"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

1 Kasım 2010 Pazartesi

ÖNERİ : EN AZ “18 BÜYÜKLER”




“Büyüklük” nedir ?

Bu kavramı “niceliksel / kantitatif” ve “niteliksel/kalitatif” anlamları ile irdeleyebiliriz.

Niceliksel olarak “büyüklük”, “vektörel ve skaler” olarak tanımlanmıştır. Vektörel büyükler “kuvvet, hız, ağırlık, konum, yer değiştirme v.b.” gibi sayısal ölçütü ve birimi yanında “doğrultu ve yönü” de olan büyüklükler olup, skaler büyüklükler ise yönü ve doğrultusu olmayan, sıcaklık, hacim, kütle, zaman, yol v.b. gibi sadece miktarı ifade edilebilen büyüklüklerdir.

Niteliksel olarak “büyüklük” ise, “soyut ve analojik” bir kavram olarak “var oluş kalitesi”nin yüksekliğini ifade etme şeklillerinden biridir. Bu anlamda “büyüklüğü”, iki temel ölçütü referans noktalarımız olarak kabul edersek, sübjektif değer yargılarından kurtarabiliriz. Bunlar, “tekrarlanabilirlik / sürdürülebilirlik” ve “evrensel kabul” mihenkleridir.

Şimdi, yukarıdaki bu tanımlamalar kapsamında “konumuz futbol”a dönersek, ülkemizde bir “takım”ın “büyük” olarak ilan edilebilmesinin şartlarını, ortak bir lisanda irdeleyebiliriz. (Tabii, eğer bu kavramlarda en azından genel bir mutabakatımız var ise ! Yoksa, taraftarı olduğu takım için özel ölçüler icat edip, her şartta ‘en büyük’ olduklarını iddia edebilenlere göre, ‘kendim çalıp, kendim söyleyeceğim’ !).

Büyüklüğün “nicel” anlamı kapsamında, bir çok parametreyi farklı öncelikler vererek sıralayabiliriz. Örneğin “en zengin, en çok taraftar sahibi”, “en yüksek desibele ulaşan tezahüratın sahibi, en çok kupa kazanmış olan, en çok futbolcu ya da teknik direktör transferini gerçekleştirmiş olan, uluslararasında en fazla başarı kazanmış olan …. v.b.”

Kriterlerimiz bunlardan biri, bazıları veya tamamı ise, “büyüklük” kavramında herhangi bir sıkıntı çekmeden uzlaşabilmemiz çok mümkün olacaktır. Öyle ya, bunun için her yıl kulüplerin mali kayıtlarını inceleyecek bir bilirkişi heyeti, bir kaç yılda bir yapılacak taraftar nüfusu sayımı, tribünlere konulacak birer desibelmetre, bir futbol tarihi uzmanı … v.b. ile, her yıl takımlarımızın büyüklük sıralamaları kolayca yapılabilecektir.

Ama iş, büyüklüğün “nitleliksel” anlamları kapsamıda ölçülmesine gelince, ülkemizdeki en az 14 futbol takımına büyük haksızlık yapıldığı kanaatindeyim ki, bu adet, süper ligin dışında bulunan bir çok takımın ilave edilmesi ile daha da genişletilebilir.

Esasen, takımlarımız gerek skor ve klasman açısından, gerekse özgün bir kimlik ile var olabilme açısından, maalesef “evrensel”de, önemli ve değerli olabilecek “sürdürülebilir” bir başarının sahibi değiller. Bu bakımdan, gelip geçen bir iki başarı dışında, liglerimizde yer alan takımlarımızın bazılarını diğerlerine nazaran “büyük” kılabilecek ciddi bir fark bulunmuyor.

Öte yandan, 1 asırdan fazla bir süre önce (Cumhuriyetimizden bile önce) kurulmuş 3 İstanbul takımımızın meydan boş iken bir çok kupayı aralarında “al gülüm ver gülüm” paylaşmış olmaları ve daha sonra da, başta elde ettikleri pek çok büyük avantajlar ile (100 metre yarışına neredeyse 50 metre önden başlayarak), “orantısız güç”lerini kullanıp, kendi yarı yaşına ve imkanlarına bile sahip olmayan takımlara karşı doğal olarak yıllarca üstünlük sağlayıp, ülkesel kupalarını daha da artırmışlardır. Bunun doğal sonucu olarak da, bu takımlarımızın Avrupa’da daha fazla bulunma hakkını elde etmiş olmalarında da şaşılacak bir şey yoktur. Ancak bütün bu görece, hatta haksız üstünlükler, bence “büyüklük” sıfatı için yeterli değildir.

İlkeler ve değerler bakımından “büyüklük” kavramına daha önceki yazılarımda etraflıca değindiğim için burada tekrar etmeyeceğim. Ama özetle ifade edeyim ki, diğer kulüplerimize nazaran bu gün hala büyük olarak nitelendirilmeye devam eden kulüplerimizin, “ilkeler ve değerler” anlamında bu sıfatı haketmelerinin lehine değil, tersine aleyhine söylenecek çok fazla sözün olduğunu düşünüyorum.

Bütün bunlar bir yana, Rıdvan Dilmen’in dediği gibi “Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Fenerli ; en iyi takımın kendileri olduğunu sanır. Ama işler öyle değil... Büyüklük futbolcuların sahada gösterdiği mücadele ile eş değerdir” ise : Bu gün 10. haftası tamamlanmış olan ligin son maçlarına bakarsak ;

Ekim ayında –o da direklerin yardımıyla- ilk kez 3 puan almayı başarabilen, bu sezonun en karizmatik transferlerini yapmış olan, en yüksek desibel tezahürat rekoruna sahip seyircili, 10 maçta 4 yenilgisi, 1 beraberliği bulunan 6. Beşiktaş’a ;

Yine kendi sahasında ecel terleri dökerek, şansının yardımıyla 4 hafta sonra tekrar 3 puana kavuşarak, aynı klasman başarındaki Beşiktaş’ı yakalamış, Boğaz’da ada, Seyrantepe’de saha, UEFA’da bir zamanlar kupa sahibi 9. Galatasaray’a ;

Bu sezon hiç bir mühimce maçı dahi kazanamamış ama, ortak kanaat olarak son maçında en iyi oyununu oynarak, bunun sonucunda atabildiği 1 gole karşılık sadece 1 gol yemeyi (o da rakip oyuncunun inanılmaz beceriksizlikleri sayesinde ki, yoksa 3’lük, 4’lük olması işten bile değildi) başararak, o da 10 maçtan sadece 5’ini kazanabilmiş, mahallemizin en zengini 4. Fenerbahçe’ye

“büyük” dediğimiz taktirde, haydi Trabzonspor’u ayrı tutayım ve Bursaspor ile Kayserispor’u da saymayayım ama, çeyrek imkanlarına bile sahip olmamalarına rağmen onlara sahada duman attıran Karabükspor’a, Antalyaspor’a, Sivasspor’a, Büyükşehir Belediyespor’a ve diğerlerine haksızlık etmiş olmaz mıyız !? (Üstelik bu durum sadece bu sezonun ilk 10 haftasına özgü de değil ; malum son yıllarda sahalardaki görüntü hep böyle !). Benim bu soruya cevabım : “Evet ! Hem de fena halde haksızlık ediyoruz”.

Bu durumda –biraz opportunizm kokulu olsa da- benim önerim şudur : “Gelin arkadaşlar, bir zamanlar ‘büyük’ olarak tanımlanmış olan takımlarımızın büyüklüklerine ilişmeyelim ama, diğer takımlarımızın hakkını yememek için, en azından Süper Lig’de oynayan tüm takımlarımıza da bu sıfatı vererek, tamamına ‘18 BÜYÜKLER” diyelim bari !”

Ne dersiniz !?

1 yorum:

çiğdem dedi ki...

çok güzel, güzel ötesi süper bir yazı olmuş sevgili Midas. Ancak bu kadar keyifli anlatılabilirdi 18 Büyükler.. Tsk.