"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

29 Nisan 2011 Cuma

Konuk Yazar Özel – Rıdvan Erdem’den Bir Fransa Anısı

Akıl dolu söyleşiler ve unutulmaz anıların içerdiği sohbetler özel ilgi gerektirir. Birazdan okuyacak olacağınız yazı, Rıdvan Erdem ile özel bir konuşmamızdan bir alıntıdır. Rıdvan’ın hikayesi o kadar etkiliyiciydi ki, kendisinin izniyle Midas’ın Krallığı Blog okuyucuları ile bu özel anıyı paylaşmak istedim. Bu özel anıdan benim kadar zevk alıp, etkileneceğinizi umuyorum. Asla unutmayın, futbol asla sadece futbol değildir…

Ben bir zamanlar Rüstü Reçber’dim
Lise son’a gidiyordum. Fransa’nın Toulouse takımı scout ekibini Paris’e göndermiş, « Ile de France » bölgesinde, yani Paris’in bulunduğu bölgede, araştırmalar yapıyorlar okullarda.

Lise 2’inci sınıfta ek aktivite olarak futbolu seçince, okulun futbol takımında oynamaya başlamıştım. İlk sezon lig falan yoktu, sadece antrenman yapılıyor, arada ayda bir falan denk gelirse de, civar okullardan biriyle maç ayarlanıyordu. Profesyonel bir çalışma değildi yani, sadece öğrencilere vakit geçirtmekti amaç.

Son sınıfa geldiğimde, Toulouse takımı Paris genelinde okullarda yapılan bu çalışmadan faydalanmak için bir seçme düzenlemeye karar vermiş. Bedavadan oyuncu izleyecekler, beğenirlerse Toulouse’a götürecekler… Plan bu…

Antrenman yapacağımız bir gün, bizim okula 4 kişilik bir heyet geldi ve biz soyunma odasından çıktık sahaya. Oturttular bizi kenara, anlattılar vaziyeti. Biz de can kulağı ile dinliyoruz tabii.
Vaadler aynen şu şekildeydi :

Yaklaşık 500 kişi katılıyor seçmelere, bunların içinden -performansımıza göre- seçmeler boyunca elene elene 24 kişi’ye ineceğiz. İlk elemede hemen 250’ye düşecek aday sayısı, sonra 150, sonra 100 ve finale kalan 50 kişi «Stade de France » a götürülecek, orada yapılacak son maçlarla da, 50 kişiden 24’ü seçilip Toulouse’a götürülecek.

Toulouse’a gidecek çocuklarla profesyonel sözleşme yapılacak kulüp tarafından ve alt yapıyla beraber antrenmanlara çıkartılacaklar. Okul ihtiyaçlarını da Toulouse kulübü karşılayacak ve duruma göre, ya tesislerde, ya da tesislere en yakın yerde konaklatılacaklar. Eğer ki A takımına yükselirsen, 2.000 € maaş verilecek. Okuluna orada devam edeceksin ama, okulda derslerinde başarısız olursan, valizini toplayıp Paris’e gerisin geriye döneceksin.

Kulağa çok hoş geliyor tabii, gençsin, 18 yaşına yeni girmek üzeresin ve Fransa’nın köklü kulüplerinden biri böyle bir fırsat sunuyor sana. Düşünsenize, daha reşit olmadan babanızdan fazla para kazanacak konuma geliyorsunuz.

Ben « kaleci » idim. O dönemler, ya da şöyle diyeyim, bütün kalecilik hayatım boyunca, 3 idolüm oldu : Vitor Baia, Rene Higuita ve RÜSTÜ REÇBER !!

Son isim evet bazı okuyuculara komik gelebilir ama, öyleydi durumum. Tarzımız da benzerdi doğrusu. En akıl almaz golleri kurtarır, en kötü golleri yerdim :)

O yıllarda tanınan 2-3 Türk futbolcudan biri olduğu için de, bana arkadaşlar « Rüştü » lakabını takmışlardı.
Karşı karşıya beni geçmek çok zordu, tek çare yan top ve uzaktan şuttu… Solum zayıftır, o yöne uçamazdım fazla. Penaltılarda inanılmaz bir ön sezgim vardı, yediğimden çok daha fazlasını kurtarmışımdır.

Gelelim bizim hikayemize ;

500 kişi arasından 17 kaleci belirlemişler sadece, ben de zorlanmadan « standart bir performansla » finale kadar yükseldim. Benimle beraber bizim okuldan sadece bir çocuk finale gelebildi Stade de France’a. O da sol açık olarak oynuyordu ve orijinal Brezilyalı’ydı. Annesi ve babası Brezilyalı, ama kendi Fransa’da doğduğundan, hem Brezilya hem de Fransız vatandaşıydı. Çifte vatandaş yani. İsmi de « Fabricio »ydu. Bu çocuk, dönemin süper starı olan Ronaldinho’nun hayrınıydı. Bildiğiniz « piskopat !» derecesinde hayran hani. Fabricio, eski bir video kaset cihazına Ronaldinho’nun maçlarını kaydeder, evde tv başında kaseti bir ileri bir geri sarıp, maç esnasında top ayağına geldiğinde yaptığı hareketleri tekrarlardı durmadan… düşünün yani… !

Çok yetenekli bir çocuktu, Gremio taraftarıydı.

Sonunda  finallere geldik… İşte oradaydım… « Stade de France » çimlerinde yürüyordum… ve 2003 yılında Konfederasyon Kupası’nda Türkiye-Kamerun maçında kale arkasından izlediğim yeri tespit ettim kaleye geçerken. Ben oradan sahada ki idolümü, RÜŞTÜ’yü izlemiştim o gün ve 1-0 yenilmiştik penaltı golüyle… Hafızam beni yanıltmıyorsa, Geremi atmıştı golü.

Kaleye geçtiğim an ki duygularımı kelimelerle anlatamam. Oradaydım işte, hayal gibiydi ama gerçekti !! İdolümün, Rüştü Reçber’in koruduğu kaleyi ben koruyacaktım! Onun ayak bastığı çimlere ben de basacaktım. Onun kurtarışlar yaptığı kalede devleşme sırası bendeydi artık !

Maç başladı, bizim takım rakibe oranla biraz daha zayıftı. Cezayirli bir çocuk vardı rakipte, « eşek sıpasının içine sanırsın Gerrard kaçmış », müthiş abanıyordu mesafe tanımaksızın…

O kadar konsantreydim ki maça, hayatımda belki o kadar iyi oynamamışımdır. Bir çok kurtarış yaptım, bir top da ben çeldikten sonra direkten dışarıya gitti. Bizim takım, kullandığımız bir kornerde, kendi defans oyuncusu topa kafa vuracakken rakip kaleci onun üzerine düşünce, ballı bir şekilde golü bulmuştu ve 1-0 öne geçmiştik. Maçin skorunun diğer oyuncular için önemi yoktu, sadece kaleciler için vardı.
Ne kadar kurtarırsan, o kadar kârdasın işte… !

Derken son dakikalara doğru, karşı karşıya bir pozisyonda hatalı çıktım… biraz erken atladım önüne rakip forvetin, düşürdüm ceza sahasında… Penaltı !

O an kaleye geçerken, « Rüştü nasıl yapıyordu », onları getirmeye çalışım hep aklıma… Rüştü kaleye doğru giderken, uğur getirsin diye, bir maçta sağ ayağını penaltı noktasından kale noktasına kadar sürüye sürüye götürmüştü… Totem bu ya, aynını ben de yaptım.. Millet « tip tip » bakıyor tabii, «ne yapıyor bu deli !?» diye.

Geçtim kaleye, gözlerimi kapadım… özellikle de hiç göz göze gelmedim penaltıyı kullanacak çocukla. Kalecilikte çok önemlidir bu, antrenörler sürekli tembihler : « Penaltı atılırken vuracak adamın gözünün içine bakma, dikkatin dağalır ! » diye… Nerede durduğuna, hangi ayağı ile vurucağına hiç bakmadım… Düdüğün sesini bekledim. Düdük çalınca açtım gözlerimi ve topa baktım. Aptalca da olsa onunla konuşmaya çalıştım… Erken davranmam gerekiyordu, çünkü topa vuran « Cezayirli Gerrard »dı. Topa vurmasına bir adım kala, sağa doğru sıçradım… o kadar sert vurdu ki çocuk, topu göremedim bile, ama elime geldi top, çeldim kornere gitti… kurtardım penaltıyı :)

Muthiş bir şeydi… ama itiraf ediyorum, kişisel beceri % 10, şansın oranıysa % 90’dı bu kurtarışımda :)
Neyse maç 1-0 bitti, biz soyunma odalarına gittik üstümüzü değişmeye, eşofmanları giyindik, çıktık tekrar zemine. Tek tek oyuncuları çağırmaya başladılar bir odaya… İçeri giriyorsun, sorgu odası gibi, karşında 3 kişi var takım elbiseli, oturuyorlar bir masanın ardında, sana sorular soruyorlar, sen de cevaplıyorsun…

Önce yüzeysel sorular : « Hangi takımlısın ? »,  « Futboldaki hedeflerin neler ? » falan filan…
Ve sonunda en can alıcı soruyu soruyorlar…

« Bir gün 2 milli takımdan da aynı anda davet gelse, hangisini seçersin ? Türkiye mi, Fransa mi ? »
3-5 saniye düşündüm… « Türkiye » dedim… « Neden ? » dediler. Dedim « bizde bu konuda durumlar farklıdır, Türk kökenli sporcuların başka milli takımlarda oynamaları benim ülkemde hiç hoş karşılanmaz. Milli Takım kültürü çok farklıdır benim ülkemde, o yüzden Turkiye dedim. »

« Peki tamam teşekkürler » dediler, çıktım…

50 topçuyla olan görüşmeler yaklaşık 1,5 saat sürdü.

Bitiminde isimler açıklandı, 24 kişi… Ben yoktum… Hadi ben yokum anladım da, Fabricio da yoktu… Haydaaa ! Fabricio’yu da bırak… Yahu, zenciler ve diğer safkan Fransızlar dışında, başka bir Allahın kulu dahi yoktu !

Portekizli, İtalyan, Brezilyalı, Türk, yarı Alman, yari Fransız, Cezayirli Gerrard, Faslı, Tunuslu… hiç birimiz yahu !!!

Sonradan işin iç yüzü çıktı meydana… Meğer hepimiz kendi milli takımlarımız söylemişiz… Digerleri ise, « FRANSA » demiş…

Yani yapılan seçme tamamen düzmece çıktı, etiğe aykırıydı ve işin içinde « ırkçılık » vardı…

O zamanlar küçüktük tabii, hakkımızı aramak falan gibi bir şey düşünemedik hiç… Zaten hakkını arasan ne fayda !? Mahkeme ne diyecek ki ?  « İyi oynasaydın sen de girerdin »  falan diyecek belli….

Profesyonelliğin bu kadar üst düzey olduğu bir futbol ülkesinde benim yaşadığım olay münferittir diye düşünüyorum. Ama size bir örnek vereyim : “Mamadou Niang”. Bakmayın burada kuzu kuzu takıldığına. Her maç ilk 11’de başladığı için kafası rahat Türkiye’de. Marseille de üst üste 2-3 maç yedek kalınca ortalığı ayağa kaldırdı “zenci olduğum için mi oynatılmıyorum acaba !?” diye…

Toulouse’da aşırı milliyetçiler fazla diye duymuştum. Ama bir duyumdan yola çıkarak koca bir kulübü ve şehri itham altında bırakmak saçma olur. Ancak, maalesef bu olay benim başıma geldi… Keşke gelmeseydi. Belki de hakikaten “performansımız yetmemiştir” diyeceğim ama, inanın seçilmeyen 26 kişiden, temiz bir “seçmelerin altın 11′i” çıkardı ve ben de yerimi alırdım o kadroda.

Okul sezonunun sonuna doğru, bir gün idmanda düz koşu yaparken sağ bacağım açık bir şekilde kilitli kaldı. Ben de yere kapaklandim tabii bacak kilitli kalınca. Doktora gittik : Teşhis, « çapraz bağlar zedelenmiş »… Doktorum « ameliyat olman gerekli, yoksa futbola devam edemezsin, lisansının çıkması için temiz bir rapor lazım, bunlar MR’da gözükür » dedi… Ben de korktugum için ameliyat masasından, istemedim. Zaten günlük hayatımı etkilemezmiş, sadece merdiven ve yokuş çıkarken çok fazla zorlarsam hafif sızlama yaparmış.. Yani görünürde  bir şey yok, sadece MR’da sıkıntı var.

Böyle olunca da, o dönemdeki psikolojimle, futbolu « zirve » de bırakma kararı aldım :)

İşte böyle dostlar…

Ben bir zamanlar « Rüstü Reçber »dim…. Şimdi ise (……………..) bile olmaz benden :) (Nokta nokta’lı kısma gönlünüzdeki kalecinin ismini siz yazın artık :)

En nefret ettiğim şey olan « ırkçılık » futbolda da varsa, ben yokum orada dedim ve bitti…

Belki duygusal bir sebeptendi ama… bitti işte ! Artik 22 oldum, herşey için çok geç.

Sağlık olsun, rafa kaldıralım bu hayalimizi de, arada çıkarır okuruz :)
 
Rıdvan ERDEM

2 yorum:

Abdullah Aksoğan dedi ki...

Kaleciysen delisindir :)Ben de kalecilik yaptım. Çok zor meslek. Aşırı zor hem de :)

Emre Karatas dedi ki...

Nice story...