emeklilik yaşadıktan sonra İstanbul’daki bir davette buluşan Kennet Anderson ve Pierre Van Hoojdonk’un aralarında yaptıkları bir muhabbette söylediklerinden de açıkça anlaşılmaktadır. Anderson, Hoojdong’a “valla birader artık futbolu bırakıp ticaretle uğraşmaya kesin olarak karar vermiştim ama, Fenerbahçe’den hayır denebilmesinin mümkün olmadığı öyle beklenmedik bir teklif geldi ki, şaşırıp kaldım ve çaresiz kabul ettim” demesine karşı, Hoojdonk da sırıtıp inci gibi dişlerini göstererek “aha işte ! valla bana da aynen senin dediğin gibi oldu” cevabını vermiştir. İşte futbolumuzun marka değeri böylece yükselmesini sürdürdükçe, Ariel Ortega, Roberto Carlos, Pacal Nouma, Kezman, Ailton, Frank de Boer, Jardel, Conceiçao, Pfaff, Campbell, Kleberson, Ricardinho, Vassel, Quarisma, Guti gibi dünya yıldızları, peşlerinden dünyanın bir çok önemli kulüpleri koşuyor olmasına rağmen, sırf hem kariyerlerine daha fazla kariyer katabilmek, hem de futbolun bu yükselen pazarına katkılarda bulunmak amacıyla ülkemizin takımlarını tercih etmişlerdir. Nitekim, bunlardan gelip geçenlerinin çok büyük bir çoğunluğu da, ülkemizin üstüne gül koklamamış, esasen çoğu ilk emekliliklerinden sonra bir de kulüplerimizden piyango olarak kazandıkları süper emeklilikleri ve özellikle İstanbul’da krallar gibi yaşadıkları keyif ve eğlence hayatları ile, gittikleri yerlerde “gönüllü turizm elçilerimiz” olarak futbolculuk hayatlarını sonlandırmışlardır.

Ancak “Serbest Pazar Ekonomimiz”in futbol ayağında, maalesef ciddi bir dış ticaret açığımız bulunmaktadır. Tugay, Emre, Okan, Nihat, Gökdeniz, Fatih, Tuncay gibi ihracaatımıza karşın, ithalatımız hem adet olarak, hem de parasal olarak müthiş fazladır. Hele bunlara, “hiç bir şeyin karşılığı” olarak çuvalla paralar ödenmiş olan ithal teknik direktörler de katılırsa, açığın ürkütücü boyutta olduğu ortaya çıkacaktır.

Ama “Allah bir kapıyı kapıyor ise, bir başka kapıyı da açıyor” işte ! Nitekim, sporu “bir bütün” olarak kabul edersek, basketbolumuzdaki olumlu gelişmenin, bu açığımızı telafi edebilme umuduna kapılmamamız için herhangi bir neden bulunmamaktadır. Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur’dan sonra Ömer Aşık, Semih Erdem gibi dünya ikincisi Milli Takımız’ın oyuncularını NBA’e kaskallayıp, buna karşın halen NBA banch'lerinde bir popoluk oturacak yer bulamadığı için televizyon ekranlarında da izlemekten mahrum kaldığımız, yüksek insani değerlere ve spor ahlakına sahip, basketbol kariyerinin geleceği son derece açık, hani Padişah'ın “hele şuna önce 100 altın verin ama sonra da 100 sopa vurun” diyerek övgüsüne mazhar olan cinsinden yetenek sahibi eski yıldızları büyük emek ve paralarla bulup basketbolumuza kazandırmaya başlayanlara, futbolumuzdan sonra basketbolumuzu da “endüstriyel”leştirdikleri için ne kadar minnet duysak azdır.

Hele hele, basketbolumuza bu büyük hizmeti gerçekleştirebilmek için, “bana mısın !” demeden 9000 kilometrelik yolu bir “kartal” gibi uçarak katedip de, bu büyük şöhretin huzuruna varan Büyük Kulübümüzün büyük başkan ve yöneticilerine ne demeli !?

Vallahi ben “Allah akıl fikir versin !” demekten başka diyecek bir söz bulamıyorum...

28 Ekim 2010 Perşembe

Reina’ya Bir Müşteri Daha! Allen İverson Hakkında Gerçekler

Her anlamda kendilerini dünyadan ayrı tutmaya çalışan Amerikalılar'ın sporları da farklıdır. Orta ve üst sınıfların oynadığı Futbol, zengin sporu olarak görüldüğü için, toplumun genel kitlesi başka sporlara yönelmektedir. Genellikle el ile oynanan ve küçük yaşta Beyzbol, Basketbol, ve Amerikan Futbolu ile tanışan genç sporcuların refleksleri küçük yaşlarda gelişmeye başlar. Futbol ile bu kadar ilgisiz olan bir ülkenin Premier Lig’e tam 7 kaleci kazandırmasının en büyük nedenlerinden biri, küçük yaşlarda bu tür sporlar ile el-göz koordinasyonlarını geliştirmelerinden kaynaklanır. Sylvester Stallone, Pelé ve Bobby Moore gibi yıldızların oynadığı Victory filminde tek Amerikalı’yı oynayan Sylvester Stallone’nin canlandırdığı karakterin Alman milli takımına karşı kaleci mevkiinde oynaması bu bakımdan dikkat çekicidir. Michael Jordan, Babe Ruth, Kobe Bryant, Michal Vick gibi kendi sporlarında efsane haline gelen sporcuların genç yaşta futbola başlamış olup, yeşil sahalarda ne tür bir performans sergileyecekleri hep merak konusu olmuştur.

Basketbola dönersek, günümüzün Türkiye’sinde basketbol bir zengin sporu olarak görülür ve oyuncuları da genellikle üniversite mezunu olurlar. Basketbol,son senelerde Milli Takımızın aldığı başarılar ve NBA’e giden oyuncularımız sayesinde ülkemizde gittikçe popüleritesini arttırmıştır. NBA’de bulunan 84 yabancı arasında Fransa’nın 11 basketbolcusundan sonra en fazla oyuncu barındıran Türkiye, uluslararası statüde büyük başarılara imza atmıştır. Böyle bir ortamda Allen İverson gibi ünlü ve önemli bir NBA yıldızının Beşiktaşa gelişi elbette spora ve kulübe ilgiyi arttıracaktır. Kağıt üstünde bu durum çok güzel gözükse de, İverson hakkında ki gerçekler ciddi bir şekilde göz ardı edilmektedir.

Allen İverson 1975 doğumlu ve bir çok NBA basketbolcusu gibi fakir bir ailenin çocuğudur. Günümüzde en çok alışveriş merkezlerinden ve spor mağazalarından tanıdığımız İverson, hızı, çevikliği, NBA’in ona kolluk giyme zorunluluğunu getiren dövmeleri ve büyük adamların arasındaki küçük dev olduşu ile, hiç şüphesiz en dikkat çekici basketbolculardan biridir. 15 senelik kariyerinde hiç şampiyonluk kazanamasa da, dört kere NBA’in en fazla sayı atan basketbolcusu ünvanını almakla beraber, uzun seneler en fazla top çalan defans oyuncusu ünvanına da sahip olmuştur. İverson’ın yeteneği ve başarıları tartışılmaz olsa dahi, özel hayatı ve psikolojik sorunları, bu kadar sene içinde neden hiç bir şampiyonluk kazanamamasının en büyük nedenlerindendir. Uzun süreler Philadelphia takımında antrenörü Larry Brown ile sorunlar yaşıyan İverson, bir çok kez antremanlara katılmadığı için maç kadrolarına alınmamıştır. Antrenörüne kızan İverson, basın mensuplarına "kendisinin antremana ihtiyacı olmadığını ve takımının onsuz hiç bir şey yapamayacağını" açıklayarak, kendi egosuna bir çok kez yenilmiştir. 10 senelik Philadelphia kariyerinden sonra takımdan olaylı bir şekilde ayrılan İverson, 2006’dan beri üç takım değiştirmiş ve takım arkadaşlarıyla sık sık kavga ettiğinden dolayı bir türlü transfer olduğu takımlarda kalıcı olamamıştır. En son Philadelphia takımına geri döndüğü 2009-2010 sezonunda, 4 yaşındaki kızının hastalığı ve ailevi nedenlerinden dolayı Mayıs ayında takımı bırakmıştır. Kumar oynamayı çok seven ve basketboldan kazandığı milyonları kumarda kaybettiği için borca giren İverson’ı yeni sezonda neden hiç bir NBA takımının istemediği anlaşılabilir.

Günümüzün basketbolunda Kobe Bryant, Tracy McGrady, Allen İverson gibi yıldızların NBA dışına gitmeleri hiç de alışılmış bir durum değildir. Fakat, İverson ‘ın disiplinsizliği ve bir çok zaafından dolayı gittiği takımlarda "takım kimyasını" bozduğu bir gerçektir. Kumarda girdiği borçlardan dolayı Beşiktaş kulübünden "haftalık maaş" istemesi ve disiplinsiz tavırlarından dolayı yöneticilerden "takım içinde uygulanan cezalardan dokunulmazlık" istemesi hiç de şaşırtıcı değil.
Amerikan forumlarında, "İverson’ın sigara tiryakiliğinin Türkiye’nin duman dolu salonlarında bir sorun olmayacağı",  eski antrenörü Larry Brown dahil "NBA’den ayrılışının çok üzücü ve yanlış olduğu", "İverson’ın Türkiye’ye hindi yemeye gideceği" türünde, her zamanki gibi Amerikan cahilliğinde yazılar yazılıyor.

Kısacası Amerikan kamuoyu İverson transferine iyi bir anlamda bakmamakla beraber, Rivaldo’nun Özbekistan Ligi'ne sırf para için gitmesi gibi karşılıyorlar.
İverson’ın Türkiye’ye gelişine en çok Colin Kazım’ın heyecanlanması da, "The Answer" (Cevap) olarak anılan bu basketbol yıldızının ülkemize gelişiyle, beraberinde daha başka neler getireceğinin "cevab"ını da bir hayli endişe ile merak etmemize neden oluyor.

Sabahın köründe kalkıp maçlarını izlediğimiz günler geride kaldı. Şimdi önümüzde her geçen sene daha kötüye gitmekte olan sönmeye yüz tutmuş bir yıldız kaymaktadır. Bence hepsinden önemlisi de, 107 senelik geçmişe sahip ve hiç şüphesiz ki büyüklüğünün "İversonlar" ile kıyaslanmasının düşünülebilmesinin dahi söz konusu olamayacağı bir kulübümüzün Başkanının ve yöneticilerinin, Amerika’ya bu sporcunun ayağına kadar gitmiş olmasıdır.

26 Ekim 2010 Salı

"ARİSTOKRASİ"NİN ÇÖKÜŞÜ : "Şahane Züğürtler"


"Bu maçta sevincimiz skora değil, mücadeleye, dik duruşa, inanca oldu." Arda Turan

"Sevindim, berabere kaldık diye, sonra da üzüldüm, sevindim diye." Ali Sabancı


Pazar günü oyadığı derby maçında ezeli rakibi Fenerbahçe ile deplasmanda 0-0 berabere kalan ve bu sonuçla, ider Bursaspor ile 10 puan farkla 9.sıradaki yerini korumayı başaran Galatasaray’ın kaptanlarından Sabri, maçtan sonra taraftarlarına “üçlü” çektirerek bu “büyük başarıyı (!) kutladı. Kalabakık Galatasaray taraftarları da, genellikle alınan kötü sonuçlardan sonra küfür ve saldırılarla gittikleri “Florya Metin Oktay” tesislerine bu kez kutlama için giderek, ortalığı bayram yerine çevirdiler.

Çok değil, 10 yıl öncesinin UEFA ve SÜPER KUPA Şampiyonu ve Türkiye Lig’inde de Fenerbahçe ile birikte en fazla Şampiyonluk kupasının sahibi, muhtemelen en fazla taraftarı olan Galatasaray ne oldu da bu hale geldi de, esas kaptanı “mücadeleye, dik duruşa, inanca” sevinebiliyor, bir diğer kaptanı ise, sanki şampiyonluğu elde etmişler gibi, 0-0 beraberlikten sonra bu sonucu tataftarları iile birlikte kutluyabiliyor. Türkiye’nin “üç büyük” takımından biri olup da, uluslararasında da diğerlerine fark atmış olan Galatasaray, “dik duruş”a hasret olabilir mi !? 103 yıllık Galatasaray’ın Forması içi boş olarak sahaya konulsa dahi, zaten “dik durması” gerekmez mi !? Bir baba Gündüz’ün, bir Coşkun Özarı’nın, Turgay Şeren’in, Metin Oktay’ın, Hakan Şükür’ün buna benzer bir sevinçle taraftarlara “üçlü” çektirebileceklerini düşünmek, herhalde “düşünce suçu”na girer.

Ben “Mekteb-i Sultani” kültürünü almadım. Galatasaray taraftarı da değilim. Muhakkak ki “Galatasaraylılık” kavramını onlar benden çok daha iyi tarif ederler. Ama, Türkiye’nin uluslararası büyük başarılara imza atmış tek “büyük” kulübünün, “bir dünya markası” olma yolunda ilerlemek yerine, uçan kuşa borçlu hale getirilmesi, son 10 yılda, 10 teknik direktör (ki son bir kaç yılda bu ‘harcama’ periodu ortalama 5-6 ay’da 1’e düşmüştür) değiştirmek suretiyle aralarında Galatasaray’a, yoktan var ettiği takımla tarihindeki en büyük başarıları yaşatmış olan (4 Süper Lig, 2 Türkiye Kupası, TFF Süper Kupa, 3 TSYD Kupası, UEFA Kupası) Fatih Terim’in, son derece sınırlı olanaklarla takımı Şampiyon yaptığı gibi, Şampiyonlar liginde büyük başarılara imza atmış olan Lucescu’nun, yine takımı şampiyon yapmış olan Erich Gerets’in, en zor döneminde takımın başına geçip şampiyonluğa ulaştırmış olan emektar Cevat Güler’in, Bülent Korkmaz’ın da bulundukları 9 teknik direktörünün vefasızca ve “bozuk para harcar gibi” harcanmasının, basketbol takımında bir oyuncusuna başkasının forması giydirilerek sahtekarlık yapılmaya çalışılmasının (ki o en az günahlı gençi oyuncunun istikbalinin de su içer gibi harcanması işin cabasıdır), isimleri Galatasaray’la ve onun başarıları ile özdeşleşmiş olan futbolcuları ile “anca gidersiniz” tavrı ile neredeyse tamaının küstürülerek yollarını ayırmasının ve nihayet, daha önce “başarısızlık” gerekçesiyle harcananlardan biri olan ve cebinde unuttuğu üç paralık telefonunu çaldılar diye taraftarına “siz hırsızsınız” diye avaz avaz bağıran Hagi’yi büyük kurtarıcı diye tekrar takımın başına getirmekten başka care bulunamamasının herhalde “Galatasaraylılık” ve Galatasaray’ın aristokratik asaleti ile bağdaşabilir bir tarafı olmaması gerekir. Ama şayet Galatasaraylılar bütün bu saydıklarımı bir şekilde içlerine sindirebiliyorlar ise, o zaman onların, lig’de henüz hiç de başarılı bir takım olmayan Fenerbahçe’den 1 puan alarak 9. sıradaki yerlerini korumalarına, hatta dik durabilmeyi başarmalarına sevinmelerinde de şaşılacak bir şey yoktur.

Tovaritsch (Türkiye’de konulan adı ile ‘Şahane Züğürtler’), Fransız yazar Jacques Deval’in, Rusya’daki proleter ihtilali sonunda ülkelerini terketmek zorunda kalan soylu-aristokrat bir çiftin, sığındıkları ülkede hayatlarını kazanabilmek için zorunlu olarak hizmetçilik yaparken yaşanılan komik durumları işleyen, komedi türündeki tiyatro oyunudur.

Dilerim, kimse kimliğini yitirmek mecburiyetinde kalmasın !

Galatasaray’ın son yıllardaki durumunu düşününce, bu oyun aklıma geldi nedense...

BEŞİKTAŞ'IN YENİ "KARİZMA"SI : "Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği (siyah) beyaza verdiler.” (*)


Baba Hakkılar’ın, Şükrü Gülesinler’in dönemlerine kadar gitmeyeceğim ama, bugün yaşı 35 ve üzerinde olup da, Beşiktaşlı olsun ya da olmasın, futbolla ortalama ilgisi olan herkes, 1988 – 1993 yılları arasındaki Beşiktaş Futbol Takımının - belki bir , iki eksiği ile- kadrosunu ezbere sayar. Hatta, Beşiktaşlı değilse, muhtemelen kendi takımının o tarihlerdeki kadrosunu aynı başarı ile sayamayacaktır. Yaşları daha genç olup da, gerçek Beşiktaşlı olanların da, o kadroyu bilmiyor olması mümkün değildir.

O sezonların, “1, 2, 3 gol yetmez, 4, 5, 6 olsun Metin, Ali, Feyyaz atsın Beşiktaşım şampiyon olsun…” tezahüratı hala kulaklarımızdadır. Metin, Ali, Feyyaz ile birlikte, Rıza’yı, Recep’i, Gökhan’i, Ulvi’yi, Kadir’i, Şifo Mehmet’i anmamak mümkün olabilir mi !? İşte size, o yıllarda fırtına gibi esen ve üç yıl üst üste lig şampiyonu (ayrıca 1988-1989 sezonunda ikinci, 1992-1993 sezonunda şampiyon ile aynı puana sahip olarak averajla ikinci) olan, ayrıca 1989-1990 ve 1993-1994 sezonlarında Türkiye Kupasını kazanan Beşiktaş’ın o sezonlardaki kadroları :

1989-1990- Beşiktaş
Şampiyon : Beşiktaş
Şampiyonun kadrosu :Engin, K. Metin, Recep, Ulvi, Gökhan, Kadir, Turan, Ismail, B.Metin, Rıza, Ali, Feyyaz, Şenol, Mehmet, Wilson, Walsh, Halim, Zeki, Serdar
Teknik Direktör : Gordon Milne
Gol kralı : Feyyaz Uçar (BJK) 28 gol

1990-1991-Beşiktaş
Şampiyon :Beşiktaş
Şampiyonun kadrosu :Engin, K. Metin,Recep, Ulvi, Gökhan, Kadir, Hamit, Mutlu, Serdar, Turan, İsmail, B. Metin, Rıza, Ali, Feyyaz, Şenol, Mehmet, Walsh, Halim, Zeki
Teknik Direktör : Gordon Milne

1991-1992-Beşiktaş
Şampiyon : Beşiktaş
Şampiyonun kadrosu : Yaroslav Bako, Metin Akçevre, Recep Çetin, Hamit Yüksel, Gökhan Keskin, Ulvi Güveneroğlu, Kadir Akbulut, Mutlu Topçu, Rıza Çalımbay, Şenol Fidan, Zeki Önatlı, Sergen Yalçın, Mehmet Özdilek, Feyyaz Uçar, Metin Tekin, Ali Gültiken, Turan Uzun, Adam Zeyer, Cemre Özbalkan, Metin Uzun, Halim Okta, Aydın Salatan
Teknik Direktör : Gordon Milne

Görüldüğü gibi, her sezonun kadrosunda en fazla ve uluslararası şöhret olmayan 2 yabancı futbolcu bulunmasına karşın, 13 Türk futbolcu bütün sezonların kadrolarında ve takımın asli oyuncuları olarak yer almışlardır. Bu futbolcuların tamamına yakını da (bir çoğu uzun yıllar) A Milli Takımımızda forma giyme başarısını göstermişlerdir.

O yıllarda Beşiktaş alt yapısı, nitelikli üretimde bulunan bir fabrika gibi çalışmaktadır. Feyyaz, Ali, Rıza ve daha sonra onlara eklenen Sergen ve daha bir çok futbolcusunu, kendi alt yapısından yetiştirmiştir.

O dönemlerde, yine futbolla bir az ilgisi olan herkesin hemen bildiği gibi, Beşiktaş Kulübü’nün Başkanı Süleyman Seba’dır.

Kendi ifadesi ile, Başkanlıktan ayrıldığı 2000 yılında 97 yıllık olan Beşiktaş Kulübünün son 57 yılının içinde, futbolcu, yönetici ve başkan olarak bulunan Süleyman Seba, 16 yıllık başkanlık sürecinde, kendine en önemli hedef olarak, gelecekte de Beşiktaş’ın kimliğini koruyabilmesi için, Kulüb’ün sağlam ve sürekli gelir kaynaklarına kavuşturulması suretiyle, paralı insanlara muhtaç olmaktan kurtarılmasını koymuştur. Bu başarıldığı taktirde, Beşiktaş, sırf ekonomik sıkıntılar nedeniyle, “Beşiktaşlılık normlarına uygun olmayan kişilerin sırf para güçlerinin esiri olmak ve onların kişisel menfaatleri ya da değerlerine göre devşirilerek kendi öz kimlik değerlerinden uzaklaştırılmak” tehlikesinden kurtulacaktır. Seba, yönetim anlayışı ve hedefleri olarak da daima Kulübün tüzüğünü, orada yazılı olan amaçları ve Beşiktaş kimliğini referans vermiştir.

Beşiktaş’ın efsane Başkan’ı, bu hedefini olağanüstü bir çalışma ve başarı ile gerçekleştirmiş ve 1980’lerin başında maddi yönden son derece sıkıntılı olan kulübü, 16 yıllık yönetimi boyunca tesis zengini ve maddi açıdan varlıklı bir kulüp haline gelmiştir. Seba döneminde Akaretler Kulüp Binası, Fulya Stadı ve Kamp Tesisleri, BJK Plaza, Yeşilköy, Pendik ve Çilekli Tesisleri, Beşiktaş Koleji yapılırken, BJK İnönü Stadı da 49 yıllığına Beşiktaş'a devredilmiştir.

Süleyman Seba, Başkanlıktan ayrılış konuşmasında, ulaştıkları durumun altını şu sözleri ile çizmiştir : “Beşiktaş, artık ne dedikodulardan medet umacak kadar güçsüz, ne de gerçek dışı bazı şeyleri ‘Beşiktaşlılık’ diye etrafa empoze etmeye çalışanların himayesine muhtaç olacak durumdadır.”

Aynı konuşmasında Seba’nın, kulübün başarısını sadece futbol takımının başarısı ile ölçmek isteyenlere de söylecekleri vardır :“Şimdi bu kazandığımız malvarlıklarını, kulübümüzün eriştiği noktaları bir kenara bırakanlara, 16 sene zarfında kulübün ne kadar büyüdüğünü görmek istemeyenlere, 55 milyon dolarlık bütçeye erişmeyi görmezlikten gelenlere, yapılaşmayı, kurumsallaşmayı bir kenara bırakıp da, hizmetimizin karşılığını sadece profesyonel futbol takımının başarı veya başarısızlıklarıyla ölçenlere sesleniyorum : 16 senelik dönemimizde kulübümüz profesyonel futbol takımına yapılan haksız eleştirilere, rağmen aralıksız her sezon Şampiyon Kulüpler, Şampiyonlar Ligi, Kupa Galipleri ya da UEFA kupasına katılma başarısı göstermiştir. Hizmet dönemimizde profesyonel futbol takımımızın kazandığı toplam 9 Lig Şampiyonluğunun 5 ini, toplam 5 kez kazandığımız Türkiye Kupasının 4 ünü, toplam 7 kez kazandığımız Cumhurbaşkanlığı Kupasının 5 ini, toplam 6 kez kazandığımız Başbakanlık Kupasının 2 sini ve toplam 11 kez kazandığımız TSYD kupasının 6 sini müzemize götürdük. Toplamı 22 kupadır.”

Beşiktaş futbol takımı altın dönemini yaşadığı bu süreçte, bu başarılar dışında da, başarılarını istikrarlı bir şekilde sürdürmeyi başararak, fikstürde hep önemli basamaklarda yer almıştır.

Bir yandan, kulübü sürekli olarak ekonomik bağımsızlığa kavuşturacak çalışmalar, yatırımlar sürdürülürken, bir yandan da, ilkeli ve istikrarlı yönetim anlayışından taviz verilmeden, kulübün parası, tam da olması gerektiği gibi, büyük titizlikle sarf edilerek, bu günkü ile kıyaslanması dahi mümkün olamayacak mütevazi bütçelerle ve Beşiktaş kimliğine yakışan teknik ekipler ve futbolcularla oluşturulan takımla kazanılan büyük başarılar, her kulübe örnek olması gereken niteliktedir.

Bu dönem, “Beşiktaş’ın ve Beşiktaşlılığın nasıl olması gerektiğinin vücut bulmuş hali” olarak tarif edilen, kulübüne yaptığı büyük hizmetler ve kazandırdığı büyük başarılarına rağmen gerçek beyefendi kimliği içinde tevazuunu hiç kaybetmeyen, “Beşiktaşlılık duruşundan” hiç taviz vermeyen başkanı, bir çoğu öz kaynaklarından yetiştirilen ve az sayıda yabancıları da dahil olmak üzere, Beşiktaşlılık değerlerine uygun niteliklere sahip futbolcuları, takımları ile bütünleşmiş taraftarları ile, Beşiktaş’ın, kuruluş tüzüğünde yazılı amaçlarına (hukukuna) ve kimliğine, bir başka ifade ile “öz"üne yabancılaşmadan geliştiği en önemli dönemidir.

Bu dönem, Başkanın “Bu kulübe haram kupa sokmam”, “şerefli ikincilik” gibi önemli mesajları içeren sözleri paralelinde “iyi insan olunmadan, iyi Beşiktaşlı olunamaz”, “Beşiktaşlılık duruşu” sloganları ile kulüp taraftarının yönetimi ve Beşiktaşlılık temel ilkeleri ile en çok bütünleştiği ve haklı olarak kendilerini diğer kulüplerin taraftarlarından daha farklı ve daha değerli bir yere koydukları dönemdir.

Ancak, Süleyman Seba’nın (belki göremediği, belki de görüp çaresiz kaldığı) bir başka gerçek vardır : Özellikle de kimsenin kişisel mülkü olmayan dernek, vakıf gibi bir sivil toplum örgütü ülkemizde zenginlemiş, önemli maddi kaynaklara, varlıklara ve imkanlara sahip olmuş ise, artık oraya el atmalar, müdahaleler de kaçınılmaz olacaktır. Ülkemizde, Sivil Toplum Örgütlerinde kurumsallaşmayı başarabilme, maalesef ancak önemli maddi olanaklara sahip olmadığı taktirde mümkün olabilmektedir. Varsıl bir dernek ya da vakıf, hazine arazileri gibi, bir çok iştahları kabartmaktadır. Hele, derin ekonomik krizler içindeyken kimsenin iştahını doğal olarak böylesine kabartmadığı bu dernek, şimdi 55 milyon dolarlık bütçeye kavuşmuş ve milyonlarca taraftara sahip ulusal bir kulüp olan Beşiktaş ise…

“Hazır servet ile gerdeğe girme”nin keyfi bir yana, bu gün ülkemizde 3 büyük kulübün başkanından biri olmak, kamuoyu nezdinde hükümetin bakanlarından biri olmaktan da, Nobel kazmış bir bilim adamı veya edebiyatçı olmaktan da hiç şüphesiz çok daha prestijli, şöhretli ve önemli olmak demektir.
Önemli bir servetin bulunduğu yeri, kapitalizmin bütün silahları ile kuşatarak, orayı kendi kurallarına göre devşirmeye çalışacağı gerçeği, “global” bir prensiptir.

Nitekim, ilkesel yönetim anlayışı ve kişiliği ile kapitalizmin cari ahlakına (!) ve imajına hiç uymayan, sık sık Laila, Reina, Paper Moon gibi “in” mekanlarda boy göstermeyen, görkemli siyah bir SVU otomobili bile olmayan, otobüse binen, kulübün parasını kişisel egosu, fantazileri, reklamı v.b. uğuruna saçıp savurmayan, televizyon ekranlarında bol bol görünüp de kendinin ne mühim bir adam olduğunu anlatıp ona buna hakaretler sallamayan, kendini kulübünün manevi varlığının önüne asla koymayan bu başkan, kulübün temel ilkelerine göre Beşiktaş’a bol olmakla birlikte, kapitalizmin ilkelerine göre ise artık “dar” gelmeye başlamıştır.

Sonuçta, futbol takımının son birkaç yıdaki başarısızlıkları bahane edilerek, sosyal toplumda “globalizasyon” projesi kapsamında sadece “ye, iç, tüket” felsefesi (!) ile devşirilmiş, temel insani değerlerden bihaber, “Vefa”yı sadece boza markası sanıp da, bir semt dahi olduğunu bile bilmeyen bir gurup yeni nesil lümpen Beşiktaş taraftarı (!)’nın kolayca tahrik edilmesi ile de, Süleyman Seba’ya hakaretler ve saldırılar başlatılmıştır. Bu saldırılar aslında, Süleyman Seba nezdinde Beşiktaşlılık değerlerine yapılan saldırılardır.

Bunların sonucunda Seba, “'Herkesi bir zaman için aldatabilirsiniz, bazı kişileri her zaman aldatabilirsiniz, ama herkesi her zaman aldatamazsınız !' Ben kimseyi hayatım boyunca aldatmadım...!” sözleri ile Kulübüne veda etmiştir ki, “anlayana sivrisinek saz” bir söylemdir. (Ancak maalesef ‘davul-zurna bile az gelmiştir).

Kulüp elbet sonsuza kadar Süleyman Seba tarafından yönetilecek değildir. Ancak bu kırılma noktasından sonra Beşiktaş’ta, özüne uygun gelişme sona erecek ve artık hızla bir başka kimliğe doğru dönüşüm başlayacaktır.

Küfür ve saldırılar sonucu Süleyman Seba’nın yerine gelen yeni başkan yine küfür ve saldırılar sonucu başkanlıktan ayrılacak, onun yerine de, her başarısız sezonda o da yine küfür ve saldırılara uğramakta olan bu günkü başkan geçecektir. Artık “ok yaydan çıkmıştır” bir kere !

Seba’dan sonra, cari değerlerin “prototip”ine uygun başkanlar tarafından, Beşiktaş’ın titizlikle biriktirilmiş ve yapılandırılmış paraları avuç avuç kum taneleri gibi bonkörce rüzgara saçılmaya başlayacak, 10 yılda 11 teknik direktör (Scala 2000–01, Daum 2001–02, Lucescu 2002–04, del Bosque 2004–05, Çalımbay 2005, Ekşi 2005, Tigana 2005–07, Havutçu 2007, Sağlam 2007–08, Denizli 2008–10, Schuster 2010 –) ve 11’lerce futbolcu transfer edilerek, bunların büyük bir kısmına da “hiç bir şeyin karşılığı” olarak dünyalar kadar paralar ödenmek suretiyle geri gönderilerek “başarı !” aranacaktır.

Ancak, bu yöntem ve anlayışla bir türlü “sürdürülebilir başarılar” yakalanmayınca, yine de “para ile saadet olmayacağı” anlaşılmayacaktır. Tam da tersine, beklenen başarılar elde edilmedikçe muhatap kalınan “yeter artık…yuuhhh…”lardan, “küfürler”den kurtularak iktidarı sürdürebilmek gayreti içinde, “belki daha büyük paralar saçılırsa başarıya ulaşılır” felsefesi (!) ile, daha da büyük paralarla satın alınan yeni “mal”lar da, kapitalizmin temel ilkesine göre süratle tüketilip atılarak, yerlerine sürekli olarak yenileri aranıp bulunacaktır.

Böylece “Endüstriyel Futbol”un yeni, cazip ve son derece bonkör bir pazarı daha haline gelen Beşiktaş’ın yeni kimlik karizması artık “Q-7 Quaresma”larıyla ölçülür hale gelecektir.

Bu günkü “Beşiktaşlılık”, artık yeni “Metin-Ali-Feyyaz”ların, “Rıza’ların, Ertuğrul’ların …..” özlendiği değil ama, -futbol yeteneklerini hiç bir itirazım olmayan- “teknik direktörünün kafasına cep telefonu fırlatıp, rakibine gol attıktan sonra cinsel organınla oynayan disko çocuğu Nouma’ların, Avrupa’nın önemli takımlarında bir türlü dikiş tutturamamış, Avrupa’da alıcı bulamayan, disiplinsizlikten sabıkalı Queresma’ların, Real Madrit’ten emekli Guti’lerin” yüceltildiği ve bütün umutların onlara bağlandığı bir kimlik haline dönüşmüştür.

Bana göre, bu gün “gerçek Beşiktaşlılık kimliğinin en son Kartalı” olan kaptan “İbrahim Üzülmez”in, üç-beş milyon euro daha kazanmak fırsatını değerlendirmekten başka hiç bir muradı olmayan bu yeni “karizma”ları Beşiktaş taraftarının böylesine ilahlaştırmasına “üzülmesi”nde ne kadar haklı olduğunu belirtiyor, ama şayet bu duruma o üzülmüyor ise, ben onun yerine de üzülmeye talip olarak, “son Kartal”ın önünde saygı ile eğiliyorum.

-------------------------------------------------------------------------------------

(*) "Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler" Özdemir Asaf

25 Ekim 2010 Pazartesi

Mahallenizin Yardımsever Örümcek Kamerası

Süper kahraman denince ilk akla gelen ve ilgi çeken karakterlerden biri Örümcek Adam'dır. Süpermen gibi tanrısal güçleri ya da Batman gibi şehirlerin asi çocuğu havası olmasa da kendine has çevikliği ve espiri anlayaşıyla gönüllerde taht kurmuştur. Her sene Fenerbahçe'lilerin stres içinde 10 senelik serinin bozulma korkusu, Galatasaray'lıların bu sefer yener miyiz acaba düşünceleri ile bekledikleri maça aramıza yayıncı kuruluş sayesinde katılan Örümcek Adam'ın uzaktan akrabası Örümcek Kamera da derbi heyecanını bize yaşatmaya çalıştı. Örümcek kameranın bize,bizim örümcek kameraya,maç yöneticilerinin topludan birbirlerine alışmasını beklemek lazım. Fakat bu güzel kameramızı normal çekim esnalarında Alex'in duran toplarda kafasının üstünde görmemiz için yaratılmadığına emin olabiliriz (atom bombası da çok farklı nedenlerden yapılmıştı). Aynı şekilde örümcek arkadaşımızın çektiği 5 kareden 3'ünün Sabri'yi çekmesi de ülkemizin geleceği hakkında düşündürücüydü. Umarız bu kamerayı Dünya Kupası 2010'da kullanıldığı gibi adeta futbolcuların yanında sahada koşarmışcasına karelerin çekildiğine şahit olabiliriz.

Derbi maçlarının her zaman mükemmel ve bol pozisyonlu futbol ile geçmesini bekleyen, futbolda harcanan paralara dayanarak endüstriyel futbolun hala futbol zevkini arttırması gerektiğini düşünenleri yanıltan bir derbi maçı oldu. Bu mu dünya derbisi diyenlerin, bir çok Barcelona - Real Madrid karşılaşmalarında iki büyük takımında kapalı ve temkinli oyunlarından dolayı zevksiz geçtiğine dikkatlerini çekerim. Derbi maçları total ve iyi futbol anlamına gelmesi gerekse bile, büyük takımların kaybedebileceği puanların çok büyük hasarlara yol açıcağından dolayı kapalı bir oyun ve genelde tek gollü galibetlerle bittiği bir gerçektir. Bu tür maçlarda Selçuk Şahin'in hayatında atamayacağı bir golü orta sahadan atmasının nedenide oynanan oyunun "normal" gollere açık olmamasından dolayıdır. Elbette tarihte ve yakın geçmişte bol gollü geçen derbilerde olmuştur fakat bu maçlar istisnadır (5-1,6-0'lık galibeyetler 100 senede bir olan skorlardır) 

Hafta içinde Galatasaray'ın içine düştüğü kriz ve Fenerbahçe'nin Konyaspor maçında acaba devrimin ilk adımları başladı mı dedirten oyunu bütün taraftarlara maçın bir derbi maçı olduğunu unutturdu. Fenerbahçe'nin Konyaspor karşısında maçtan önce ligde en az gol pozisyonu veren ve yedikleri gollerin nerdeyse tamamını duran toptan yiyen bir takıma organize ataklarla 3 gol atması bir başarıdır. Bunun üstüne Alex'siz bir kadroyla baskılı ve çok iyi verkaçlar yapabilen bir takım görünce, Aykut hocanın bazı şeyleri değiştirmeye başladığının doğru bir göstergesiydi. Fakat devrim = değişiklik ise, Aykut hocanın takımı 10 senedir büyük takımlara karşı üstün oynayan ve derbi kralı ünvanını kazanan Fenerbahçe bu sene derbi maçlarının tamamında galibiyeti unutmuş durumda. Madalyonun diğer yüzü ise normalde beklenmedik puanlar kaybettiği (futbolcuların çoğunlukla maç seçtiği yüzünden ) alt sıradaki takımların hemen hemen hepsine karşı kazanmasıdır. Derbi krallığının şampiyonluk getirmediğini son 5 senede kazanılan 1 şampiyonlukla görebiliriz, fakat devrim yaparken iyilerin kötüler gibi değişmemesine özen gösterilmesi gerekir. 

Galatasaray'a dönersek hafta içi yaşanan krizin çoğunlukla takıma yaradığını, Rijkaard'ın gereksiz yere sistemde değişiklik yapmama ısrarın anlamsız olduğunu görebiliriz. Rijkaard ile yaşanan sorunların çoğunlukla yönetimin yetersiz desteği olsa bile, son 4.5 senede 6 teknik adam değiştirmiş yönetimin en fazla sabırı ve zamanı Rijkaard'a gösterdiği de bir gerçek. Rijkaard'ın Barcelona'dan gönderilişi medyada hiç konuşulmaması düşündürücü, 5 sene takımın başında kalıp Messi gibi yıldızları kazandıran bir hoca sonunda 4-3-3 sisteminde ısrarından ve takım kimyasının her gün daha kötüye gittiğinden dolayı gönderildiği unutuluyor (Rijkaard'a Barcelona'dan sonra tam 5 sene kimse talip olmamıştır). Sonuçta Rijkaard'a yönetim ayıp edip sözünde durmamıştır ve destek olmamıştır, fakat Rijkaard milyonları alıp ülkesine dönerken birazda kendi yanlışlarınıda sorgulamasında yarar olucağını düsünüyorum. Günümüzün futboluna bakarsak Mourinho gibi üst düzey teknik adamlar bir sistemde ısrar etmeyip elindeki malzemeye göre bir sistem kurup başarılı oluyorlar, fakat bazı teknik adamlar kendi damar sertliklerinden dolayı bir türlü kendi sistemlerinin dışına çıkmayıp taraftarlara harakiri çağrısında bulunuyorlar. Galatasaray'da ki kaos ortamına Braveheart'ın William Wallace'ı gibi getirilen Hagi mevcut kadroyla Fenerbahçe'yi nasıl durduracağını düşünmüş. Geçtiğimiz senelerde Fenerbahçe'den korkmayan ve kendi oyun sisteminde taviz vermeyen Galatasaray, Hagi'nin gelişiyle uzun yıllardır ilk defa Fenerbahçe karşısında bir Anadolu takımı gibi oynadı. Fenerbahçe'ye karşı oynayan Galatasaray'ın Konyaspor'dan tek farkı defans oyuncularının daha deneyimli ve güçlü olmasıydı. Elano'yu sağ kanatta, Pino'yu santraforda (futbol kariyerine başladığı mevkide) oynatınca verimin en fazlasının alınabileceğini görmüş olduk. Geçen sene Kadıköy'de oynanan derbide nasıl Colin Kazım santrafor mevkiisinde presleri ve istekli oyunuyla Servet'e zor anlar yaşattıysa, Pino'da Pazar günkü maçta aynı şeyleri Lugano ve Yobo'ya yaşattı. Poker'in en önemli kanunu kazanamayacaksan en az hasarla masadan kalkmaktır, ve Galatasaray krizin verdiği etki ile senelerdir yapması gerekeni istemeyerekde olsa uygulamıştır.

Fenerbahçe'ye gelince artık Alex'in yaşının ilerlemesiyle beraber baskılı oynayan takımlara karşı zorluk çektiği bir gerçek. Bir çok havadan gelen pozisyonları Alex alamadığı için Niang'ın orta sahaya kadar gelip Mustafa Sarp ve Cana ile boğuştunu gördük. Konyaspor'da Fenerbahçe'nin iyi oyunun bir numaralı nedeni Semih'in defanstan çıkan topları orta sahanın önünde karşılayıp kanatlara ya da Niang'a dağıtmasıdır. Aykut hocanın Dia sakatlanıp çıktığında yerine Kazım'ı almasında gösterdiği cesaretin aynısını derbi maçında Semih'i ilk on birde başlatarak göstermisini beklerdim. Fenerbahçe'de esas çözülmesi gereken nokta kanat oyuncularıyla bek oyuncularının uyum sağlamasıdır. Gökhan Gönül, Deivid'den beri bir türlü sağ kanatta uyum sağliyacağı bir kanat oyuncusu bulamaması Fenerbahçe için ciddi bir sorundur. 

Maç esnasında hiç bir kavganın çıkmaması, sahaya her hangi bir şeyin atılmaması, Sabri'nin kırmızı kart görmemesi saha üzerinde örümcek kamera gibi bir süper kahramanın olmasının pozitif etkenleridir. Dileriz ki örümcek kameramızın pozitif etkenleri sahada oynanan futbolada zamanla yansır.

DEVRİM (Mİ ?) !


Her zamanki gibi yine bir “yeniden yapılanma” döneminde olan “Fenerbahçe”de, yeni teknik direktörünün bir “devrim”i gerçekleştirmeye çalıştığı söylenmekte.

Bu anlamda, Fenerbehçe’de nasıl bir “devrim”in gerçekleştirilmeye çalışıldığını ben bir türlü anlayamadım.

Geçen sezon Daum yönetiminde, şampiyonluğu kaybettiği son maçında Trabzonspor karşısında sergilediği futbol kalitesine, Fenerbahçe bu sezon halen ulaşabilmiş değil. Üstelik her sezon başında yinelenen ve 100 yılı aşan mazisi olan bir takım için hiç bir anlam ifade etmeyen “yeniden yapılanma sürecinin maalesef başında olması” mazeretinin yine ardına sığınarak, kendinden güçlü olmayan takımlara fena halde yenilerek Avrupa liglerine de veda etmiş durumda. Aynı mukayeseyi, Şampiyonlar Ligi’nde gayet keyif veren maçlar oynayarak çeyrek finale kadar yükselebilmiş olan, Zico yönetimindeki Fenerbahçe ile de yapabiliriz.

Aykut Kocaman’ın, son derece düzgün bir insan olduğu şüphesiz. Bana göre Fenerbahçe Teknik Direktörlüğüne de yakışıyor. Ama konu Aykut Kocaman’ın “devrim”ine gelince iş değişiyor.

Fenerbahçe, sezon aralarında bütün takımların yaptığı gibi, yeni futbolcular transfer etti. Önceki sezonlarda kadrosuna kattığı “İspanya gol kralı” Guiza başarısız olduğu için, santrafor mevkiine bu kez “Fransa gol kralı” Niyang’ı aldı. Guiza da, yine büyük ümitlerle transfer edilmiş olan, ama o da hayal kırıklığı yaratmış olan Kezman’ın yerine transfer edilmişti. Önceki teknik direktörler de, doğal olarak, ellerinde Kezman varken Kezman’ı, Güiza varken de Guiza’yı oynattılar. Şayet o zamanlar Aykut Kocaman Fenerbahçe’nin başında olsaydı, hiç şüphesiz o da aynı şeyi yapacaktı. Şimdi doğal olarak, Aykut Kocaman Niang’ı oynatıyor. Yine hiç şüphesiz ki, bu gün takımın başında Zico veya Daum olsa idi, onlar da aynı şeyi yaparlardı. “Türkiye gol kralı” Semih ise, önceden olduğu gibi, şimdi de “yedek” zaten.

Aynı şeyleri, Vederson – Stoch ve Deivid / Kazım – Dia seçenekleri için de söylemek mümkün.

Alex yine takımın en yararlı oyuncusu. Aykut Kocaman da bir kaç değişik denemeden sonra, bütün önemli maçlarda Alex’i, yine önceden olduğu gibi, yerinde oynatıyor. Ancak Alex, artık futbol hayatının son dönemine gelmiş durumda. Kondüsyonu yetmediği veya rakip takımın markajından kurtulamadığı zamanlarda da, yine doğal olarak onu çıkarıp, yerine Semih’i veya bir başka oyuncuyu oyuna alıyor.

Ön libero mevkiinde, her zamanki gibi Emre var. Onun yanında yer alacak oyuncu, önceden olduğu gibi, hala problem. Burada şimdiye kadar bir çok oyuncu denendi : Maldonado, Joshico, Deniz, Christian, Selçuk … Şimdi de, Selçuk’un sakat, Christian’ın yabancı sınırlaması veya kendisi ile takışması nedeniyle, Aykut Kocaman burada Mehmet Topuz’u deniyor.

Defansı güçlendirmek için geçen sezon transfer edilen Bilica, bekleneni veremeyince, bu sezon Yobo takıma alındı. Yobo gibi kariyerli ve kaliteli bir stoper hangi teknik direktörün kadrosunda olursa olsun, Bilica’ya tercih edeceği tartışma götürmez. Diğer savunmacılar Lugano, Gökhan ve Santos (yabancı sınırlaması ve form durumuna göre yeni transfer Caner’le dönüşümlü olarak) eskisi gibi berdevam.

Yeni oyuncuların, oynadıkları mevkilerde, yerlerine geçtikleri oyunculara nazaran daha iyi göründükleri muhakkak. Defansta Yobo, ofansta Niyang şimdiden farklarını ortaya koymuş durumdalar. Dia ve Stoch da, hırslı, hızlı ve doğrudan ileriye oynayan kaliteli oyuncular. Yaşlarının da oldukça genç olması, ileriye yönelik ümitleri daha da artırıyor. Ancak, defansif özellikleri eksik. Önemli maçlarda da şimdilik onlardan beklenilen başarıyı gösteremediler.

Lig’in 9 uncu haftasında Fenerbahçe 5 galibiyet, 2 beraberlik ve 2 yenilgi ile, 4 üncü sırada ve lider Bursaspor ile arasında 6 puan fark var. Üzerinde yer alan takımların bütçeleri, oyuncularının parasal karşılıkları, borsa değerleri, tarihi geçmişleri, seyirci adetleri ise, Fenerbahçe’nin çok çok altında. Fenerbahçe, üzerinde bulunan 3 takımdan ikisine (Trabzonspor ve Kayserispor) yenildi. Lider Bursaspor ile ise önümüzdeki hafta deplasmanda oynayacak ki, yenilirse kimse bu sonucu bir “sürpriz” olarak görmeyecektir. (Hatta tersine, yendiği taktirde bu sonuç ‘sürpriz’ olarak görülecektir.) Fenerbahçe, yine aynı karşılaştırmalar yapıldığında, yine kendinden çok alt sıralarda bulunan sıradan takımlara yenilerek Şampiyonlar Liginde de Avrupa Liginde de erkenden havlu atmış, Türkiye Ligi’nde derby / büyük maç olarak isimlendirilen üç maçı da kazanamamıştır. (Kendi sahasında oynadığı Beşiktaş ve Galatasaray ile berabere kalmış, Trabzonspor’a yenilmiştir).

Nedense 103 yıllık ve Türkiye’nin en zengin, en geniş olanaklarına sahip olan futbol takımı Fenerbahçe, hep “takım olma yolunda her zaman yeni ve yepyeni bir süreci” yaşıyor olmasına rağmen, herhalde büyük talihsizlikler (!) sonucu olsa gerek, karşısına nedense bir şekilde, onun olanaklarının yarısına bile sahip olmamakla birlikte, bu süreci aşmış olan birtakım sıradan takımlar çıkıp, onun kağıt üzerindeki karizmasını fena halde çizip durmaktadırlar. O zaman da taraftarları için, ne yazıktır ki, çok daha yeni transferler ile, en yeni “yeniden yapılanma süreçlerini” beklemekten başka bir çare kalmamaktadır.

Yani Fenerbahçe, uzun yıllardan beri olduğu gibi bu sezon da, mehter yürüyüşü ile yoluna devam etmektedir.

Bu sefer de bu sürece, her nedense, “devrim” adı takıldı.

Keyifle okuduğum ve Blog’umuzda yer alan "Devrim, olgunlaşmasını bitirince yere düşen bir elma değildir" yazısında benimle aynı “devrim” tarifine referans veren Marsyas Üstad’a da sormaktayım ki, “devrim”, “belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik” ise, acep Fenerbahçe’deki bu gidişin neresi “devrim” ola ki !?

Şayet, bir kaç oyuncunun yerine, yeni alınan oyuncuları oynatmak, Alex’i de arada bir yedek oturtmak veya kısmen oynatmak “devrim” ise, benim de “dünyanın en yakışıklı adamı” olduğumu ilan etmeme herhangi bir engel bulunmayacaktır.

Onun için, değerli Blog arkadaşım Marsyas’a da önerim şudur ki, “gel biz bu sürece yine her zamanki gibi ‘takım olabilme yolunda yeni bir toparlanma süreci’ daha !” diyelim de, gerçek “devrim”lere karşı ayıp etmeyelim.

Ama illa ki, “sen bu elmanın ne biçim olgunlaştığını göremiyorsun, bundan ala
“devrim mi olur !” denir ise, bana da Fenerbahçe’deki bu “devrim”in akibetinin, ilk yerli malı otomobilimiz olan “Devrim Arabası”nın akibetine benzememesini dilemekten gayrı diyebilecek bir söz kalmayacaktır.

Not : Bu yazdıklarım, Fenerbahçe’de mühim bir “devrim”in gerçekleştirilmekte olduğunu iddia edenlere dairdir. Yoksa, “futbol öyle her gün yeni planlar ortaya konulacak karmaşık bir oyun değildir” diyen Aykut Kocaman’ı, bu dediklerimden tenzih ettiğimi belirtmek isterim.

24 Ekim 2010 Pazar

BİR “DÜNYA” DERBY’Sİ : Fenerbahçe-Galatasaray "0 - 0" = 0


Fenerbahçe – Galatasaray maçlarının, dünyanın en önemli “derby”lerinden biri olduğu söylenir. Kimine göre birinci veya ikinci sıradadır, kimine göre ilk üç içinde yer alır, en mütevazilerine göre ise, en az ilk beş’in içindedir.

Bu “dünya derby”mizin yayın haklarını, son yıllara kadar, bazen “Dubai” gibi bir iki Arap Emirliği satın alıp yayınlarmış. Ama bu sonuncusuna yurt dışından herhangi bir talip çıkıp da yayınlamak isteyen olmamış. Eh, internet sağolsun, taliplisi yurt dışında da bir şekilde yayına ulaşıp izleyebilmiştir. Ne dersiniz, orardaki Türkler dışında taliplisi çok olmuş mudur sizce !?

Bu “ülke efsaneleri” ile kendimizi hiç kandırmayalım. Gerçek şu ki, Türkiye’de oynanan futbolun “uluslararası” olanı bir yana, buna “aday” dahi olabilecek herhangi bir niteliği mevcut değil. Buna “hakeminden – yayınına” kadar herşey de dahil.

“Uluslararası” bir spor / oyun olan futbolun içinde, “Ulusal” olarak bizim için “en önemli” olan bir maçın, uluslararasında neden hiç rağbet görmediğinin düşünülmesi lazım.

Bu “derby” bağlamında da, “taraftar / seyirci”, kalitesiz bir mala dünya kadar para ödeyerek, yine “Endüstriyel Futbol”u finanse etmeyi sürdürdü.

Tatsız-tuzsuz maçta, bir zamaların UEFA ve SÜPER KUPA Şampiyonu Galatasaray, ligin ortalarında yer almayı hedeflemiş iyi bir Anadolu takımı gibi oynarak, Fenerbahçe’den 1 puan almayı başardı ve maçın sonunda da, gerek sahadaki futbolcular ile teknik adamlar, gerekse tribündeki yöneticileri ve taraftarları, sanki Şampiyonluk kazanmışlarcasına sevindiler.

Mazeretleri de şu : Takım krizdeymiş, teknik direktörleri ayrılmış, yeni teknik direktör taze gelmiş, futbolcular formda değilmiş, sakatları varmış v.b.

Yahu yüz küsur yıllık kulübün kesesinden dünya kadar paralar harcayıp dünya kadar futbolcu transfer etmişsin, dünya futbolunda önemli bir isim olan bir teknik direktörü takımın başına getirmişsin, bu neyin krizi o zaman !?

Sahaya çıkan futbolcularının bir iki tanesinin bedeli, bir çok Anadolu Takımının tamamını satın alır. Aralarında kendi ülkelerinde “milli” olmamış olanı da yoktur veya bir iki tanedir herhalde. Ülkenin en büyük, en saygın kulüplerinden birinde forma giyen (üstelik ülke dışında da oynayacakları bir maç falan da bulunmayan) ve her biri bu kulüpten çuvalla para kazanan bu futbolcuların formda olmaması, haklı bir mazeret olabilir mi hiç ? Bir muhasebe müdürünün yanlış kayıtlar yaparak şirketini zor duruma düşürmesi durumunda, “ya, formda değilim” demesi, mazeret olarak kabul edilebilir mi !?

Milyonlarca taraftarı, zaferlerle dolu geçmişi olan bir takımın, bir yığın basiretsizlikler sonucu canına okunup da, taraftarları 1 puana bayram yapacak hale getirilmiş ise, vah ki vah haline ! Üstüne üstelik, karşısındaki takım bir dünya devi “Barcelona, Milan, Manchester United” filan da değil ; son derece sınırlı imkanlara sahip bir çok Anadolu Takımının kendi sahasında yenmeyi başarabildiği, “henüz toparlanma aşamasında olduğu” söylenen Fenerbahçe !

Esasen, “en zengin Büyük” Fenerbahçe, her zaman “takım olma yolunda toparlanma aşamasındadır.” Ama çok uzun yıllardır bu kulüpten, bir çok önemli başkanlar ve yöneticiler, dünya şampiyonu milli takımların, Avrupa şampiyonu takımların hocaları, yerli ve yabancı önemli futbolcular gelmiş geçmiş olmasına rağmen, futbol takımı nedense bir türlü bu "toparlanma aşamalarından" bir adım ileriye geçememiştir. “Ümit”, hep Fenerbahçe taraftarının ekmeği olmuştur. Ben, kendimi bildim bileli, en az 40 yıldır, “oh yahu çok şükür, kazansa da kaybetse de, nihayet her maçta takır takır oynayan istikrarlı bir takıma kavuşabildik !” diyen bir tane Fenerbahçeli’ye rastlamadım. (Bu ‘toparlanma’ süreçlerinin önümüzdeki 40 yıl boyunca devam edeceğine olan inancımın da ‘tam’ olduğunu belirtmek isterim).

İşte bu “derby”de de, alınan 1 puandan mutluluk duyabilen Fenerbahçe’nin mazereti de, “yine yeni bir teknik direktör ve yeni oyuncuları ile takım olabilme yolunda yepyeni ve devrimsel bir toparlanma sürecinde” olmasıdır.

Nitekim, Fenerbahçe’nin, her zaman maçlardan önce favori gösterilmesine rağmen, karşısında akıllı oynayan iyi bir Anadolu Takımı karşısında genellikle yenilmesine karşın, bu kez paçayı ucuz kurtararak 1 puan alabilmiş olması, her zamanki gibi sadece taraftarları dışında hiç kimseyi üzmemiştir. Maçtan sonra “kazanmayı çok istiyorduk ama olmadı, iyi oynayamadık, üzgünüz, artık önümüze bakacağız” filan gibi, her zamanki hiç bir anlamı bulunmayan “şablon beyanatların da, ciddiye alınabilecek herhangi bir yönü bulunmamaktadır.

Bu maça son derece “uygun” olan hakem de, uluslararası futbolun uygulanması gereken kurallarına göre maçı yönetmek yerine, ulusal sembollerimizden olan “şiş kebab”ın “ne şiş yansın, ne de kebab” prensibine göre maçı “idare etmek suretiyle”, “derby”nin mutlular kervanına katılmayı başarmıştır.

Dünyanın hiç bir yerinde görülmemiş biçimde “kendi kendini övmekten” hala bir türlü yorulmayarak, sırf bu özelliğinden dolayı guinness rekorlar kitabında yer almaya hak kazanmış olan yayıncı kuruluş ise, bu kez de “dünyanın en son teknolojik harikası” yeni örümcek kameralarına bitmez tükmenmez şekilde övgüler yağdırdıktan sonra, maç yayını sırasında, “futbol canlı yayını”nın en temel prensibi olan “kameranın topu kaybetmemesi” ilkesini yine hiçe sayarak, her zamanki gibi, özgün bir “yeni dalga (!)” yayıncılık anlayışı ile, bize maç yerine, olur olma zamanlarda, tribünlerde, Kremlin resmi geçitlerindeki eski Sovyetler Birliği yüksek prezidyumu üyeleri gibi konuçlanmış bilcümle “ağır ağabey”leri, 18 kişilik kadroların dışında kalmış olup da çekirdek çıtlatıp maçı izleyen futbolcuları, ona buna sallarken suratları yamulmuş futbolcuların ağır çekimlerini v.b. bol bol izlettirmiştir. Haydi bunlara alışmıştık diyelim de, ama bu “derby”de bir de bunlara, “dünyanın 7 harikasından birincisi” olarak ilan ettikleri yeni oyuncaklarına alışma antremanlarının eklenmesine ne diyelim !? Henüz sıradan kameralarla, uluslararası standartlara uygun sıradan bir futbol canlı yayını yapmayı beceremeyenlerin, fantazi uğruna maçı harcayanların (ama her fırsatta ne müthiş yayınlar yaptıklarından bahsedip kendilerini yere göğe koyamayanların), bir de bu maçta olur olmaz yerlerde devreye sokup çıkardıkları yüksek teknoloji ürünü örümcek kameraları, umutsuzca da olsa umalım ki, doğru dürüst bir maç yayını izlemekten başka muradı olmayanların ızdıraplarını ileride daha da fazla arttırmasın.

Bu satırları yazarken, televizyonumda açık olan yüksek reytingli bir futbol programında, “derby maçının tatsız tuzsuz olduğu ama, bu maçta ulusça övünmemiz gereken çok önemli ilklerin yaşandığı” ilan edildi. Bu gurur vesilelerimiz şunlarmış : Futbol Federasyonu Başkanımız ve Milli Takım Teknik Direktörümüz maça gelmişler. Üstelik, iki büyük güzide kulübümüzün başkanları onlarla birlikte yanyana maçı izlemişler. Futbolcular sahada birbirlerini gırtlaklamamış. Fazla küfür olmamış ve sahaya yabancı cisim atılmamış.

(Maçtan önce, rakip takımın formasını giymiş olan bir baba ve küçük oğlu diğer takımın taraftarları tarafından az daha linç ediliyordu. Plakasında kulübünün baş harfleri yer alan bir otomobilin de caddedin ortasında camı çerçevesi rakip taraftarlar tarafından indirildi ve içindekiler canlarını zor kurtardılar ama, onlar saha dışında olduğundan konu dışı idi tabii !)

Başka !? Başkası yok, o kadar ; yetmez mi yani !?

Yetmez mi "bunca gurur" futbolumuzu uluslararası boyutlara taşımaya, daha ne istiyoruz ki !?

Vah ki vah ! Hakikaten “tatsız-tuzsuz” ! ...

23 Ekim 2010 Cumartesi

"USUL" HAKKINDA : Konumuz "FUTBOL" -6 (SON)


“İngiliz futbolcuların kendilerini yere atmayı uzun süre reddedişi hayranlık duyulacak bir kültürel norm gibi görünebilir ama, Kıta Avrupası’ndan nasıl tuhaf şekillerde penaltı kazanılacağını öğrenmiş olsalardı daha çok maç kazanabilirlerdi !”

(Simon Kuper – Stefan Szymanski : Futbolun Şifreleri kitabından).

“Bu kulübe haram kupa sokmam !”

(Süleyman Seba – Beşiktaş Jimnastik Kulübünün onursal başkanı)


“ENDÜSTRİYEL FUTBOL” / "RENKSİZLEŞME"

“Kapitalizm”, “globalleşme” adı altında, kendi karakterine uygun olarak, dünyayı “tek tipleştirme” çabasında. Biz de bu bu etki ve baskılardan yeterince nasibimizi alıyoruz maalesef. “Globalleşme”nin futboldaki karşılığı ise “Endüstriyel Futbol”.

Bu gün dünyamızı “Şirket”ler yönetiyor. Her türlü değer yargıları “şirketrokrasi” nin kurallarına göre devşiriliyor, devşirilmeye çalışıyor. Bunu sağlamak için de, savaş, insan öldürmek dahil, her yol mübah görülüyor, deneniyor.

Futbolda dönen parann 750 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor. Bunun yarısı dahi olsa, ne farkeder ki !? Eğer işin içinde bu kadar büyük bir para varsa, kapitalizm mutlaka orayı kendine devşirir. Onun kardeşleri olan şike, bahis ve mafya da hemen oradaki yerlerini alırlar.

Büyük şirketler ve onlara hizmet veren kulüp başkanları, yöneticileri, sporcuları v.s bu paradan çok ciddi boyutlarda dolaylı veya dolaysız olarak nemalanıyorlar. Bütün bunları finanse edenler ise, taraftarlar ve seyirciler. “FIFA” ve “UEFA” gibi kuruluşlar, bu sistemin bekçileri ve uygulayıcıları. Taraftarlar / seyirciler de, bu sistemin çıkarları doğrultusunda şartlandırılıyorlar, devşiriliyorlar. Artık bütün başarı ölçüleri para ve diğer maddi kriterler.

Uzun süredir klüp yöneticilerimiz “dernek” statülerinin kendilerine dar geldiğini, başarı için “şirketleşme”nin şart olduğunu dile getiriyorlar. Bunun nedeni son derece açık, “şirket” statüsü, kapitalizmin / endüstriyel futbolun gereklerini yerine getirmek için çok daha elverişli. O zaman “belirli ve ortak bir amaca etrafında biraraya gelmiş insanlar”a hiç ihtiyaç yok. Mühüm olan maddi kazanç ve karın maksimizasyonu. Bunun için de bir malın uluslararası piyasalarda maksimum kar ile satılabilmesinin gerekleri neler ise, onlar yapılacak o kadar. Müşteri de elbet taraftar / seyirci ; onlar da malı alıp, tüketecek.

Halen önemli kulüplerimiz “şirket” statüsüne geçmemişlerse, bunun en önemli nedeni, bu gün kulüp yöneticilerimizin, dünyanın hiç bir yerinde “dernek” statüsü kapsamında yararlanabilmelerinin mümkün olamayacağı yetki ve imkanlardan, akıl almaz bir şekilde “su içer gibi” rahatlıkla yararlanabiliyor olmalarıdır.

Bu gün kulüp başkanlarımız ve yöneticilerimiz, bırakın Cumhuriyet dönemi başbakanlarımızı, Osmanlı Padişalarından çok daha fazla yetki ve dokunulmazlığa sahiptirler. Bu özellikle de 3 büyük takımımızın başkanı ve yöneticileri, rayicin çok üzerinde büyük paralar karşılığında ve uzun süreli sözleşmelerle takıma teknik direktör ve futbolcu transfer edebilir ; sonra da şu veya bu nedenle, ama ceplerine hiç bir şeyin karşılığı olmayan çuvalla para koymak suretiyle, sözleşmelerini erken fesih edip onları kulüpten kovabilir. Üstelik bu bu tasarruflarını her sezonda peşpeşe bir kaç defa tekrarlamalarına da hiç bir engel yoktur. Hiç kimse de onlara “yahu siz delirdiniz mi, kimin parasını kime harcıyorsunuz böyle sorumsuzca, burası sizin babanızın malı mı !?” diye sormaz. Sorulacak gibi olsa da, yine de hiçbirşey değişmez. Vah ki, üç beş kuruşu “usulsüz” harcadı diye mahkemelerde sürüm sürüm süründürenlere ve ağır cezalar ile cezalandırılanlara !

Nitekim, bu gün giderek artan bir hızla kulüplerimiz renksizleşiyor. Evrende bir tek “mavi” renk bulunsa, diğer renkler olamayacağı gibi, “mavi” diye de bir renk kavramı olamazdı. “Mavi”yi var eden, diğer renklerin de var olmasındandır.

Bu gün kulüplerimiz arasında “kimlik” bakımından “Endüstriyel Futbol”a en uygun anlayışa sahip olanı “Fenerbahçe”. Ama son yıllardaki yapılanmalarına ve transfer politikalarına baktığımızda, Galatasaray’ın da, Beşiktaş’ın da “Fenerbahçeleştiğini” görüyoruz. Belki Fenerbahçe’yi taklit etmek isteklerinden değil ama, “Endüstriyel Futbol” öyle gerektirdiğinden dolayı oluşuyor bu değişim. Galatasaray’ın “Mekteb-i Sultani” kültürü ve dayanışması, Beşiktaş’ın “halkın takımı” kimliklerinin bağlantıları bir bir koparılıp atılıyor. Özellikle de kapitalizmin devşirdiği genç taraftar kitlelerinin bu duruma herhangi bir itirazları yok. Yoksa, bir kaç ay once avaz avaz “yeter artık, çek git” diye haykırdıkları başkanlarına, bir kaç ay sonra artık Avrupa’da talep bulamayan bir kaç futbolcuyu transfer etti diye, aynı sözcüklerle nasıl iltifatlar yağdırabilirler !?

Trabzonspor’u iki önceki yazımda geniş olarak ele aldığım için, burada tekrar üzerinde durmuyorum.

Ama böyle giderse, çok yakında Galatasaray’ın da, Beşiktaş’ın da, Trabzonspor’un da, birer Fenerbahçe’leri olacak. O zaman, ne öbürlerinin, ne de Fenerbahçe’nin -mavi misali- renklerinin ardında “kim kimi daha fazla yeniyor” dışında başkaca özel bir anlam kalmayacak. İç pazarda başarı sağlanırsa, sıra dış pazara gelecek. O zaman da bu takımlarımız bir Chelsea, bir Real Madrit v.b. kopyası olmaya çalışacaklardır.

Ama bir şeylerin orijinalleri zaten var ise, onların taklidi olarak piyasada bulunmaya çalışmanın ne anlamı olabilir ki !? Mühim olan “kendin olarak” var olabilmek değil midir !?

Acaba ben oturduğum yerden böyle görüyorum da, desteksiz mi yazdım bunları !?

Bakın, taraftar olarak uzun yıllar futbolun tam merkezinde yer almış olan Beşiktaş’ın “Çarşı Grubu”nun lideri Alen Markaryan, bir röportajında neler demiş, onun görüşleri ile sonlandırıyorum bu diziyi :

“Ona göre futbol 1985 yılına kadar insanlar sadece futbol oynamak için topun peşinden koşuyordu. Saf bir kültür vardı. 1990 yıllardan sonra dünya futbolu bir endüstri olarak görülmeye başladı ve medya patronları bu sektöre el attılar. Alen bugün futbolun patronun Medya olarak tanımlıyor. Artık insan gücünden kaynaklanan başarılara değil de medya gücünden kaynaklanan maddi başarılara bakılıyor. Alen bu ortamda hiçbir Beşiktaşlı futbolcuyu da sevmiyor. Çünkü Beşiktaş'ta oynayan bir futbolcu futbol topuyla oynamak için forma giymiyor. Sadece üzerindeki formanın şanı-şöhreti, reklamı ve namından yararlanarak bir yerlere gelmeye çalışıyor, cebini doldurmaya bakıyor. Beynini ayaklarına, kalbine, ruhuna vermiyor. O yüzden de futbol hiçbir şey. Markaryan futbol konusunda toplumcu görüşlere sahip. Hatta taraftar arasında bazen ''Alen Abi devrimci mi?'' tartışmaları yapılıyor. Bunun nedeni bir dönem FİFA ve UEFA'nın telkinleri ile Futbol Federasyonu’nun ''zengin taraftar profili'' oluşturma düşüncesinin ön plana çıkıyor olması. Beşiktaş'ta da bu hayata geçirilmeye çalışıyor. Zenginlere, aristokrasiye kaydırarak taraftarlar arasında başka bir kültür yaratılmak isteniyor. Ancak Alen'e göre ise Beşiktaş halkın takımı. Özellikle Çarşı Grubu ve diğer grupların üyelerinin esnaf olması, halkın içinde soluk alması, hayatı birebir kendinin yaşaması, tırnaklarıyla mücadele etmesi, halktan yana tavır almasını getiriyor. O yüzden Beşiktaş tribünleri hiç kimseden icazet almıyor. Hiç kimsenin boyunduruğu altında değil. Tamamen kendi omurgası var, kendi beyni var, kendi bildikleri ve gelenekleriyle hareket ediyor.Ancak FIFA, ''ben fakir taraftar istemiyorum, ben kulübe para kazandıracak taraftar istiyorum'' diyor. Artık taraftar bir tüketici olarak görülüyor. Maça gelen taraftar sosisli sandviç yiyecek, bayrak alacak, şapka alacak, kola içecek, puro alacak. Alen her şeyin parasallaştırıldığı böyle bir değersizleştirme kültürüne karşı çıkıyor. Alen bazen kendi adına itiraflarda da bulunuyor. 25 senedir yaşadıklarını göz önüne alarak, piyon gibi kullanıldığını söylüyor.

Çarşı, sanayici, işadamı başkanlara karşı !

Alen'e göre iş adamları şöhret olmak ve bu şöhreti tekrar ranta dönüştürmek için külup başkanı oluyorlar. Ona göre sanayiciden, ticaret adamından başkan olmamalı. Kulüp başkanlarının zaafları şike konusu olabiliyor. Markaryan'a göre futbol dünyasında şike olayları da adiyattan vakıalar.”

"USUL" HAKKINDA : Konumuz "FUTBOL" -5



?

Neden liman deyince
Hatırıma direkler gelir
Ve açık deniz deyince yelken ?

Mart diyince kedi,
Hak diyince işçi
Ve neden ihtiyar değirmenci
Allaha inanır düşünmeden ?

Ve rüzgârlı havalarda
Yağmur eğri yağar ?

ORHAN VELİ KANIK

3. Ulusal Takımlar : “3 Büyükler”

Zaman bir çok şeyi değiştiriyor. Bugünkü Fenerbahçe Spor Klübünün amacı, elbet 1907 yılında ilk kuruluş tüzüğünde yazılı olduğu gibi “vatan gençlerini; vatanın korunmasına, zorluklara ve askeri seferberliklere alıştırmak” değil artık. Peki, ülkemizin her coğrafyasında taraftarları bulunan bu “3 büyük” takımımızın kimlik özellikleri nedir ? Taraftarları, takımlarının kimliklerini nasıl algılıyorlar ?

Yakın çevremdeki arkadaşlarımla bir küçük anket yaptım. “3 Büyükler” sizde nasıl bir kimlik çağrışımı yapıyor ?” diye sordum. Genelde benzer cevaplar verdiler. Beşiktaş için “halkın takımı”, Fenerbahçe için “burjuva takımı”, Galatasaray için de “aristokrat takımı” dediler.

Bu sıfatların tarihi ve bilimsel anlamlarını mıncıklamadan, “algı” bağlamında irdelersek, Galatasaray’ın “Mekteb-i Sultani”den soyutlanabilmesi elbet mümkün değildir. Resmi tarihçesinde belirtildiği gibi, Mekteb-i Sultani (bu günkü adıyla Galatasaray Lisesi) Osmanlı'da Batılılaşma döneminin ve Tanzimat uygulamalarının bir sembolü olur. Çünkü bu kez de Osmanlı'da hukuksal, siyasal, ve sosyal alanda gerçekleştirilecek yenilikleri yaşama geçirecek aydın kadrolara ve bu kadroların yetiştirilmesi için, geleneksel eğitimin dışında batılı programları da bünyesinde barındıran bir eğitim kurumunua ihtiyaç vardır. Bu amaç doğrultusunda 1 Eylül 1868'de sultan Abdülaziz 'in katıldığı bir törenle Mekteb-i Sultani adıyla kurum yeniden faaliyete geçer. Dönemin Paris Büyükelçisi Cemil Paşa ile Hariciye Nazırı Fuad Paşa 'nın çabalarıyla kurum Fransa'daki lise eğitimine denk ve aynı kalitede öğrenci yetiştirir. Ve bu öğrencilerin arasında katolik, ortodoks ve musevi öğrenciler de vardır.”

Görüldüğü gibi “Galatasaraylılık”, gelenekselin dışında, hatta karşısında yer alan farklı bir eğitimin ve kültürün simgesi olmuştur. Bu yeni kültürün mensupları, “batılılaşma” sürecimiz içinde uzun süre, küçük bir azınlık, fakat kendi içinde dayanışması güçlü, devlet yönetiminde etkin, sosyal toplumun “elitleri”ni oluşturmuşlardır. Nitekim Galatasaray Spor Kulubü de, temel olarak, “Galatasaray Lisesi öğrencileri ile bu Tüzük hükümlerine göre üye kaydedilmiş bulunanların sportif gelişmelerini sağlamak, spor eğitimi ve ahlakını geliştirmek ve üyeleri arasında sevgi ve dayanışmayı artırmak amacı ile” kurulmuştur. Görüldüğü gibi, tüzüklerinde yapılan öncelikli vergu “Galatasaray Lisesi Öğrencileri” dir.

Sanıyorum, Galatasaray Spor Kulübü için toplumdaki “aristokrat kulübü” algısının nedeni budur.
Ancak, bir zamanlar salt farklı ve sınırlı bir kültür camiasına ait olan Galatasaray Spor Kulübü kazandığı başarılarla giderek, benzer kültürü taşımayan kitleler içinden de taraftar bulmaya ve benimsenmeye başlamıştır. Bu kitle yaygınlaşıp genişledikçe, Kulüp yönetiminde de “mektepli – alaylı” çekişmesi, kaçınılmaz olarak ortaya çıkmıştır.

Beşiktaş ise, kendilerine yukarıdan bakmaya çalışan rakiplerinin “arabacılar takımı” sıfatı ile küçük görmeye çalıştıkları, buna karşılık kendilerini “sarayla bağlantısı olan ve spor yapmaya fayton ile giden arabalılar takımı” olarak savunmakla birlikte, son tahlilde taraftarlarının kimlik algılarının ortak paydasını “halkın takımı” olmak teşkil eden spor kulübümüzdür.

Kulübe çok uzun yıllar boyunca büyük hizmetler yapmasına rağmen, her zaman mütevazi bir halk adamı hüviyetini muhafaza etmiş, gerçek bir beyefendi olan ve taraflı tarafsız herkesin saygısını ve sevgisini kazanmış efsane başkan Süleyman Seba, diğer takımlarınkilerden farklı ve ilginç bir taraftar grubu olan “Çarşı”, “Beşiktaşlılık duruşu” kavramı, bu kimliğin önemli sembolleridir.

İnternette tesadüfen rastladığım bir Beşiktaş taraftarının şu cümleleri, Beşiktaş kimliğini gayet güzel ifade ediyor : “Sevda çiçeklerini ekerken, hiç bir karşılık beklemedik. Hep şampiyon olalım falan hiç demedik. Herşey mertçe olsun, sahada olsun istedik birileri başkalarına iltimas geçmesin, ödül de ceza da hakça olsun, mücadeleler şerefli geçsin, hakkı olan kazansın istedik. Beşiktaş’ı sadece Beşiktaş olarak kalsın diye sevdik.İşte bu ahval ve şartlar içinde tertemiz bir şampiyonluk istedik ve bekledik sonuna kadar …. Özer Özçetin”

Fenerbahçe, kozmopolit ve fantastik bir kimlik algısına sahiptir.

Bunu en güzel “bir gün herkes Fenerbahçeli olacaktır” sloganı ifade etmektedir.

Yani “her ne olursan ol, gel !”

Eh, iki büyük rakibinden biri “aristokrat takımı”, “diğeri ise “halkın takımı” olunca, her coğrafyadan her cins taraftarı olan Fenerbahçe için de geriye “burjuva takımı” algısı kalıyor herhalde !

Fenerbahçe taraftarları, kulübünden hep sansasyonel eylemler bekler. Fenerbahçe, bir şekilde, hep gündemin en üst basamağında olmalıdır. Bu, şampiyonlok olmaz ise, heyecan verici bir transfer veya en başarısız olduğu dönemde en büyük rakibi Galatasaray’I farklı bir skorla yenmiş olmak ya da hiç beklenmedik bir an’da Avrupa’da alınan başarılı bir sonuç v.b. olabilir. Kuantum Fiziği’nin “kaos” teorisi gibi, Fenerbahçe’de her an her şey olabilir ; beklenenler gerçekleşmeyebilir ama, beklenmeyenler de gerçekleşebilir.

Fenerbahçeliler’e gore, belirli bir “anayasa”sı yoktur ama, Fenerbahçe bir “Cumhuriyet” tir ; ibadetinin belirli kuralları yoktur ama, stadyumu “mabed”dir.

Fenerbahçe, umulmadık bir şekilde şampiyon olabilir ama, en çok umulan şampiyonlukları da, mesela en son maçta, başkalarına benzemeyen en ekstrem biçimde rakiplerine hediye edebilir ki, bu durum dahi, Şampiyonluğu kazanan takımdan açık ara daha fazla şekilde, şampiyonluğu elinden kaçıran Fenerbahçe’nin gündemde daha fazla yer alması sonucunu doğurur.

Gazetelerin spor sayfalarında ve televizyonların spor programlarında –her şartta- en geniş kapsam bir biçimde Fenerbahçe’ye ayrıldığı sürece, Fenerbahçeliler için aşılamayacak bir sorun, bir sıkıntı yoktur. (Nitekim, öyle de olmaktadır). Fenerbahçe taraftarı, olumsuzlukları öyle pek fazla “kafaya takmaz”. Nasıl olsa, “bir şekilde” bu olumsuzlukların aşılacağına inanır. Nitekim, tribünleri en çok dolduran ve kulübüne en çok parayı kazandıran taraftar, Fenerbahçe taraftarıdır.

(Son Fenerbahçe – Beşiktaş maçı sonrasında, Beşiktaş ve Fenerbahçe kimliklerinden yola çıkarak keyifli bir maç analizi yapmış olan Marsyas üstadımızın bu blog’da yer alan “Batman Süpermen’e karşı” başlıklı yazısını okumanızı tavsiye ederim.)

Taraftarı olduğumuz spor kulüplerinin “aşık olduğumuz renklerinin” arkasındaki “hukuk”a ve temsil ettikleri kimliklere dair naçizane analizlerim burada sona eriyor.

Bütün bunları yazmaktan muradım ise, şayet “aşkımızın gözü kör” değil ise, “futbolun asla sadece futbol olmadığını” düşünüyorsak, takımımızın başarısılarını ve başarısızlıklarını sadece “skor ve klansman başarıları” olarak ölçmüyorsak, futbola sadece konjoktürel “ruh hallerimizin” tatmini, deşarj olmanın bir aracı yani “bir tüketim maddesi” gözü ile bakmıyorsak, hayatın ve sosyal toplumun diğer bütün alanlarında da olması gerektiği gibi, futbolda da, “sana görelerden, bana görelerden, bireysel ruh hallerimizden arınmış”, “sağlıklı bir ortak lisan” kurabilmek, bunun için de, “hakiki, doğru ve ortak değer mihenklerimizi (olması gereken ölçü taşlarımızı) / referans noktalarımızı” bulmak çabasıdır.

O iç irademle de yola çıkmış olsam, yazdıklarımın, değerlendirmelerimin, analizlerimin tamaının objektif ve doğru olduklarını elbet iddia edemem. Ama en azından, “hukuk ve kimlik”in, konsept olarak futbolu değerlendirken “ortak referanslarımız” olması gerektiğini kabul ediyorsak (ki bunlara başka ortak referans konseptleri de ilave edilebilir), bunlara dair farklı, ya da genişletici / daraltıcı veya düzeltici değerlendirme ve analizleri de ekleyerek, mutabakatlarımız kapsamında o sağlıklı ortak lisana kavuşabiliriz düşüncesindeyim.

İşte o zaman, mesela, çok iyi bir futbolcu olan İbrahim Yattara’nın, kaptanlığını da yaptığı Trabzonspor Kulübünün kimliği ile, Galatasaray'ın son yıllarda ortalama 5-6 ayda bir teknik direktör değiştirmesinin ve taraftarına haksız olarak “siz hırsızsınız” diye bağıran Hagi’yi kurtarıcı olarak görüp de takımının başına tekrar teknik direktör olarak getirmesinin Galatasaray Kulübünün kimliği ile, Pascal Nouma aşkının Beşiktaş Kimliği ile ne derece bağdaştığını ve “bir gün herkes Fenarbahçeli olacak” sloganlı Fenerbahçe’’nin, tersine neden her geçen gün Fenerbahçeliler dışında en sevilmeyen takım haline geldiğini daha doğru değerlendirebilir, bu tür değerlendirmeler arttıkça da, belki bir gün kulüplerimizin “olmaları gerektiği” yollara yönelmelerinde katkı sağlayabiliriz.

Ancak en azından, bireysel olarak, aşkımızın kör olan gözlerini açmayı başarabilmemiz dahi, hiç de küçümsenecek bir olgu değildir. Zira, aşkın en güzeli, anlamsız olanı değil, anlamlandırılabilinenidir.

(Bu serinin sonuncusu, “renksizleşme”, gelecek yazıda)