"Güzel müziği ayırt edemeyen insana, eşek kulağı yakışır" Apollon

5 Kasım 2010 Cuma

SHOW BUSINESS HOLDİNG'İN, “MİLLİ TAKIM A.Ş.” LERİ !


Düşünebiliyor musunuz, bir “milli takım”ın mühim bir oyuncususunuz, mühim bir maçta, mühim bir gol atıyorsunuz veee ... birden üzerinize mühim bir hüzün çöküyor, sanki az önce sevgilisinden sağlam bir kazık yiyerek terkedilmiş arabesk aşık tavrı ile, yüzünüzde isot acısı, gözlerinizi çimlere dikip santra noktasına doğru ağır adımlarla ilerliyorsunuz. Üstelik attığınız gol de kendi kalenize değil ! (Bkz. “Polonya’lı Podolski’nin Alman Millisi olarak Polonya Avrupa Şampiyonasında Polonya’ya attığı goller ve az daha light’ı, EURO 2012 eleme maçımızda Mesut Özil’in bize attığı gol v.b.”)

Çok güldüğüm eski bir fıkrayı hatırladım : “Soğuk savaş döneminde ABD’nin özenle yetiştirdiği casusa dairdir. CIA, yetimhaneden aldığı bir bebeği 25 yıl boyunca Sovyetler Birliği’ne casus olarak göndermek üzere yetiştirir. Bebek 25 yaşına geldiğinde, artık ana dili gibi rusça konuşmakta ve Rus yaşamı ile adetlerini sular seller gibi bilmektedir. CIA başarılı bir operasyonla casusunu paraşütle Sibirya’ya kuşlar gibi indirir. Rus kıyafetleri giysili casus, paraşütünü toprağa gömer ve yakındaki ilk kasabaya doğru yönelir. Yolda karşılaştığı köylülere kusursuz rusça akdanı ile her“ здравствуйте !” selamına karşılık “vaaayy Coni, hoşgeldin, casus musun !? !” cevabını alır. Kasabaya vardığında, “aaaa, Coni’ye bak !” diye çocuklar etrafını çevirir. “Coni” kafayı yiyecek haldedir. Az sonra kendini tutuklayan polise yalvararak “yahu bunca yıl titizlikle hazırlandım, daha ilk görüşte beni nasıl deşifre ettiniz !?” diye sorar. Polis sırıtarak : “Valla sen bizim burada gördüğümüz ilk zencisin !” diye cevaplar.”

“Ari Irk”ın teorisyeni ve çok şükür ki teşebbüs safhasından çok fazla öteye gidememiş olan uygulayıcısı Hitler’in de, Alman Milli Takımında bir zenci futbolcunun oynatıldığında öbür dünyada ruhunun çektiği ızdırabın yanında, cehennemdeki mekanının ona “Fransız Tatil Köyü” gibi geldiğine eminim.

“Endüstriyel” anlayış için “futbol”, bir “business” yani “iş” ; türü de “show”, yani “show business” !

Kapitalist sisteme göre bütün dünya “pazar” dır ve tek ilke de “kar’ın maksimizasyonu”dur ; bu beklentisini sınırlayacak ya da engel olabilecek nitelikte gördüğü her türlü milli ya da insani değerleri, amaçlarına uygun olarak devşirmek ya da ortadan kaldırmak için de, bütün gücünü kullanır ve savaş dahil her türlü yolu meşru görür.

Kapitalsit sistemin futboldaki uygulaması olan “endüstriyel futbol” anlayışı için de, esas olan, bir “iş” olan “show business”in pazarının genişletilmesi, ve “show”un satışının artırılarak kar’ın maksimize edilmesidir.. Sporun, yarışma ahlakının, “millilik” ilke ve anlayışların v.b., “iş”in bu ilkeleri ile çelişmesi halinde de, “devşirelecek ve değiştirilecek olan” elbet kapitalist ilke ve anlayış değil, diğerleri olacaktır.

İşte, “Milli Takım”ların, geleneksel “milli”lik anlayışı da, “endüstriyel futbol
”un bu pazar anlayışı doğrultusunda “mezhebi oldukça geniş” kriterlerle devşirilmiş durumda. Artık “Milli Takımların” kulüp takımlarından farkı kalmadı. Bugün “Milli Takımımızı”, yedekleri ile birlikte, 24 Mehmet Aurelio’dan oluşturabilmemize herhangi bir engel bulunmuyor.

Aman sakın yanlış anlaşılmasın, dünyada ve daha fazla da ülkemizde her alanda kavram kargaşalarının yaşandığı bir süreçte, futbolcu bağlamında “milli” olabilme kriterlerinin illa ki doğum yeri, kan bağı, soy sop, kafatası ölçümü v.b. gibi etnik temellere göre tesbit edilmesini asla savunuyor falan değilim. Öte yandan kapitalist ekonominin “globalleştirilmesi”nden olduğu gibi, futbolun “endüstriyelleştirilmesi” nden de elbet ülke olarak payımızı yeterince (hatta bazen de yeterinden fazla) almakta olduğumuz da apaçık ortada. Nitekim, bence bu alanda kulüplerimizin hala başaramadığı “endüstriyel” yapılanmayı, Futbol Federasyonumuz, özerk niteliği, sürekli gelir kaynakları ile desteklenen zengin bütçesi, yönetim şeması, kurulları ve çok sayıda profesyonel çalışanları ile gerçekleştirerek, “endüstriyel futbol”u biçimleyen uluslararası kuruluşlara eklemlenmiş durumda.

Benim sorum ya da sıkıntım sadece, “Uluslararası Endüstriyel Futbol Holding”in en önemli şirketlerinden biri olan “Milli Takımlar A.Ş.” global yapılandırılmaları aleminde, bizim anlayışımızın ve yerimizin ne olacağına dair. (Esasen ülkemizin geleceği için de aynı soruyu sorup duruyoruz ya, işte bu da aynı sorunun mikro düzeyde bir parçası). Çünkü artık “Serbest Pazar ekonomisi”nde tercih imkanları da çeşit çeşit !

Futbol Federasyonumuza bağlı olan 11 Milli Takımız var. Bunların 7’si (U15-U21), herhalde her biri kendi kafasına göre ayrı ayrı takılan ve birbirlerinden kopuk oluşumlar değildir. En üstünde A Milli Takımızın bulunduğu bu yapılanma, Türk Futboluna bir kimlik / ekol anlayışı içinde futbol ve futbolcu üretim atelyesinin süreç zincirinin birbirine eklemlenmiş halkaları olsa gerektir. (Ya da bence, öyle olması gerektir).

Nitekim, Hiddink’ten önce Milli Takımızda görev yapmış olan Ersun Yenal olsun, Fatih Terim olsun, ülkesel / milli bir futbol kimliği / ekolü oluşturma gereğinin altını önemle çizmişlerdi. Ancak, belki de yeterli fırsat ve imkanları bulamadıkları için, bu konuda başarılı olamadılar. Bu güne kadar da, bu atelyenin sürekli ve başarılı üretimlerini ne yazık ki görebilmiş değiliz.

Elbet gönül istiyor ki, “Milli Takımımız” denilince, gerek ilkeleri, gerek futbolcu seçimi ve gerekse yeşil sahalardaki oyun anlayışı ile, bir şekilde "milli" denilebilecek bir “kimlik”, bir “ekol”, bir “anlayış” anlaşılabilsin. İşte o zaman, takımda yer alacak futbolcunun pasaportunun rengi de önem taşımayacaktır.

Hiddink ile “Millilik” anlayışının nereye yöneleceğini henüz bilemiyoruz. “Milli Takım” hepimizin Milli Takımı olmasına rağmen, bu konuda hakkımız olan bilgilendirilme ve aydınlatılma da bize yeterince yapılmıyor. Hiç birimiz, Milli Takımımızın kısa, orta ve uzun vadedeki temel ilkelerinden, sürdürülebilir plan ve projelerinden, politikalarından haberdar değiliz. Ya da –dilerim öyle değildir- zaten böyle birşeyler mevcut değil. Neye sabır göstermemiz ya da neye sabır göstermememiz gerektiğini bilmiyoruz. Bu gün, Futbol Federasyonumuzun bir profesyonel çalışanı olan Hiddink, sanki Milli Takımımızın tek sahibiymiş gibi, "bakalım ne yapacak" diye bekliyoruz. Ama hangi hedefler ve ilkeler doğrultusunda neler yapmaya çalışacağından da haberimiz yok. İyi şeyler yaparsa iyi olacak, yapamazsa da, o zaman bir başkasına Milli Takımızı teslim ederek, bakalım o neler yapacak diye bekleyeceğiz.

Hayatımda gördüğüm en büyük saçmalık “Amerikan Güreşi” show business’i dir. Burada insan azmanı bir takım “yaşam formları”, önceden yazılmış senaryolar kapsamında, birbirlerini yerden yere vuruyorlarmış gibi, birbirlerinin en hassas bölgelerinde tepiniyorlarmış gibi, birbirlerini vahşice ve fena halde dayaktan öldürüyorlarmış gibi yaparlar. Bir yığın kazık kadar insan da, bu sahtekarlığı önceden bile bile, ceplerinden dünya kadar para ödeyip, salonları tıklım tıklım doldurarak, 5 yaşındaki çocuğun bile yutmayacağı bu aptallığı avaz avaz heyecan çığlıkları atarak izlerler.

Dileyelim de “endüstriyel futbol”un bu “show business” anlayışı, futbolu gelecekte “Amerikan Güreşi”e benzer bir saçmalığa, futbolseverleri de, o saçmalığı izleyen eblehlere doğru devşirip dönüştürmesin …

Hiç yorum yok: