"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

8 Haziran 2011 Çarşamba

Şampiyonlar Ligi Dergisi Nisan/Mayıs Sayısı: Razvan Rat İle Bir Söyleşi


Uzun süredir yabancı basında yer alan önemli gördüğüm yazıları çevirme fırsatı bulamıyordum. Liglerin bitmesi ve güncel konuların azaldığı yaz dönemlerinde bol bol çevirileri sizinle paylaşacağım. 

Bu seride ilk paylaşmak istediğim yazı Shaktar Donesk takımının lider oyuncularından ve defansın bel kemiği Razvan Rat ile bir söyleşi. 

Yazı Uefa’nın çıkardığı Champions League Dergisi’nin Mayıs/Haziran sayısında yer alıyor.
Özellikle Lucescu hakkında söyledikleri ilgimi çekmişti. Bu yazıyı okuduktan sonra tekrardan Lucescu gibi bir değeri kaybettiğimize üzüldüm. Bir çok yabancı hoca geldi geçti, ama Lucescu bu hocaların arasında en iyilerindendi. Gelin biraz bu konuyu ve futbolu Razvan Rat’ın ağızından okuyalım :




Shaktar’ın sadık stoperi Maldini, Avrupa’da attığı ilk gol ve her maçtan ders çıkarmak hakkında konuştu. Hiçbir zaman yorulmıycak gibi görünen milli stoper, takımının tarihinde ilk defa Şampiyonlar Ligi’inde gruptan çıkaran golü atarak ender rastlanan bir başarıya imza attı. Başarısını bir satranç ustası gibi oyunu okumasına, çok çalısmasına ve takımı 7 sezondur çalıştıran Mircea Lucescu’ya borçlu.

8 sezondur Shaktar’da oynuyorsun, kulüpdeki dinamikler sence nasıl değişti ?

Ukrayna’ya ilk geldiğimde Shaktar sadece ikinciliğe oynayan bir kulüpdü. Fakat zamanla deneyim kazandık ve arka arkaya şampiyonluklar yaşadık. Ayni şekilde Avrupa’da da deneyim kazanarak 2009′da UEFA Kupası’nı kazandık ve bu gerçekten bizim için çok önemliydi. Şimdi ise her sezon istikrarlı bir şekilde Şampiyonlar Ligi’nde oynuyoruz.

UEFA Kupas’ını aldığınız dönemden çok güzel hatıraların olmalı.

Avrupa’da finale kalmak ve final maçında oynamak….bunu hayal etmek için bile yaşamanız gerekiyor. Yaşadığım duyguları anlatmak gerçekten çok zor, bir çok ülkeye yayın yapan kameralar ve gözler sizin üzerinizdeyken içimde yaşadığım mutluluk gerçekten inanılmazdı. Bu Shaktar için çok büyük bir adımdı.

Sezon başladığında hedeflerin nelerdi ?

Büyük düşünüp, hedeflerinizi yüksekte tutmak iyi bir şeydir bu yüzden Şampiyonlar Ligi’nde final oynamayı hayal ediyordum. Bir çok kişi bu sezon Shaktar’ın normalinden fazlasını başardığını düşünüyor, ama biz her zaman daha yükseyi hedefliyoruz. Esas hedefimiz her zaman gruptan çıkmakdı.

83 maçtan sonra grupta ilk golünü Braga’ya karşı attın…

Evet en sonunda bir gol atabildim! Aslında doğru zamanda doğru yerdeydim. Ne zaman gol atacağınızı gerçekten kestiremiyorsunuz, çoğu zaman ya auta çıkıyor ya da kaleci kurtarıyor. O gün benim şanslı günümdü, ama benim için asist yapmak gol atmaktan daha önemli.

Shaktar’ın sahadaki oyununu nasıl yorumluyorsun ?

Teknik direktörümüz Mircea Lucescu oyunumuzun Barselona’ya çok benzediğinden bahseder. Fakat önemli olan başlama düdüğü çaldıktan sonra kendi oyunumuzu ortaya koyabilmemiz. Ayrıca kadromuzda oyunumuza renk katan Brazilyalılar da var.

Lucescu oyun stilini Paolo Maldini’ye benzetiyor, sen bir benzerlik görüyormusun ?

Eminim bunu düşünmekde Lucescu’nun kendi nedenleri vardır ama ben aynı fikirde değilim. Maldini’nin seviyesine gelmeniz için çok çalışmanız lazım. Bu kadar önemli bir oyuncu ile benzetilmek çok zor bir durum ama bir o kadarda onur verici. Bütün kalbimle Maldini kadar uzun bir dönem futbol oynayıp, onun yakaladığı başarıların birazını yakalamayı umuyorum.


Senin en sevdiğin oyuncular kimler?

Ryan Giggs’i çok seviyorum. Bir defans oyuncusu olmamasına rağmen hep benim en sevdiğim oyuncu olmuştur. Onun oyun stilini çok seviyorum, ama bu onun gibi oynamaya çalıştığım anlamına gelmez. Her hangi bir idölüm yok ama beğendiğim oyuncular var.

1998′de 17 yaşındayken Rapid Bucharest’e transfer oldun. O günden bu yana oyunun çok değişti mi  ?


Rapid’e transfer olduktan sonra değerim arttı. Sonra 2003′de Shaktar’a geldim ve oyuncu olarak kendimi çok geliştirdim. Kendimi geliştirmemin en büyük nedeni profesyönelce çok çalışmamdı. Her maçdan ve antremandan bir ders çıkarmamız gerekir. Mircea Lucescu bize hep “Büyük oyuncular hatalarını tekrarlamayan oyunculardır” der. Bir hata yaptıktan sonra tekrarlamamanızın farkına varıyorsanız büyük bir oyuncu olursunuz. 

Gelecek için planların nedir ?


Şimdilik bunu düşünmedim, ama Shaktar’da aynı formda uzun süre devam etmek istiyorum.

Donetsk sana evinmiş gibi geliyor mu ?

8 sene burayı evim gibi hissediyorum. Karım da Ukraynalı,Shakhtar’ı evim gibi görmek için bir çok nedenim var.

3 Haziran 2011 Cuma

KONUK YAZAR KÖŞESİ : Sinan Yiğit’den,“Futbol ve İddaa”

Bu haftaki Konuk Yazarımız Sinan Yiğit bizlere, “Resmen izin verilenler dışında ülkemizde kumar yasak olduğu için mi futbola olan ilgi bu kadar artıyor ? ‘İddaa’ tutkunlarının iç dünyalarında sadece kolay para kazanmak duygusu mu var ? ‘İddaa’ ne kadar kazanıyor ve kazandığının ne kadarını iddaacılara dağıtıyor ? ‘İddaa’ya futboldan başka sporun hangi dalları dahil ? Yurt dışındaki bahis organizasyonlarının ‘iddaa’ ile rekabetleri nasıldır ?” gibi son derece ilgi çekici soruların cevaplarını veriyor yazısında. Bu soruların cevaplarını verirken de, bir bahisçinin, ‘iddaa’ konusu müsabakayı izlerken neler hissettiğini anlatarak, bahsin, izleyiciye olan etkilerini yorumluyor.
“İddaa” konusunda deneyimli ve sıra dışı bakış açılarına sahip olan Konuk Yazarımızın, yazısının sonunda yer verdiği görüş ve tavsiyelerinin, özellikle “iddaa” ile yeni ilgilenmeye başlayanlar için çok yararlı olacağını da belirtelim.
Sinan Yiğit’in bloguna şu adresten ulaşabilirsiniz : http://snyigit.wordpress.com

Futbol ve “İddaa”

Cem Kırgız’ın bana yönelttiği, “ülkemizde kumar yasak olduğu için, insanların futbola bu kadar ilgi duymasının altında,  ‘İddaa’ oynamak yatıyor olabilir mi sence ?” sorusundan yola çıkarak, bu konudaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak üzere kaleme aldım bu yazımı.
Açıkçası ben öyle düşünmüyorum. Kumar oynamak yasal olarak yasak, evet ama, futbola da, “iddaa”ya da olan ilgi bu yasaktan dolayı gelmiyor bence.
Ülkemizdeki insanlarımızın gelir durumu, neredeyse herkesin futbolu bilmesi, hemen her gördüğümüz yüzün kendince bir teknik direktör oluşu, kimilerine göre de hislerinin kuvvetli olması, bu ilginin başlıca nedenleri.
Tabii  bu olguyu benim gibi sadece bir hobi olarak değerlendirenler  de var. Ben mesela, haftada bir  4 maçlık tahmin yapar, ya da en fazla bir sürprizli  3-4 maçlık kupon düzenler ve beklemeyi yeğlerim. Yeri gelir, 3 te 3 yapıp 4.’ye geldiğimde kuponumu yırtarım. Lakin, o 4. maça gelene dek tahminlerimin tutması, o ana kadar ki heyecanım, aynı anda birden fazla maç takip etmem ve doğru tahminlerimi son maça kadar taşımış olmamdan duyduğum hazzı anlatamam. Belki “son maçta yatmak” dediğimiz şey başımıza gelince sinirlerimiz bozuluyor ama, size çok açık yüreklilikle söyleyebilirim ki, kazanamıyor olsam da,  o ana kadar duyduğum heyecan ve haz duygusu benim için paha biçilemez.
Ancak bir de bu durumu geçim kaynağına, kredi kartının son gününe, okul veya dershane taksitine, asker harçlığını çıkarmaya endeksleyen bir kitle var ki, benim için haz olan, onlar için her yeni kuponda yeni bir umut oluveriyor. Akabindeki hayal kırıklıklarını ise hiç söylemiyorum.
Tüm bu anlattıklarımın yanısıra, ortada bir başka gerçek var. O da, bunun adı ister yasal bahis, ister kumar, her ne olursa olsun, rakamlar “idaa”nın, hiç de sandıldığı kadar basit olmadığını gösteriyor.
2010 yılında, Spor Toto Teşkilat Başkanlığı’nın 3 milyar 746 milyon TL ciroya ve yüzde 34′lük ”rekor” büyümeye imza atarak, devlet kontrollü spor organizasyonları arasında dünya ikincisi olması da, ne kadar büyük bir kitlenin bahis dediğimiz hadisenin peşinden sürüklendiğini gösteriyor.
“Devlet kontrollü yasal bahis” adı verdiğimiz İddaa’nın oynatılmaya başladığı Nisan 2004’den, Aralık 2010’a dek elde edilen hasılatın toplam rakamı 14,4 milyar TL. Elde edilen bu toplam hasılattan dağıtılan ikramiye ise, 7 milyar TL olarak kayıtlara geçti.
Yine 2010 yılı verileri göre İddaa programında, 17 bin 382′si futbol, 3 bin 953′ü basketbol olmak üzere, 21 bin 720 maç yer aldı. Tüm bu maçlar için 510 bin oran hesaplandı. Oyuncular yıl boyunca toplam 495 milyon kupon oynadı. Fenerbahçe, yüzde 1,36′lık payı ile takım bazında hasılata en çok katkı sağlayan ve 4,7 milyon TL ile en yüksek takım isim hakkını alan kulüp oldu.
Yasal bahis organizasyonlarımızın resmi teknoloji ve danışmanlık şirketi olan “İnternet Teknoloji Yatırım ve Danışmanlık Ticaret A.Ş (İnteltek)”den yapılan açıklamaya göre, İddaa’nın, yaklaşık 3,5 milyon oyuncusu, 81 il ve 741 ilçede toplam 5 bin 500 fiziksel, 5 sanal bayisi ile, dünya ölçeğinde sektöründeki en geniş dağıtım kanallarından birine sahip olduğu bildirildi.
Tabii tüm bu verilerin ışığında akla gelen sorulardan biri de,  “eğer İddaa olmasa idi, futbola ilgi bu kadar olur muydu !?” sorusu.
Bu sorunun cevabını şöyle verebiliriz : İddaa’dan önce de futbola bağlı bir kitle vardı, İddaa’dan sonra da aynı kitle azalmadan devam etti. Lakin o kitle, İddaa’dan sonra bu sefer bildiklerinden veya hissettiklerinden para kazanma yolunu da seçti. Dolayısı ile ayda yılda bir maç izleyen, futbola ilgisi çok az olan insanlar bile, “kolay para kazanmanın bir yolu” olarak görülen İddaa tahmin oyunu söz konusu olunca, mübalasız söylüyorum, hiç bilmedikleri takımların hiç tanımadıkları oyuncularını dahi takip edip, neredeyse onların psikolojik durumlarını bile incelemeye başladılar.
Sadece futbolda değil tabii ki, iddaa’ya sonradan eklenen Basketbol, Voleybol, Tenis ve en son olarak Motor Sporları’nın da katılmasıyla, bu oyuna kayıtsız kalamayan koskoca bir İddaa kitlesi oluştu. Zaten bu biraz evvel değindiğim rakamlarla da bunu açıkça ortaya koyuyor. Şunu da söyleyebiliriz ki, İddaa’dan sonra her hangi bir spor dalı konusunda az çok bilgisi olan her insan, kendi iddaa oynamasa bile,  bahis  oynayanlara yorumlarda bulunup, görüşlerini belirtir oldular.
Şimdi bu bahis işinin bir de ana unsuru olan “oyun” kısmı var. Mesela bahis oynadığımız karşılaşmaları takip ederken, bazen bizim tahminimizi doğrulamayacak  bir oyun ile karşılaşabiliyoruz. İşin garip tarafı, bizim bahis tahminimizin aleyhine oynanmakta olan oyun, gözümüze ve gönlümüze çok hoş gelebiliyor. Geliyor gelmesine ama, bu sefer de cebimize bir şey yansımıyor. Bu durum da, keyfimizi kaçırıp, takip ettiğimiz karşılaşmadan tad almamızı engelliyor. Dolayısı ile, oyunun güzelliklerini seyretmek yerine, sonuç odaklı olabiliyoruz. Bunun sonucunda güzel futbolun tadını çıkaramayan bir kitle var ki, onları sadece kazanacakları para ilgilendiriyor. Bu da bir seçenek tabii, her zaman güzel oyun olmuyor ama, her zaman  bahis yapacak olanaklar mevcut.
Ben ikinci seçeneği seçip oyundan tad almaya bakanlardanım. Gözümüz gönlümüz açılsın da, varsın ben şansımı bir başka kuponda tekrar deneyeyim.
Tabi bu sözlerim yaptığımız ufak bahisler için geçerli. Yoksa söz konusu olan yüksek bahis rakamları ise, değil güzel oyun, şampiyonluk kupasını evinize getirseler mutlu olamazsınız, çünkü giden gitmiştir artık.
Buraya kadar değindiklerim, bahisçilerin nedenleri ve duyguları üzerineydi. Peki bu kadar insanın takip edip, paralar yatırdığı İddaa’da kazanma şansları ne kadar yüksek ?
Yukarıda belirttiğim rakamlara dayalı olarak bakar isek, toplam 14.4 milyar TL hasılatın 7 milyar TL’si ikramiye olarak ödenmiş. Bu da,  kazanma orannın oldukça yüksek olduğunu (yaklaşık  %50)  gösteriyor.
Yasalarımız izin vermediği için, ülkemizde resmi bahis olan “iddaa” dışında, bu alanda başka bir olanak yok. Bizim yasalarımız el vermiyor ama, bu işin bir de yurt dışı boyutu var. Şimdi de bu konuya değinelim kısaca.
Bahisler, bilindiği gibi, internet ortamından oynanıyor ve Türkiye’de uygulamada olan “Spor Bahisleri Yasası” gereğince, İddaa dışında başka bir spor bahisleri operatörünün ülke içerisinde faaliyet göstermesi yasak. Bu durumda Avrupa bahis siteleri içerisinden bazıları Türkiye piyasasına girip, Türk spor bahisleri oyuncularına kaliteli hizmet sunmayı seçmekte, bazılarıysa Türk kullanıcıları üyeliğe kabul etmemektedir. Türk kullanıcıları üyeliğe kabul eden Avrupa bahis sitelerinin başında “Betsson” gelmekte ve Türk kullanıcılar bu siteleri yıllardır beğeniyle kullanmaktadırlar. Bu sitelerin avantajlarını ise şöyle sıralayabiliriz :
1. İddaa’ya nazaran gayet yüksek olan oranlar : Avrupa bahis siteleri, kullanıcılarına çok daha yüksek bahis oranlarıyla, daha fazla kazanma şansı sunmaktadır. Özellikle de yüksek oranlı maçlarla oluşturulan kombine kuponlardan kullanıcıların elde ettiği kazançlar İddaa’ya göre oldukça yüksektir.
2. Kullanıcıların bahis yaptıkça kazandıkları bonus fırsatları : Avrupa bahis siteleri, daha fazla müşteriyi kendisine çekmek için, potansiyel müşterilerine çeşitli bonus fırsatları sunmaktadır. Bu bonus fırsatlarından en büyüğü kuşkusuz “ilk para yatırma bonusu”dur. Bu bonus kapsamında kullanıcılar yapacakları ilk para yatırma işlemlerinde, belirli bir miktara kadar %100 veya daha fazla miktarda bonus kazanmaktadırlar. Bu da kullanıcılara yatırdıkları paranın iki katıyla bahis oynama ve kazanma fırsatı vermektedir. İlk para yatırma bonusunun yanı sıra, yeniden yükleme bonusu ve diğer birçok bonus çeşidi Avrupa bahis siteleri tarafından müşterilerinin beğenisine sunulmaktadır.
3. En beğenilen ve cazip olan, canlı bahis seçeneği : Gerçi İddaa da bu uygulamaya yeni girmiş bulunuyor ama, onların uygulaması, yurt dışındaki örnekleri karşısında, gerçek bir canlı bahis olarak kabul edilemez. Şöyle ki ; Canlı bahis seçenekleri olağanüstü bir heyecan yanında, kullanıcılara oynanan maçların gidişatına göre ortaya çıkan fırsatları değerlendirme ve kazançlarına kazanç ekleme olanağı vermektedir.
4. Geniş para yatırma seçenekleri : İddaa müşterilerinin, bahis oynarken kullanabilecekleri, tek bir para yatırma seçeneği bulunmaktadır ki, bu da İddaa’nın lisans verdiği web sitelerinin anlaşmalı olduğu bankalardan yapılacak havalelerdir. Bunun yanında, İddaa bayilerinden gerçek parayla da bahis oynanabilmektedir. Oysa Avrupa bahis siteleri banka havalesini de desteklemekle birlikte, kredi kartları, e-cüzdanlar ve ön ödemeli kartlar gibi en modern ödeme araçlarını desteklemekte ve müşterilerinin kendilerine en uygun olan para yatırma ve çekme seçeneklerini kullanmalarına izin vermektedir.
5. Her zaman tek maç özgürlüğü : Örneğin,  İddaa’da en az üç maçlı kuponlar oluşturulabilirken, yabancı bahis sitelerinde bu tür kısıtlamalar bulunmamakta, kullanıcılar tek maç üzerine dahi bahis yatırabilmektedir. Bu da kullanıcıların kazanma şansını hatırı sayılır bir derecede artırmaktadır.
Son olarak, benim İddaa türü bahis konusunda görüş ve tavsiyemi soracak olursanız, biraz klasik olacak belki  ama, “top yuvarlak, saha ise dört köşedir”. (Tabii futbol odaklı konuşuyorum). Dolayısı ile, hiçbir zaman “banko” diye tabir ettiğimiz garanti maç yoktur. Siz “banko” dersiniz ama, futbolcu çıkar  40 metreden vurur ve dakika 90’da 90’a takar golü ki, siz hayal kırıklığınızla baş başa kalırsınız. O yüzden kendinizi fazla kaptırmayın derim. İddaa’da 2 seçenek var hayal kırıklığı yaşamamak adına : Birincisi “az maç çok para”, ikincisi “çok maç az para”. Yalnız her zaman ikincisinden başlayıp, oradan gelecek para ile, birinciden kazanma yoluna gidiniz.
Bu blog’da bana yer ayırdığı için Sevgili Cem Kırgız’a ve zaman ayırıp yazımı okuduğunuz için siz Midas Kral blog okuyucularına teşekkür ediyorum. Saygılar.
Sinan YİĞİT

31 Mayıs 2011 Salı

TARAFTAR HAKLARI



Google arama motoruna, “kulübün sahibi taraftardır” diye yazıp, enter tuşuna bastığınızda, 0.25 saniye içinde 5.680.000 sonuç görüntüleniyor.

“Taraftar bizim her şeyimiz” söylemi için 0.37 saniye içinde 53.300, “taraftarımız merak etmesin” söylemi için ise, 0.27 saniye içinde 115.000 sonuça ulaşılıyor.

Linklerin altında da çok büyük bir çoğunlukla,  kulüp başkanları ve yöneticilerin ettiği “bize yakışanı yapacağız”, “gereğini yapacağız”, “taraftarımız bize güvensin, “taraftarımız bizi desteklemeye devam etsin” gibi, birbirinin benzeri basma kalıp sözler yer alıyor.

Ama yapılacak olduğu söylenen “yakışan” nedir, “gereği” nedir, taraftar neye ve neden “güvensin” onlara dair doyurucu hiç bir açıklama bulunmuyor bu şablon haline gelmiş söylemlerin içeriklerinde.

İnternet arama motorlarını bir yana bırakın, bu gün hangi kulübümüzün başkanına veya herhangi bir yöneticisine bunları soru olarak sorsak, alacağımız cevapların farksız olacağına kalıbımı basarım. Hiç biri, “taraftar dediğin, biz önlerine ne koyarsak onu yemek zorunda olan eblehler topluluğudur” demeyecektir elbet ama, “kulübün gerçek sahibinin taraftar olduğunu” kesin bir dil  ile ifade edeceklerdir.

Gerçekten de öyledir. Taraftarı olmayan bir spor kulübünün, yarışmalı sporlardaki mevcudiyetinin, konu mankeni, ya da dolgu maddesi olmaktan öteye bir anlamı yoktur. Özellikle de, taraftarı bulunmayan veya gün geçtikçe taraftarını yitiren bir futbol takımının, uzun süre gelişmesini devam ettirebilmesi, hatta mevcudiyetini koruyabilmesi mümkün değildir.

Eh, haydi bırakalım “gerçek sahiplik” söylemlerini bir yana, ama bu kadar önemli olduğuna göre, her halde taraftarın da bir takım hakları olsa gerektir. Bunların en başında da, “kendilerine kulak verilmesi”  ile, “açık ve doğru bilgilendirilmeleri” haklarını saymak, sanırım “yok artık daha neler !” diye karşılanacak abartılı beklentiler değildir.
Peki kulüplerimizin yöneticileri tarafından da “başlarının tacı” olarak nitelendirilen taraftarların bu en temel haklarına sizce ne kadar saygı gösteriliyor !? Bence hiç !

Sözlerim özellikle, en çok taraftara sahip olan ve “büyük” olarak nitelendirilen kulüplerimize yönelik. Bu kulüplerimizin bu güne kadar taraftarlarının profillerine, taraftarlarının kulübü nasıl değerlendirdiklerine, beklentilerine, memnuniyetlerine ve memnuniyetsizliklerine v.b. dair herhangi bir araştırma, herhangi bir anket çalışması yaptırdıklarına hiç şahit olmadım. Oysa bu kulüplerimiz, defalarca getirip getirip de, sözleşmeleri sona ermeden gönderdikleri teknik direktörlere ve futbolculara hiç bir şey karşılığı olarak ödedikleri milyonlarca liranın çok çok küçük bir kısmı ile bu çalışmaları yaptırabilmeye fazlası ile muktedirler. 

Öte yandan, bu kulüplerimizin taraftarlarını ciddi, net ve doğru şekilde bilgilendirme çabası içinde olduklarına da hiç şahit olmadım.

Bütün kulüplerimiz için geçerli olmuştur : Kulüpte işler iyiye gitmiyorsa eski başkanın yerine yeni bir başkan getirilir. Yeni başkan da, futbol takımının başına yeni bir teknik direktör getirir. Her ikisi de taraftarlara, basın üzerinden mutluluk mesajları verirler, her konuda çok iyi anlaştıklarını ve el birliği ile tez vakitte takımı şampiyon yapacaklarını söylerler. “Taraftarımız hiç endişe duymasın, onlara en layığını vereceğiz, yeter ki onlar bizi devamlı desteklemeyi sürdürsünler, biz çok büyük bir camiayız, şanlı tarihimiz, ......” falan filan. “Şanlı tarihimiz” demelerine karşın, en hazini, “yeni bir beyaz sayfa açma” söylemleridir. Sanki “şanlı tarih” o arada zamanaşımına uğramış, ya da artık tarihin derinliklerinde yok olup gitmiş gibi, “yeni bir beyaz sayfa” açarak, artık yeni bir tarih sürecinin kendilerinle başlayacağını veya o eski şanlı tarihi, kendilerinin dirilteceğini ifade ederler.

Haydi diyelim buraya kadar da iyi hoş da, ama bu pompalanan soyut ümitleri neyle, nasıl gerçekleştireceklerdir, kısa, orta ve uzun vadeli planları, projeleri, stratejileri, beklentileri, A planları başarılı gitmez ise B planları nelerdir v.b. bunlar taraftarlara asla anlatılmaz, açıklanmaz. Taraftardan bekledikleri, yalnız  “her şeyin en doğrusunun sadece onlar tarafından bilinildiğine inanmaları, onlara güvenmeleri ve kayıtsız şartsız destek vererek sabırla beklemeleri”nden ibarettir.

Sonra da dehşet içinde görürüz ki :

Bazı başkanlar, hakkında “bu adam tam benim anlayışıma göre, sanki ruh ikizim !” gibi laflar edip 3 yıl sözleşme imzalattığı teknik direktörü, daha ilk sezonun sonunda cebine bol paralar tıkıştırarak apar topar gönderir.

Bazı başkanların, “bundan alası Şam’da kayısı ! Sonuna kadar arkasındayız” diye getirdikleri teknik direktör, ilk sezonun sonunda “bu takımda kalite yok, bu malzemeyle helva ancak bu kadar olur !” dedikten sonra, bir de “tuvalet kağıdı bulamadık ama onun yerine zımpara kağıdı verdik” misali “takımı şampiyon yapamadık ama, üçüncü yapmak başarısını gösterdik” diye övünmesini müteakip, ikinci sezonunun başında da durumu kurtaramayınca, dolgun ayakbastı paraları ödenerek memleketine uğurlanır. 

Bazı başkanlar, kulübün kendinden beklentilerini soran yeni yabancı teknik direktöre “saldırın, saldırın, saldırın !” komutunu verdiğini gururla anlatır. Ama kısa bir süre sonra gün gelir, takımı başkanlık komutuna uygun saldırtamayan teknik direktör, ilk sezonunun ilk yarısında taraftarın tepkisine karşı  kafası bozulunca,  “bilmem neremden aşağı Kasımpaşa, beğenmiyorlarsa stada gelmesinler” gibi sözler söyledikten sonra, sezon arasında yapılan yıldız takviyelerine rağmen, sezonun ikinci yarısında tahmin edilen kesir hesaplarında da çuvallayınca, “ama hiç değilse öncekiler kadar çok paramızı götürmedi” tesellisi ile, sezonu tamamlayamadan Atatürk hava limanından uçağa bindirilir.

Bu muhteremlerin yaptıklarının sonucunda olur da göl maya tutmaya başlar ise, ne ala ! Ama tutmaz ise, arada bir iki yıldız transferi ile durum idare edilmeye çalışılır. O da mı olmadı, bu sefer çuvalla para verilip teknik direktör kovulur. Yoksa işte yine yeni bir başkan ve yeni yeni bir teknik direktör ile, devri daim makinası gibi, yeni beyaz sayfalara doğru yol alınır.

Ama haksızlık etmeyelim, taraftara tanınan bazı önemli haklar da vardır tabii. Mesela, sezon başlayınca takımını destekleme hakkı gibi, işler iyi gitmezse, sabır gösterip yine takımını destekleme hakkı gibi. İşler artık sabır taşıracak kadar kötüye gidiyorsa, takımını yuhalama hakkına da saygı gösterilir taraftarın. Ayrıca, takımdan artık iyice ümit kesilmişse, tribünleri kırıp döküp, yakma, teknik direktöre, oyunculara ve yöneticilere ana avrat galiz küfürlerle sayıp, onları istifaya davet etme hakları da, bazı küçük kayıtlar düşülmek suretiyle, taraftara tanınmış olan haklardandır. Özellikle yöneticiler, taraftarın bu haklarına son derece saygı göstererek “taraftarlarımız bizim her şeyimiz, onlar ne yapsalar haklarıdır, ama merak etmesinler, biz içinde bulunduğumuz bu durumu düzeltmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız” gibi şeyler söylerler. Sadece, taraftarın bu haklarını kullanırken, etrafı çok fazlaca kırıp dökmemeleri ve küfürlerin dozunu çok fazla kaçırmamaları yolunda küçük kayıtlar düşerler kibarca. Ama yapacaklarını söyledikleri “ellerinden gelen her şey” nedir, taraftarların bunları bilebilmeleri ya da öğrenebilmeleri her nedense yine asla sözkonusu olamaz. 

Taraftar tarafından yuhalanarak, formalarını çıkarıp takımdan gitmeleri nazikçe önerilen futbolculardan bazıları da, maçtan sonra kendilerine uzatılan mikrofonlara,  aynen yöneticileri gibi, “taraftarların ne yapsalar hakları olduğunu” söyledikten sonra, “takımı bu hale getirenler bizleriz ama, takımı düzeltecek olanların da bizleriz” gibi açık yürekli ifadelerde bulunurlar. Ama sezon sonunda da genellikle ya başka takımlara satılırlar veya transfer olurlar.

Şimdi bu en temel iki taraftar hakkına saygı gösterilmediğine göre, başkandan başkana, yöneticiden yöneticiye değişmemesi gereken, kulüplerin anayasaları, dokunulmaz ve korunan değerleri, duruşları, spora bakışları, kırmızı çizgileri, vizyon ve misyonları gibi, “olmazsa olmaz”lar etrafında kulüp ile taraftarlarının bütünleşmesi için yöneticilerin neleri yapmadıkları ve nelerin yapılması gerektiği konularında ahkam kesmenin bir anlamı yok maalesef.

Üstüne üstlük, marketten aldığınız üç-beş liralık mal bozuk çıksa, Tüketici Hakları Mahkemesine başvurup, hakkınızı arama imkanınız var, ama taraftar olarak dünya kadar para harcayıp maçlara gitseniz, kombineler alsanız, yiyeceğiniz kazıklar için başvurabileceğiniz bir yer mevcut değil.

Aslında şimdi bu satırı yazarken, bazı kulüp başkanları ve yöneticilerine haksızlık ettiğimi de düşünmeye başladım. En azından şu “taraftarın bilgilendirilmesi hakkı” konusunda. Olmayan şeyin paylaşımı mı olurmuş !? Öyle ya, muhteremlerin zaten ciddiye alınacak planları, projeleri filan yok ise, neyin bilgilendirilmesini yapsınlar ki taraftarlarına !?

Tabii bu konunun bir de “taraftar” kısmı var ; “hak eden ve hak etmeyen taraftar” kısmı. O da gelecek yazıya kalsın... 

O.K.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

ŞEHİRLERİN RUHLARI, ELİ SABANLILAR VE “BİZ”E DAİR…



 

Çok eskilerde, şehirlerin ruhları olduğuna inanılırmış. Savaşlarda zorlukla fetih edilen şehirler, bir daha dirilmesinler diye, sabanla dışarıdan merkezlerine doğru sürülürmüş. Nitekim Romalılar tarafından ele geçirilen Kartaca öyle bir sürülmüş ki, bir daha dirilememiş.

Şehirler gibi, sporun da, kulüplerin de ruhları var. Ama bir tarafta da onları Kartaca’ya çevirmeye çalışan, eli sabanlı, içimizdeki “Romalılar” !

Bir sezon daha geride kaldı. Sadece futbol takımı değil ama, bir spor kulübü olarak değerlendirildiğinde, Fenerbahçe’nin rakiplerine nazaran açık ara önde olduğu bir gerçek. 

Bu fark, futbol takımı bu sezon şampiyon olamasa idi dahi, değişmeyecekti.

Nitekim, son şampiyonluğuna rağmen, kulübün gelişimi futbol takımının başarısına henüz çok belirgin olarak yansımış değil.
Ancak, sağlıklı hale getirilmiş ekonomik yapısına, sürdürülebilir sağlam gelir kaynaklarına, ülkenin her tarafına yayılmayı sürdüren çok kaliteli tesislerine, yurt dışına taşmış taraftar derneklerine, Fenerium mağazalarının başarılarına, sporun bir çok dalına verilen öneme ve elde edilen sonuçlara bakılınca, Fenerbahçeliler’in geleceğe uzun vadelerde hep artan ümitlerle bakmaları en doğal hakları.

Eski günlerde Fenerbahçe’yi temsilde kendinde en fazla hakkı gören ve her biri yönetim kavgalarında çıkar karşılığı kullanılan rahatsızlık verici barbar taraftar grupları da dağıtıldı. 

Bakımsız ve kirli bir ortamda siz de sigaranızın izmaritini yere atmakta beis görmezsiniz ; ama kaliteli ortamlar, insanların davranış kaliteselerini de getirir beraberlerinde. Bu bağlamda Fenerbahçe tribünlerinin kalitesi de artmaya başladı. Tümü ile ortadan kalkmış olmasa da, galiz küfürler, sahaya yabancı cisimler fırlatmalar, kırıp dökmeler giderek azalıyor. Daha çok kendi takımını desteklemeye yönelik, bir şenlik havası ağır basmaya başladı Fenerbahçe tribünlerinde. Küfürler, kaba tezahüratlar, çoğunluk tarafından ıslıklanıyor, onların yerini daha çok nükteli, eğlenceli tezahüratların almaya başladığı görülüyor. 

Fenerbahçe’de yönetim sıkıntıları da görülmüyor yakın gelecek için. Ali Koç gibi taraftarın beğendiği, genç, uygar ve iyi yetişmiş yöneticiler, Aziz Yıldırım’dan sonrası için de ümit veriyorlar. 

Hasılı Fenerbahçe, bu günkü görüntüsü ile, yurt içinde gerçek bir ulusal “kitle kulübü”, yurt dışında da uluslararası önemli bir kulüp olma yolunda düzgün adımlarla sürdürüyor yürüyüşünü.

Öte yandan, tarihi bir gerçek olarak, İstanbul’un 3 büyük takımı karşısında rekabete ister istemez çok gerilerden katılmak zorunda bırakılan bir çok yerel takım / Anadolu takımı, sınırları son senelerde biraz olsun genişletilen imkanlarını en verimli şekillerde değerlendirerek, son derece saygı duyulacak mücadele örnekleri vermeye, futboldaki yarışmaya çok güzel yeni renkler katmaya başladılar. Geçen sezonun şampiyonu, bu sezonun üçüncüsü Bursaspor gibi, Gaziantepspor, Kayserispor, Eskişehirspor, Karabükspor gibi. 

Bu gün ciddi sıkıntılar yaşayan ve taraftarı olalım veya olmayalım, bizlere de bu sıkıntılarını fazlasıyla yansıtan kulüplerimiz ise, geçmişleri ve taraftarları ile büyüklükleri tartışma götürmez olan, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor’dur. 

Beşiktaş Kulübünün başkanı Süleyman Seba, Fenerbahçe’nin bugün kulüp olarak başardıklarını, çok daha önceki yıllarda görmüş ve başarabilmiş ilk kulüp başkanıdır. 

16 yıllık başkanlık sürecinde, kendine en önemli hedef olarak, gelecekte de Beşiktaş’ın kimliğini koruyabilmesi için, Kulüb’ün sağlam ve sürekli gelir kaynaklarına kavuşturulması suretiyle, paralı insanlara muhtaç olmaktan kurtarılmasını koymuştur.
Kendi ifadesine göre, bu başarıldığı taktirde, Beşiktaş, sırf ekonomik sıkıntılar nedeniyle, “Beşiktaşlılık normlarına uygun olmayan kişilerin sırf para güçlerinin esiri olmak ve onların kişisel menfaatleri ya da değerlerine göre devşirilerek kendi öz kimlik değerlerinden uzaklaştırılmak” tehlikesinden kurtulacaktır. 

Beşiktaş’ın efsane Başkan’ı, bu hedefini olağanüstü bir çalışma ve başarı ile gerçekleştirmiş ve 1980’lerin başında maddi yönden son derece sıkıntılı olan kulübü, 16 yıllık yönetimi boyunca tesis zengini ve maddi açıdan varlıklı bir kulüp haline gelmiştir.

Süleyman Seba, Başkanlıktan ayrılış konuşmasında, ulaştıkları durumun altını şu sözleri ile çizmiştir : “Beşiktaş, artık ne dedikodulardan medet umacak kadar güçsüz, ne de gerçek dışı bazı şeyleri ‘Beşiktaşlılık’ diye etrafa empoze etmeye çalışanların himayesine muhtaç olacak durumdadır.”

Ancak bu değerli Başkanın kulübüne bıraktığı maddi ve manevi miras, aradan geçen on sene zarfında tam anlamıyla har vurulup harman savrulmuş ve Beşiktaş Kulübü bugün, onun en korktuğu tehlike ile, paralı insanlara muhtaç olmak tehlikesi ile karşı karşıya gelmiştir. Kulübün bu gün 300 milyon liranın üzerinde olan toplam borcunun 81 milyon lirası Başkanına, 10 milyon lirası da bir yönetim kurulu üyesinedir ve ne yazık ki Beşiktaş bu gün, “gerçek dışı bazı şeyleri ‘Beşiktaşlılık’ diye etrafa empoze etmeye çalışanların himayesine muhtaç” durumdadır. 

UEFA kupasını ve ardından da Süper Kupayı kazanarak, ülkemize futbolda en büyük uluslararası başarıları getirmiş olan Galatasaray Spor Kulübü ise, bu başarılarından sonra beklenen daha da büyük atılımları gerçekleştirmek yerine, adeta frene basmış ve son 10 yıldır büyük mali sıkıntılarla boğuşarak, bu gün neredeyse iflas etme noktasına gelmiştir.

Kulüpte önemli yöneticilik görevlerinde bulunmuş yılların Galatasaraylıları, kongrelerinin seçmiş olduğu Başkan ve yöneticilerini kastederek “Galatasaray bu ise, bunlar Galatasaraylı ise, ben artık Galatasaraylı değilim !” derken, Kulübün Başkanı da “hayretler içindeyim, artık Galatasaraylıları tanıyamıyorum !” diyebilmektedir.

“Türkiye’nin batıya açılan kapısı” olarak nitelendirilen “Galatasaray kültürü”, bu gün kulübünün kurtuluşu için, kulübün başına en paralı üyesini, futbol takımın başına ise, daha bir kaç yıl önce memnun kalmayarak gönderdikleri eski teknik direktörlerini getirmektekten başka çare bulamamıştır. 

Gerçek bir “Karadeniz sinerjisi” olarak doğan ve bu sinerjisini yaratan dayanışması ile ligde bir zamanlar fırtına gibi esen Trabzonspor ise, zaman içinde yavaş yavaş kendi özüne yabancılaşarak, eski gücünü kaybetmeye başlamıştır. Artık o eski şiddetli fırtınanın yerini, sadece arada bir kuvvetlice esmeye çalışan sıradan bir rüzgarın aldığı ortadadır. Son 27 yıl zarfında, biri 1996 yılında, diğeri bu yıl olmak üzere iki kez, ocaktan yetişme Şenol Güneş’in gayretleri ile zirveyi zorlamış iseler de, her ikisinde de Fenerbahçe engeline takılmışlardır. Bu günün Trabzonsporu’nun, 1975 -1985 yılları arasındaki Trabzonspor’dan daha ileride olduğunu iddia edebilmek mümkün değildir.

Sonuç olarak, son 10 yıldır Fenerbahçe Spor Kulübü hamle üzerine hamle yaparak olumlu yolda ilerlerken, rakipleri olan 3 büyük kulüp ise, bir zamanlar yakalayabildikleri önemli seviyelerden, gittikçe aşağılara doğru inmektedirler. 

Sıkıntı yaşayan kulüplerimizin taraftarları, özellikle de Fenerbahçe’nin kulüp gelişimini futbol takımına da yansıtması halinde, gelecekte futbol rekabetinde geriye düşmenin haklı endişesini taşımaktadır.

Öte yandan, ülkemizdeki “Spor Kulüpleri”, kimsenin şahsi malı değil, tersine “kamu yararına faaliyet gösteren dernek” statüsünde olmalarına rağmen, kamu adına onlardan hesap soran bulunmadığı için, başkan ve yöneticilerinin “kendi yararlarına” faaliyet göstermelerine herhangi ciddi bir engel bulunmamaktadır. 

Bu nedenle, başarısız yöneticiler için kendi beceriksizliklerini gizlemelerinin en kolay yolu, başkalarına, özellikle de başarabilmiş olanlara saldırmak, onları karalamaya çalışmaktır. 

Onların bu yöntemi, bilinçsiz taraftarlara,  “yansıtma” yolunu açmaktadır. Psikoloji’nin belirgin bir kavramı olan “yansıtma”, insanların gerçeklerle yüzleşerek çözümleyemediği ve kendilerini sürekli rahatsız eden kaygılarından, sıkıntılarından, acılarından, “başkalarını suçlayarak” kurtulmaya çalışma davranışlarını ifade eder. Bu davranış biçimi, elbet gerçek problemi çözemeyecek, hatta çözümden daha da uzaklaştıracak “sağlıklı olmayan” bir davranış biçimidir ve sonunda, başarılıya karşı öfke, nefret hatta derin düşmanlıklara varan aleyhtarlıklara neden olur.

Bu gün, farklı kademelerde yükselen Fenerbahçe aleyhtarlığının tek sebebi bu olmasa da, ana teması budur.

Aynı mahallede yaşayan komşular arasındaki yaşam seviyesi giderek farklılaşıyor ise, bir tarafta bir grubun refahı ve geleceğe yönelik umutları hızla artarken, diğerleri gelecek kaygısı içinde aşılması güç sıkıntılarla boğuşuyor ise, bir de buna, sıkıntıların sorumlulularının kendilerini aklamak adına yaptıkları tahrikler ve provokasyonlar ekleniyor ise, o mahallede eski huzurun kalmaması olası ve tarafların birbirlerine  karmaşık duygularla bakması da kaçınılmazdır. Bunların içinde, kişilerin olgunluk seviyelerine göre, saygı, takdir, özlem, anlayış, hoşgörü, gibi olumlu duygu ve davranışlar  bulunabileceği gibi, kibir, şımarıklık, kıskançlık, çekemezlik, öfke ve nefret gibi olumsuz duygu ve davranışlar da yer alabilecektir elbet.

Bu duyguları besleyecek, derinleştirecek, hatta birbirine dönüştürecek olan davranışların sorumluluğu elbet karşılıklıdır ama, bu sorumluluğun öncelikle ve ziyadesiyle birincilerin omuzlarında olduğu gerçeği de asla unutulmamalıdır. 
Başkalarını aşağılamadan başarıyı taşıyabilmek, başarılıyı aşağılamakla kıyaslanamayacak kadar yüksek bir insani değerdir. Gerçekten “büyük” olabilmek, ancak, “ne oldum delisi” olmamakla, varlığı ile övünüp başkalarına yukarıdan bakmamakla, komşuyu rahatsız etmeden eğlenebilmekle, acısı, sıkıntısı olanla hiç bir zaman dalga geçmek küçüklüğüne düşmemekle mümkün olabilir. Ancak bu başarılabildiği takdirdedir ki, başarı ve onun sevinci, başkaları tarafından da saygı ile karşılanmayı hak edebilecektir. Zaferin taç’ı, en fazla onu taşımasını bilenler kadar değerlidir.

Yanlışların en büyüğü, en korkuncu ise, mahalleyi bölüp parçalamaktır. Birbirini “öteki” ilan edip, düşman kamplara çekilmektir. Hayat, hiç şüphesiz ki, bütün renkler bir arada olabildiği sürece, hep birlikte ve insanca, birbirimizi kırıp dökmeden yaşayabildiğimiz sürece güzeldir. Yoksa, herkes gökkuşağının bir rengini çekip kendine alırsa, ortada gökkuşağı mı kalır !?

Bir avuç münasebetsiz ve onların tahriklerine kapılanlar ipe sapa gelmez bir takım laflar etti diye, biz niye mahallemizi bölecekmişiz de, sadece kendi kendimize yetecek mişiz !? Birlikteliğimizin zenginliğinden, güzelliğinden neden mahrum kalacakmışız !? Olacak şey mi bu !? Bu saçma mantık, bizi çok daha üstün ortak değerlerimizde de bölünmeye, parçalanmaya götürmez mi !? Ne yani, vatanımız allah vermesin tehlikeye düşse, biz onu sanki hep birlikte omuz omuza değil de, ayrı ayrı gruplar halinde mi savunacağız !?

“Biz bize yeteriz !”deki “biz”, hepimizi kapsamalı. Yoksa inanın ki, öbür anlamdaki bölünmüş, ayrışmış “biz”, asla bize yetemeyecektir, zaten yetmemelidir de. Fazla ileri gitmeden, size hemen bu mütevazi blog’umuzdan örnek vereyim : Beşiktaşlı Sinan, Muhammet, Galatasaraylı Ahmet, Göztepeli Mert, Adana Demirsporlu Abdullah, Fenerbahçeli Taner …….., hasılı değişik renklere gönül vermiş hepsi birbirinden güzel dostlar şayet burada bir arada olamasalardı, buradaki bir yazıyı, bir sohbeti hep birlikte paylaşmasaydık, o zaman bu bloğun, ne tadı, ne tuzu, ne lezzeti, ne de herhangi bir anlamı mı kalırdı !? 

Aman ha, oyuna gelmiyelim Sevgili Dostlar ! Mahallemizi böldürmeyelim. “Biz”, yani “hepimiz”, ancak birbirimizle var olabilen, birbirini tamamlayan, büyük ve güzel bir bütünün parçalarıyız, parçayı bütünden asla ayırmaya kalkışmayalım. Kavgamız sakın birbirimizle olmasın ama,  gelin, farklı renklere gönül vermiş olsak da, tüm kulüplerimizin bizim kulüplerimiz olduğu ve rakiplerimiz de bizim kadar güçlü olamadığı taktirde rekabetin hiç bir anlamının kalmayacağı bilinci ile, o eli sabanlı münasebetsizler her nerede bulunuyor iseler, onlara karşı hep birlikte omuz omuza mücadelede edelim.

Aksi taktirde ortada ne bütün kalacaktır, ne de parça, inanın !

O.K.

19 Mayıs 2011 Perşembe

12’YE 1 KALA : Bu yarış, benim gönlümde sona erdi !


Süper Lig’de başa yarışan iki takım, pistteki son düzlüğe de kafa kafaya çıktılar artık. 1 dakika sonra da onlardan biri, en fazla santimetre farkı ile, yarışı kazanacak.

Son düzlükteki mücadeleyi de yine keyif ve heyecanla izleyeceğim elbet. Ama yarış benim gönlümde 12’ye 1’kala sona erdi. Çünkü, sonucu ne olursa olsun, ben bu yarıştan büyük zevk aldım ve ipi de, haketmiş olanlardan birininin göğüsleyeceğini biliyorum artık.

Keşke yarış bittikten sonra, iki rakip kendi renklerini taşıyan bayraklarını sırtlarına koyup, elele tribünleri selamlayabilseler ve seyirciler de, hangi takıma gönül vermiş olurlarsa olsunlar, ayağa kalkıp alkışlasalar onları.

Kimileri “yapar”, kimileri “konuşur” ; kimileri “üretir”, kimileri  onlardan “sebeplenir”. Bir yanda, er meydanındaki emekler ter olup inci yağmurları gibi güzellikler sunarken, öbür yanda da, sebeplenmeye çalışanların kirli çeneleri bütün hızıyla zahmetsizce çalışmaya devam ediyor maalesef. Ama tablo ortada, ne komplolar icad ederlerse etsinler, gerçeği değiştirebilmeleri mümkün değil.

Bakın, oynanmış olan 33 maçta, Fenerbahçe 80 gol atmış, 31 gol yemiş ve 25 maçı kazanmış. Trabzosporn’un ise sadece 2 yenilgisi var. Attığı 65 gol rakibinden az ama, yediği 23 gol de öyle ve 24 maçı kazanmış. İkisi de 79 puana sahip. Bu puan, 18 takımlık bir lig için, şampiyon olmayı rahatça hak ettirecek kadar yüksek bir puan seviyesi. En yakın takipçilerine tur bindirmiş durumdalar ki, onlarla aralarında 21 puan fark var. 16 rakip unlarını eleyip eleklerini duvarlarına asmışlarken, onlar bütün güçleri ile mücadeleyi nefes nefese sürdürmeye devam ediyorlar. Aralarında yaptıkları bilek güreşlerinde de eşitlik var. İkisi de kendi evlerindeki güreşte galip geldiler. İkisinin de, onun bunun münasebetsizlikleri nedeniyle oynanmadan elde ettikleri, “hükmen” hediye edilmiş beleş puanları yok.

Daha ne olsun, bu tabloyu kendi emekleri değil de, başkaları mı hediye etti onlara !?

Maraton yarışında, stadyumdaki son düzlüğe omuz omuza giren iki rakip yarışçı yarış bitene kadar nasıl ayakta alkışlanırlarsa, ben de iki takımı öyle ve yürekten alkışlıyorum. Darısı, son düzlükte yarışı sürdürebilen daha fazla yarışçıyı görmeyi dilediğim, önümüzdeki sezonların başına...

Not : Cem bu hafta “okuyucu sorusu” ile biten bir yazı yayınlamadı. O halde ben sorayım  bari ! Cevap için, Pazar günü saat 20.00’ye kadar vaktiniz var.

Okuyucu Soruları :

(Sorular sadece Fenerbahçe ve Trabzonsporlular için değildir. Lütfen önce taraftarı olduğunuz takımı belirterek cevap veriniz).

1)      Bu sezonki yarıştan zevk aldınız mı ? Aldınız ise neden ve ne boyutta ? Almadınız ise, neden ?
2)      Fenerbahçe şampiyon olursa, neler hissedersiniz ?
3)      Trabzonspor şampiyon olursa neler hissedersiniz ?
4)      Fenerbahçe şampiyon olduğu taktirde, bunda saha dışı kirli etkilerin rol oynadığını düşünür müsünüz ?
5)      Trabzonspor şampiyon olduğu taktirde, bunda saha dışı kirli etkilerin rol oynadığını düşünür müsünüz ?
6)      Gelecek sezon sizce hangi takım şampiyon olur ?

O.K.

Konuk Yazar Köşesi : Mert Erkol’dan, “Futbol’un Yalnız Adamları : Kaleciler”

Bu haftaki konuk yazarımız Mert Erkol bizlere, futbol’un yalnız adamlarını, kalecileri anlatıyor. Kendi de “yalnız adam”lığı ilk gençlik yıllarında, Lisesinin takımında yaşamış olan Konuk Yazarımız, zor kararları tek başına almak zorunda kaldığınız anlarda, “penaltı kurtarmak durumunda kalan bir kaleci” olduğumuzu düşünmemizi önerirken, yaşamda “kaleci yalnızlığı” hissettiğimiz anların, hiç de azımsanamayacak kadar fazla olduğunu da hatırlatıyor bizlere.

Mert Erkol’un bloguna şu adresten ulaşabilirsiniz:  http://www.merterkol.com/

Futbolun Yalnız Adamı


Yalnız adam sıfatı bile aslında onları tanımlamaya yeter.

Yaptıkları ile bir maçın tümden kaderini değiştirecek adamdır kaleciler.
Bütün bu yalnızlıkları karşısında kendilerini koruyabilmek ve oyunun kaderini değiştirebilmek için özel bir hak verilmiştir kendilerine : Ellerini kullanabilmek.

Boyutları standart olarak düşünüp 7.32 x 2.44 olarak ele alırsak, 17.86 m2 yi her an beklerler ; Top geçmesin diye.

Bütün maç boyunca dünyaları kurtarmış olsa da, yapacağı tek bir hata her şeyi silip süpüreceği için yalnızdır.
Zordur kalenin önünde durmak, an’ların en kısıtlı olanında bile karar verip vermemek, atlayıp atlamamak, doğru köşeyi seçip seçmemektir. Bu nedenle siyahla beyaz, 1 ve 0 gibidir kalecilik.
Hiç gri renk taşımaz. Ya başarılısınızdır ya başarısız. Defansı iyiydi, ortaydı çok hata yapmadı diye değerlendirebilirsiniz, aynını sahadaki tüm  bloklar için söyleyebilirsiniz. Ama kaleciler için maalesef.
Hatayı ya yapmışsınızdır, bunu tabelada gol olarak görürsünüz, ya da yapmamışsınızdır, “takım halinde başarılıydı” denir.

İşte tam da bu nedenden ötürüdür ki, takımın geride kalan 10 kişisinden daha fazla ve hızlı düşünmek zorundadır kaleci. Arkasında kimse yoktur. Tesadüfler eseri topların çarptığı direkten başka hiç bir şey korumaz onu. Oyunu iyi seyretmek, pozisyonu iyi ölçmek, doğru zamanda doğru yerde olmak, anında en olumlu hamleyi yapmaktır kalecilik. Bu nedenle bir takımı kurarken iyi bir kaleci seçmek, defansı da sağlama almak demektir. İyi bir kaleci, pozisyona sürekli arkadan baktığı için, defansı için de yönlendiricidir çünkü.

Kendimi bildiğim andan beri, neredeyse sahada oynadığım tek pozisyondu kale. Lise son sınıfta, lise takımında, Türkiye yarı finalinde gördüğüm kırmızı karta kadar. O an, aktif kaleciliğimin jubile anıydı, gerisi hep halı saha ! :)

Büyüdüğüm semt İstanbul Kadıköy olunca, zaten bir başka sevdaya kapılma şansınız olamazdı ; bugün 30 lu yaşlarda olanların hatırladığı Yaşar’lı, Önder’li, Cem’li, Müjdat’lı, Selçuk’lu kadrodan itibaren, gözlerim sahada hep “sarı lacivert”e odaklandı.

Yaşar ve Lukovcan gidip Schumacher geldiğinde ise, Yaşar ve Lukovcan’ı örnek almamak gerektiğini anladım. :)

Böylece ilk rol modelimi söylemiş oldum : Tony Schumacher.



İyi bir stili vardı, hırslıydı, köşe seçiminden kalede durduğu yere kadar herşeyi o kadar doğru yapıyordu ki !

Tam Schumacher’in takımdan ayrıldığı dönemler… Türkiye, resmi TRT1’in yanına TRT2’yi de eklemiş, haftanın bir günü Avrupa’dan Futbol yayınlanıyor.

“Celta Vigo kalecisi harika kurtardı” diye bir ses duydum…baktım. Adını daha önce hiç duymadığım bir kaleci.Tam bir çizgi kalecisiydi.

Sonrasında, her hafta özellikle İspanyol ligi maçlarını izlemeye çalıştım. Aslında Real’in altyapısından yetişmişti.
91-94 arası, her sene bir alt sıra takımına yolladılar. 94-98 arası Real kalesinde izlettirdiler. 98’den 2008’e kadar da onu Valencia kalesinde izledik. Dünya kalecileri arasında ilk sıra tercihim, “Santiago Canizares”.


Hazır ilk sıraya Santiago Canizares’i koymuşken, dört iyi kaleci daha ekleyelim ki, “Mert’in ilk 5’ i” ni sunmuş olayım. (Maçlarını televizyondan da olsa, takip etme şansına eriştiklerimi yazıyorum. Yaşım gereği bu şansı bulamadığım, başta Lev Yashin, Gordon Banks, Sepp Maier, Ricardo Zamora, Dino Zoff gibi isimleri bu listeye eklemesem de, saygı ile anıyorum).


 Daha eskiler Lev Yashin’den söz eder ama, izlemek nasip olmamıştı. 1988 Avrupa Şampiyonası ise, dünya vitrinine bir Rus kaleciyi daha sundu, “Rinat Dassaev”.



Dassaev, son derece akıllı bir oyuncu olup, oyunu çok iyi izleyebilen ve etüd edebilen bir yeteneğe sahipti. Bu nedenle hep doğru zamanda, doğru yerde oldu.
 
Edwin Van Der Sar, özellikle cepheden ve yandan gelen toplarda son derece başarılı olduğunu, başarısının gelip geçici değil, her gün daha ileri gideceğini gösteren bir yapıya sahipti. O nedenle de listede yerini üçüncü sıradan alıyor.



Sergio Goycochea, Italia 90’da takımının finale kadar yükselmesinde, en az takımındaki diğer futbolcular kadar başarılıydı. Özellikle penaltı vuruşlarında doğru köşeyi önceden sezebilme yeteneği, takımına finali getirmişti. Final maçının 84 üncü dakikasında, Brehme’nin penaltısında da aslında doğru köşeye atlamış ama, tam köşeye giden topu çıkaramamıştı. Kendisi listemizin dördüncü sırasında yer almakta.



5 inci sırada ise, alan kaleciliğini sevmiyor olmama rağmen, asla görmezden gelemeyeceğim bir ismi eklemek istedim. Profesyonel kalecilik kariyeri boyunca tam 62 GOL ATMIŞ olan bu serbest vuruş ustası olan kaleci, Jose Luis Chilavert’ten başkası değil elbette.



Yukarıda saymış olduğum isimler elbet tamamen kendi düşünce ve görüşlerime göre ele alıp sıraladıklarımdır. Listeyi uzatacak olursak David Seaman, Peter Shilton, Oliver Kahn, Gregory Coupet, Gianluigi Buffon, Michel Preud Homme, Andoni Zubizaretta, Iker Casillas, Sebastian Frey, Francesco Toldo diye devam eder…

Birbirlerinden çok farklı özelliklere sahip olsalar da, yukarıda saydığım kalecilerin tamamı oyunu iyi okuyan, futbolu iyi bilen, topu en kısa ve risksiz şekilde kurtarmayı, mümkünse tutmayı ve oyuna çabuk sokmayı seven kalecilerdir.

Karar anlarında bir çok kriteri değerlendirerek, çoğunlukla doğru seçimi yapan adamların, yani kalecilerin hikayesini anlatmaya çalıştım bu yazıda.

Zor kararları tek başına almak zorunda kaldığınız anlarda, “penaltı kurtarmak durumunda kalan bir kaleci” olduğunuzu düşünün, işe yarayacaktır.

Mert ERKOL

13 Mayıs 2011 Cuma

12’YE 2 KALA




Kasımpaşa ve Konyaspor’un ardından, 12’ye 2 kala Bucaspor ile de vedalaştık Süper Ligimizde. Onların yerine, iki eski dost ile yeniden buluştuk. Samsunspor ve Mersin İdmanyurdu. Bir süre yakın sularda gezindikten sonra, biri kuzeyden, öbürü güneyden tam yol gelip eski limanlarına demir attılar yine. Gelecek sezon Süper Lig’de top oynayacak üçüncü takım henüz belli değil. Ama maratonun sonuna iyice yaklaşıldı, yarışmacılar stadyumun pistine girmeye başladılar artık.

Puan cetvelinde 3, 4, 5 ve 6. sırada yer alacak takımların play-off mücadelelerine katılmaya hak kazanacağı Bank Asya Liginde bunu ilk garanti altına alan takım lider Samsunspor'u 3-1 yenen Gaziantep Büyükşehir Belediyespor oldu. Evinde Karşıyaka'yı 1-0 deviren Orduspor, bir ara düştüğü, ancak geçen hafta yeniden yükseldiği play-off potasındaki konumunu 4. sıraya çıkarak iyileştirirken, Tavşanlı Linyitspor'u 3-1 mağlup eden Çaykur Rizespor 5. sıradan yer kapmayı başardı. Rize'de teslim olan Kütahya ekibi ise 6. sıraya gerilese de, play-off potasında kalmayı sürdürdü. 7. sıradaki Boluspor ve 8. sıradaki Kayseri Erciyesspor'un da son hafta öncesi play-off iddiası devam ediyor.

Bakalım kimin nefesi yetecek play-off’lardan çıkmaya !?

Süper Lig’in zirve yarışı ise, heyecanını gittikçe daha da arttırak sürüyor. Şampiyonluk adaylarının önünde artık sadece iki engel kaldı. Halen hiç bir şey belli değil ve 12’ye 2 kala da, “her an herşey olabilir”.

Puan cetveline bakınca, 12’ye 3 kala ile, 2 kala arasında sanki herhangi bir şey değişmemiş gibi görünüyor. Oysa o kısacak zaman dilimi içinde yine neler, neler oldu !

Pazar günü saatlerimiz 20.00’yi gösterdiğinde, Fenerbahçe, yarışta burun farkı ile önde idi. Ama 21 dakika sonra, futbol hayatının bütün enerjisini bu yarışa saklamış görünen Burak, yine bir atak yapıp Trabzonsporu 2 adım öne geçirdi. Saatlerimiz 21.16’ya geldiğinde ise, geride kalmayı asla kabullenemeyen hırs küpü Lugano, asıl görevine fazla mesai yaptırak Burak’ın bu atağına cevap verdi ve Fenerbahçe yine Trabzonspor’un bir burun farkı önüne geçmeyi başardı. Bundan tam 26 dakika sonra, saatler 21.42’ye ulaştığında, adaylardan biri, Trabzonspor fena halde tökezledi. Ama daha “bu yarış burada bitti, artık toparlanamaz ve yarışı terkeder” düşünceleri kafalarda tamamlanmadan, yarışa tekrar öyle bir giriş yaptı ki, 21.43’te adaylar yine bir hafta önceki konumlarına geldiler.

Bunların dışında, 20.00 ile 21.45 arasında yer alan her dakikanın içinde daha ne keyifler, ne heyecanlar, ne umutlar, ne umutsuzluklar yaşandı ki, saymakla bitmez.

Binlerce yıl önce "Panta rhei" (Her şey akar) demiş  Efes’li Herakleitos üstad. Puan cetvelinde her şey eskisi gibi görünse de, işte bir çok şey daha aktı geçti yine 12’ye 2 kalaya ulaştığımızda. Şimdi ırmağın yeni sularını izlemeye hazırız.

Emenike imiş, teşvik primi imiş, hakem düdüğünü doğru kullanmamış, gerçekten bırakalım artık bunları. Bunların hiç biri bu ırmağın suyunu bulandırmaya yetmez. Asıl ırmağın içinde akan emeğe, güzelliklere, heyecanlara bakmamız gerekmiyor mu sizce de !? Ama diyorsanız ki, bu ırmağın suyu zaten kirli, o halde kendinize başka keyifler arasanız ya, boş yere asabınızı bozup, vaktinizi ziyan edeceğinize ! Öyle değil mi ama, kirli su’dan temiz hiçbir şey çıkamayacağına göre... !!!

O.K.

KONUK YAZAR KÖŞESİ : Emre Çelik’den, “Başarılı Bir Futbolcu’nun Portresi : Ryan Giggs”

Bu haftaki konuk yazarımız Emre Çelik bize, bugün 37 yaşında olmasına rağmen hala sahalarda top koşturabilen, amatör ruhlu bir futbol emekçisinin, Ryan Giggs’in, portresini çizerken, aynı zamanda, yaptığı işe daha çocuk yaşta saygı duymayı başarabilenlerin, yaşamları boyunca nasıl başarılardan başarılara koşabileceklerinin önemli bir örneğini veriyor.
Emra Çelik’in bloguna şu adresten ulaşabilirsiniz :

http://doludusunboskonus.blogspot.com/

                     Seni Asla Unutmayacağız Ryan Giggs !


http://www.youtube.com/watch?v=gNo53Ua74gM

Aslında yukarıdaki video herşeyi o kadar güzel özetliyor ki ! Daha 16 yaşında vermiş ilk röportajını ama, izlerken sanırsınız 20 yıllık profesyonel futbolcu, orası okul takımının otobüsü değil de Milli takımın otobüsü ! Herkes ona gülüp, ciddiyetiyle dalga geçerken, o hiç istifini bozmadan “ben bu futbolu herşeyi ile ciddiye alıyorum” diyor. Daha ilk bakışta, “o otobüsten bu çocuktan başka topçu çıkmaz” diyebiliyorsunuz, hiçbirini izlemeden. Belki o otobüste 16 yaşındaki Ryan’dan çok daha yeteneklileri, tekniği çok daha iyi olanları, çok daha hızlıları vardı ama, şu anda hiçbiri bırakın düşler tiyatrosuna o formayla kaptan olarak çıkmayı, 30 dakika futbol oynayacak halde bile değillerdir sanırım. Hani derler ya, “perşembenin gelişi çarşambadan belli olur” diye, Ryan Giggs efsanesinin gelişi, daha  haftanın ilk  pazartesi günü sabahından belliymiş.
29 Kasım 1973 senesinde Ryan Joseph Wilson Galler’in başkenti Cardiff’te doğduğunda, belki de kimse farkında değildi dünya futbolunun efsanelerinden birinin dünyaya geldiğine. Her küçük çocuk gibi, Ryan da futbol oynamaya oturdukları semt olan Pertrebane’nin sokaklarının arasında başladı. Sene 1980 olunca, rugby oyuncusu olan babası Danny Wilson Swinton RLFC takımıyla anlaşınca, aile Büyük Manchester’in içindeki Salford’a taşındı. Küçük Ryan bu yer değiştirmenin ardından Manchester City kulübünün Scoutu olan Dennis Schofield’in çalıştırdığı yerel bir takım olan Deans FC’de oynamaya başladı ve 1985 senesinde Schofield’in önerisi üzerinde Manchester City altyapısına seçildi.

Old Trafford’da görev yapan ve aynı zamanda yerel oyuncuları izleyip United kulübüne bildiren Harold Wood, United adına Giggs’i 1986 senesinde keşfeden ilk kişidir. Wood, Giggs’i izledikten sonra Alex Ferguson ile bireysel olarak konuşmuş ve onu Ferguson a şiddetle önermişti. Bunun üzerine Ferguson, Giggs’i izletmek için kulübe bağlı scoutları gönderdi ve 1987′de Ryan Manchester United’ın altyapısına transfer oldu.
2 sene United’ın altyapısında oynayan Ryan Wilson, o dönemde aynı zamanda İngiltere U-16 Milli Takımında oynadı. Hatta, 1989′da Wembley’de İngiltere’nin Almanya ile oynadığı maçta sahaya kaptan olarak çıktı. Fakat daha sonra, doğduğu yer olan Galler Milli Takımını tercih etti. Aynı sene içinde Ryan’ın annesi tekrar evlendi ve Ryan, “Giggs” soyadını aldı.


United’ın altyapısında oynarken, 29 Kasım 1990′da kulübüyle profesyonel sözleşme imzaladı ve kulübü tarafından geleceğin “George Best”i olarak lanse edildi. Giggs, 2 Mart 1991′de, daha Premier League kurulmadan 2 sene önce, Old Trafford’da oynanan Everton maçında sakatlanan Denis Irwin’in yerine oyuna girerek, ilk defa United adına forma giydi. Koşturdukça dalgalanan saçları, hızı, top kontrolü ve tekniği sayesinde izleyenlerin daha ilk bakışta dikkatini çekmeyi başarıyordu. 1991-1992 ve 1992-1993 sezonlarında Federasyonun, 1973-1974 sezonundan itibaren verdiği “yılın en genç oyuncusu” ödülünü üst üste iki defa alan ilk futbolcu oldu.

90′lı ve 2000′li yıllarda ortalığı kasıp kavuracak United efsanesinin temellerinden biriydi o ! 20 sene boyunca Cantona, Kanchelskis, Sheringham, Neville kardeşler, Beckham, Cristiano Ronaldo ve daha sayamadığım nice oyuncular geldi geçti United’dan ; fakat United’ın Premiership ambargosu ve Ryan Giggs, United adına değişmeyen nadir şeylerdendi.

Hiçbir zaman mücadeleden, futboldan vazgeçmedi. 2005′te CL’de gruptan çıkamama faciasının ardından sonra, hem hocası Alex Ferguson, hem de Ryan Giggs bütün ada basını tarafından “yaşlısınız, modanız geçti bırakın gidin artık !” denilerek topa tutuldular. Lakin, ardından gelen 3 şampiyonluk ve Şampiyonlar Liginde biri kazanılan 2 final ile, kendini eleştirenlere en güzel cevabı verdi.

Son 2 senede belki eskisi kadar teknik değil,  belki her maç 90 dakika oynamıyor ama, bunu hiçbir zaman sorun etmedi. Kimi zaman görev adamı oldu, kimi zaman maçı çevirmek için sonradan oyuna girdi. Hatta yeri geldi, “sol bek” bile oynadı ki, bu yıldız olarak görülen futbolcuların kolay kolay kabullenmeyeceği bir şey. Oyunda görev aldığı süre belki yarı yarıya azaldı ama, Sir Alex Ferguson onu yine en kritik maçlar için en büyük kozu olarak kullandı. Aslında takımına ve futbola olan bu sadakati ve liderliği sayesinde, bu durumu onu bizlerin gözünde küçültmedi, aksine daha da yüceltti.



Onun, muhteşem profesyonelliği sayesinde, 37 yaşında bile nasıl çalıştığı, her gün üzerine nasıl koyduğu o kadar aşikar ki, her ne kadar eskisi kadar hızlı olmasa da, kaç kişi var şu anda dünyada “kanat oyuncusu” olarak bu seviyede futbol oynayabilen !? Aslında, futbola, güzel oyuna ne derece odaklandığını, Manchester United formasıyla çıktığı  resmi maçlarda bir kere bile kırmızı kart görmemiş olması, açık bir biçimde kanıtlıyor.

Öyle bir kariyer ki, Premier Lig kurulduğundan beri her sezon gol atabilen, 11 kez o kupayı kaldırabilen tek oyuncu o ! Öyle istatistiklere sahip ki, buraya alt alta yazsam sayfalar doldurur.  Geçen hafta sonu oynanan Chelsea maçında oynayarak, Charlton’u geçip ligde en fazla United forması giyen oyuncu da o oldu. Kariyerini bitirdiğinde, kutsal üçlü “Best-Law-Charlton”un yanına heykelinin dikilmesini sonuna kadar hakediyor. Futbolseverler birbilerine, “Messi’mi Ronaldo’mu !?” sorusunu sorarken, Ryan, 37 yaşında olmasına rağmen, soldan 2 kanat bindirmesi yapıp defansına yardıma geliyor. Benim gözümde, şu anda hala oynayanlar arasında “Ryan Giggs”, dünya’nın en iyi futbolcusudur.

İyi ki var !

Emre ÇELİK

6 Mayıs 2011 Cuma

ASLINDA HEPİMİZ HER ŞEYİ BİLİYORUZ !



Hepimizin kimlik belgelerimizde yazılı bir doğum günü tarihimiz var. Ama inanın ki, aslında hepimiz aynı günde doğduk. Ne zaman mı ? Cevap çok basit ve çok hakiki : Bundan 13.7 milyar yıl önce !

Bilim adamları yemin billah ederek söylüyorlar ki, evren, bundan 13.7 milyar yıl önce, “hiçlik”in içinde beliren ve bir toplu iğne ucundan milyonlarca kere küçük bir noktacığın giderek iç yoğunluğunun ve enerjisinin artması sonucu birden infilak şeklinde inanılmaz  biçimde genişlemeye başlaması ile oluştu. İnanç sahiplerine göre ise, bu oluşum tanrının emri idi.

Büyük Patlama (big bang) denilen bu hadiseden sonra, enerji maddeye dönüştü, atom altı parçacıklar atomu, hepsi birbirleri ile etkileşerek gezegenleri, o kapsamda samanyolu galaksisini, onun içinde güneşimizi, güneş sistemimiz içinde de dünyamızı oluşturdular.

Dünyamızın 4.5 milyar yıllık var oluş sürecinde, akla hayale gelmeyecek hadiseler, etkileşimler, tepkileşimler sonucunda da, üzerinde yaşam başladı. Bitkiler, hayvanlar ve derken de, bundan 2 milyon yıl öncesine uzanan geçmişimizle biz insanlar, evrenin bir parçası olan dünyamızda,  evrenin birer parçaları olarak çıktık sahneye.

Bu gün yaşamı bedenlerimizde sürdürmekte olan bizlerin “öz”lerimizde, “gen”lerimizde, işte o 13.7 milyar yıl öncesinden günümüze kadar uzanan varoluş sürecimizin bütün şifreleri mevcut.

Bu günkü teknolojik olanaklarımızın elverdiği ölçüde fiilen temas kurabildiğimiz evren parçasında insanoğlu olarak tek canlılar, üstelik de akıl sahibi olan tek canlılar olmamıza rağmen, son bir kaç bin yıldır (*) hep birlikte bunun keyfini sürmek yerine, maalesef işin pisini çıkartmış olmamıza rağmen (**), çok şükür ki insanlığımızın ortak vicdanı hala neyin iyi, neyin kötü, neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu bilmeye muktedir.

Aşağı yukarı 110 milyar insanın konup göçtüğü hesaplanmış dünyamıza bu güne kadar. Aslında, söylenmemiş hiç bir söz kalmadı bu gök kubbemizin altında.

Dünyamızı halen olması gerektiği şekle dönüştürmeye gücümüz yetmiyor ama, bunu, örneğin bir filmi izlerken, bir romanı okurken, bir gerçek kahramanın erdemli davranışını gördüğümüzde, bir haksızlık karşısında kimi zaman gözyaşlarımızla, kimi zaman tebessümlerimizle, kimi zaman isyanlarımızla, çoğu zaman da geceleri kafamızı yastığımıza koyduğumuz zaman düşündüklerimizle ortaya koyabiliyoruz.

Bizlerden önceki atalarımız ve bizlerden sonraki çocuklarımız ve torunlarımızla hiç şüphesiz hiç birimizin mülkü olmayan, ama birer parçaları olarak hepimize ait olan dünyamıza ipotek koymuş, onu sadece kendilerine değil, aynı zamanda yedi sülalelerine mülk edinmişlerin karşısında hiç de hakketmediğimiz zorluklarla yaşam mücadelesi verirken, bir çok yanlışa, bir çok haksızlığa çaresiz boyun eğmek zorunda kalıyoruz ve belki de ister istemez “yaşamın gerçeği bu” fikriyle, o kervana maalesef bizler de katılıyoruz.

Ama yürekten inanıyorum ki, 13.7 milyar yıllık geçmişimizin birikimleri, ortak vicdanımızda bizlere neyin doğru, neyin yanlış olduğunu hala ve her zaman haykırıyor.

“Konumuz Futbol” da, yaşamımızın parçalarından biri. Bu blog’da dahi bakıyorum, bir olumsuzluğun sorgulanmasında, bir olumluğun araştırılmasında, yaşı, eğitimi, sosyal durumu her ne olursa olsun, herkesin bire bir, herkesin eşit olduğu bir ortamda, çıkar hesabı olmadan yazılan yazılarda, gönderilen  pazarlıksız, içten yorumlarda, işte o ortak vicdan net bir şekilde beliriyor ve hepimizin gerçekte “neyin doğru neyin yanlış olduğunu” bildiğimiz açıkça ortaya çıkıyor.

Aslında, burada “futbol” üzerinden yaşamı konuşuyoruz, yaşamı yorumluyoruz. Yoksa burada aradan futbolu çıkarıp yerine yaşama ve insana dair başka bir olgu koysak da, o ortak vicdanımızın bizlere yine belki farklı cümlelerle ama özünde çok benzer sözleri söyleteceğine eminim. Yeter ki bire bir olabilelim, yeter ki içtenlikle vicdanımızın sesini yansıtabilelim.

İnanın sevgili dostlar, yaşamın her alanında bunu başarabildiğimiz sürece, gelecek günler bu günlerden çok daha güzel olacak.

Ne zaman mı !? Daha çok var gibi görünüyor maalesef ama, mühim olan “hac yolunda karınca olabilmek” bence ...

O.K.

---------------------------------------------------------------------------------
(*) Bozmayın moralinizi, bırakın 13.7 milyar yılı, 2 milyon yıllık insanlık tarihinde bir kaç bin yıl, denizdeki kum tanesi kadardır.

(**) Örnek o kadar çok ama fazlasına hiç gerek yok, sadece geçen yüzyılda insanların birbirini acımasızca gırtlakladığı 2 dünya savaşı ve günümüzde hala süren ve onlardan hiç de aşağı kalmayan çıkar cinayetleri bunun kanıtıdır.

5 Mayıs 2011 Perşembe

KONUK YAZAR KÖŞESİ : Abdullah Aksoğan’dan, “Adana Demirspor”

Bu haftaki konuk yazarımız Abdullah Aksoğan, “Asi ve Mavi” başlıklı yazısında, bize “Adana Demirspor Kulübü”nü anlatıyor. Kendi de bir dönem altyapısında kalecilik deneyimi yaşamış olan Abdullah Aksoğan’ın, Kulüp’e  yılarını vermiş değerli bir mensubuna da danışarak,  Kulüp’le iç içe olan isimlerin düşüncelerini, kendi düşünceleriyle harmanlamak suretiyle hazırladığı bu özenli yazısı, aslında bütün kulüplerimiz tarafından ders alınması gereken bir çok gerçeği dile getiriyor.
Abdullah Aksoğan’ın bloguna buradan ulasabilirsiniz: http://ucanpandayaziyor.blogspot.com/

ASİ VE MAVİ 


Tüm hikâye 1938 yılında çıkarılan yasa ile başladı. Sivil Savunma Mükellefiyeti Kanunu ile Demiryolları bünyesinde 1940 yılında kuruldu Adana Demirspor kulübü. Sivil Savunma Mükellefiyeti Kanunun amacı, İkinci Dünya Savaşı sırasında askerler dışında vatan gençlerinin savaşa hazırlanmasıydı.

Kısa zamanda Çukurova’nın en büyük kulübü oldular. Sadece Futbolda değil, Sutopu, Yüzme, Atletizm’de de harika başarılara imza attılar. Bölgenin gururu oldular. O dönem bütün branşların iç içe olması futbol takımına büyük bir ivme kazandırdı ve 1954 yılında Hacettepe’yi (dönemin ünlü WM taktiğine karşı bir taktikle) yenerek Türkiye Şampiyonluğunu kazandılar. Sutopunda tamı tamına 17 sene boyunca 1 kez yenildiler ve “Yenilmez Armada” olarak tarihe isimlerini yazdılar. Yüzmede ve Atletizmde başarıların ardı arkası kesilmedi. Muharrem Gülergin gibi bir spor efsanesini kazandırdılar. Futbol takımında harikalar yaratan Muharrem Gülergin, o dönemde Sutopu takımında yenilmez armada’nın parçası oldu. Yüzme ve Atletizmde harikalar yarattı. Arkadaşlarıyla beraber o dönem Türk Sporunda harika işler yaptılar. Aynı Muharrem Gülergin teknik direktör olarak Adana Demirspor’u tekrar birinci lige çıkararak 1959 sonrası dönemde en parlak yıllarını yaşattı.
Adana Demirspor’un bu bölgesel büyüklüğü elbette kupalara dayanmıyor. Tarihinin en kötü sezonlarını yaşadığı şu günlerde, 2. Ligde ortalama 14 bin taraftara oynamanın başka bir açıklaması olamaz. Kimse Sutopu takımının yenilmezliği ile övünemez bu ülkede. Bu seviyeye gelemedik toplum olarak.

Taraftarın kulübe bağlılığı kupalar veya başarılar yüzünden değil aksine manevi sebeplerdendir. Bu manevi etkenler Adana Demirspor’u ayakta tutuyor. Livorno ile oynanan hazırlık maçında yaşananlar ne demek istediğimi daha iyi anlatabilir. Hatalar yapılabilir, sorunlar çıkabilir, başarısızlıklar bitmez ancak Adana Demirspor kulübü sevdalıları, Liverpool’un Liman İşçilerinin takımlarına verdiği desteğin aynını verdiler yıllar boyunca. Kulüp hiçbir zaman yalnız gitmedi. İyiye giderken de yalnız gitmedi, kötüye giderken de yalnız değildi.

Peki, her branşta başarılarla ismi anılan bu kulüp bir anda nasıl başarısızlıklara demir atar vaziyete geldi ?

Kulüp kurulduğunda yönetim Demiryollarının elindeydi. Bana göre milat, kulüp yönetiminin Demiryollarının elinden çıkmasıdır. Sanayi atılımları ve Tarım’ın sağladıklarıyla bir dönem ilerleyebildiler, ancak sonrasını getiremediler. Futbolun kapitalist yönüne her bölgesel takım gibi yenik düştüler, ancak savundukları manevi değerlere de sahip çıkmadılar. Savundukları sosyalist sistemi kulüp bünyesine adapte edebilseler kulüp şu an bu halde olmazdı. Sistemin başarısını konuşmak yerine geçmişte bireylerin sağladığı başarılarla anılıyor Adana Demirspor kulüp olarak !

O dönem yapılamayanlar kulübü bugünlere getirdi. O dönem yapılamayanlar şu an da yapılmıyor ve bu yüzden geleceği hala ve hala karanlık. Efsane başkan Hacı Döner dışında kulübü ileriye götürecek işler yapan çıkmadı. Aytaç Durak’a belediye başkanlığı döneminde, istememesine rağmen, baskı yapılarak başkanlık yaptırıldı. Şimdiki başkan Mustafa Tuncel de spor adına hiçbir yararlı iş yapmıyor. Daha önceki başkanlar da hep küçük hesaplar peşinde koştular veya içlerinden bazıları fazla sevmekten kulübe zarar verdiler. Stat konusu, tesisler ve gelir-gider dengesi konusunda kalıcı çalışmalar yok.

Adana’nın tarım ve sanayide düşüşe geçmesi de gereken desteğin azalmasına neden oldu. Adana Demirspor iyice sahipsiz kaldı. Şehrin iki takımı olması darbeyi iki katına çıkardı.

Kulüp gelirleri kişilerin veya kurumların durumuna göre değişiyor. Öz kaynakların kullanımı sıfıra yakın. Öz kaynakların olmaması ve gelir-gider dengesizliği kulübün geleceğini etkilemekte. Ezeli rakibi Adanaspor’un şirket takımı olmasının verdiği avantajlarla destek bulması daha kolay oluyor.Zaten Amatör kümeye gidecekken bir anda Bank Asya’da süper lig kovalayan bir takım haline gelmesi bunu çok iyi gösteriyor. 

Adanaspor’un, Adana Demirspor’a hem felsefe olarak hem de yapı olarak çok ters olmasına rağmen, Adana Demirspor kulübü taraftarlarının en sevmediği kulüp olarak Mersin İdman Yurdu’nu söyleyebiliriz. Adanaspor’dan çok, Mersin İdman Yurdu konusunda biraz daha hassas davranıyorlar. Maçlarda büyük olaylar çıkabiliyor. Bunu da futbolun bir cilvesi olarak görüyorum Adanalı bir sporsever olarak.

İki milyonluk bir şehirden iyi futbolcular çıkartılamaması enteresan gelmiştir bana ! Özellikle kapitalist düzene karşı çıkan bir camianın bunu yapamaması enteresan ! Kendi öz kaynaklarını değerlendirememek, gerçek Adana Demirsporlu’ya acı vermektedir.

Bu tarz şehir takımlarının, kişilerin egemenliğinden çıkıp bir sistem takımı olmasının en önemli yapıtaşı altyapıdır. Altyapı takımları özellikle bu sene Türkiye şartlarında çok başarılı bir yıl geçiriyor. Her kademede şampiyonluklar geliyor, ancak buradan çıkan futbolcuların A takıma adapte edilmesinde sıkıntılar yaşanıyor ve altyapıda gördükleri desteği burada görmüyorlar. Her şeye rağmen Adana’nın bir akademiye ihtiyacı var. Profesyonellerce desteklenen bir akademi ile geleceğinizi kurtarabilirsiniz. Avrupa’da bir sürü örnek var. Hatta yanı başında Gaziantep gibi bir örnek varken yararlanmamak büyük kayıp. 

Adana Demirspor altyapısında az da olsa bulunmuş biri olarak, yapılan çalışmaların yetersiz olduğu bir gerçek. Yeterli seviyeye çıkması gerçek profesyonellerle olur.